Barış Buluşması: O mayının orada ne işi vardı?
Ecehan Balta 21 Temmuz 2026

Barış Buluşması: O mayının orada ne işi vardı?

Barış Buluşması: O mayının orada ne işi vardı?

 

Savaşın ve ekolojik yıkımın ardından sık sık aynı cümleyi duyarız: “Orada ne işi vardı?”

Mayına basan köylüye, orman yangınının ortasında kalan insana, maden sahasına dönüştürülen köyünü terk etmeyen kadına, sınırda öldürülen çobana, zehirli atıkların arasında yaşayan çocuğa bu soru yöneltilir. Tehlikenin neden orada olduğu değil, insanın neden kendi toprağında bulunduğu sorgulanır.

Oysa soruyu tersine çevirmek gerekir:

O insanın orada ne işi vardı değil, o mayının orada ne işi vardı?

İnsanların kendi köylerinde, tarlalarında, meralarında ve geçim alanlarında bulunması bir suç değildir. Açıklanması gereken, yaşam alanlarının neden mayınlandığı; mayınların neden temizlenmediği; yıllar sonra bile insanları öldürmeye ve sakat bırakmaya neden devam ettiği; sorumluluğun neden sürekli mağdurların üzerine yıkıldığıdır.

Bu soru yalnızca kara mayınları için geçerli değildir.

O madenin orada ne işi vardı?
O zehirli atığın orada ne işi vardı?
O termik santralin, askeri yasak bölgenin, güvenlik barajının, taş ocağının, savaş uçağının orada ne işi vardı?

Halkların İklim Zirvesi kapsamında 18-19 Temmuz’da gerçekleştirdiğimiz barış buluşmasında savaş, ekolojik yıkım, tarihsel adaletsizlikler ve toplumsal hafıza arasındaki ilişkiyi tartıştık. Tanıklıklar ve konuşmalar boyunca belirginleşen ortak gerçek şuydu: Feda edilen bölgeler ile feda edilen insanlar birbirinden ayrı değildir.

Bir coğrafya gözden çıkarıldığında, orada yaşayan insanlar da gözden çıkarılır. Bir halkın hayatı değersizleştirildiğinde, yaşadığı topraklar madene, enerji santraline, askeri operasyona ve atık sahasına daha kolay açılır.

Feda edilmeyenler

Ekolojik kriz sık sık bütün insanlığın ortak sorunuymuş gibi anlatılıyor. Elbette iklim krizi gezegenin tamamını etkiliyor. Fakat herkes aynı ölçüde zarar görmüyor, herkes aynı biçimde korunmuyor.

Bazıları sıcak hava dalgalarında çalışmak zorunda kalıyor, bazıları klimalı mekânlarından sıcaklık rekorlarını izliyor. Bazılarının köyü maden sahası ilan ediliyor, bazıları o madenden elde edilen kârı hesabına aktarıyor. Bazıları savaşta evini, yakınlarını ve toprağını kaybediyor; bazıları silah, enerji ve yeniden inşa ihaleleriyle servetine servet katıyor.

Feda edilen pek çok halk, sınıf ve coğrafya var. Feda edilmeyen tek bir kesim var: zenginler.

Savaş kararlarını alanlar cepheye gitmiyor. Maden şirketlerinin sahipleri kirletilen suyu içmiyor. Silah şirketlerinin yöneticileri mayınlı arazilerde hayvan otlatmıyor. Enerji tekellerinin sahipleri termik santrallerin külü altında yaşamıyor.

Onların yaşamı korunuyor, riskleri toplumun geri kalanına dağıtılıyor. Kâr özelleştirilirken ölüm, hastalık, zorunlu göç ve ekolojik yıkım kamusallaştırılıyor.

Bu nedenle savaş ve ekolojik yıkım yalnızca “çevre” ya da “güvenlik” başlıkları altında tartışılamaz. Bunlar doğrudan sınıfsal meselelerdir.

Ekolojik ayrımcılık

Madenlerin, taş ocaklarının, atık tesislerinin, termik santrallerin ve askeri alanların hangi bölgelere kurulduğuna baktığımızda belirgin bir haritayla karşılaşırız.

Ekolojik yükler çoğunlukla yoksulların, Kürtlerin, Alevilerin, Romanların, göçmenlerin ve siyasal karar süreçlerinden dışlanan toplulukların yaşadığı bölgelere yığılır. Kamusal hizmetlerin en zayıf, siyasal temsilin en sınırlı olduğu yerler aynı zamanda şirketlerin ve güvenlik politikalarının en kolay müdahale ettiği alanlara dönüşür.

Bu durum basit bir planlama hatası değildir. Ekolojik ayrımcılıktır.

Ekolojik ayrımcılık, bazı insanların temiz suya, sağlıklı gıdaya ve güvenli yaşam alanlarına erişiminin korunurken başkalarının zehre, hastalığa, yoksulluğa ve yerinden edilmeye mahkûm edilmesidir.

Bu ayrımcılık çoğu zaman “kalkınma”, “enerji ihtiyacı”, “kamu yararı” ve “milli güvenlik” gibi kavramlarla meşrulaştırılır. Bir bölgenin suyu, ormanı ve toprağı merkezde alınan kararlarla feda edilir; orada yaşayan insanlara ise bunun ülkenin ilerlemesi için ödenmesi gereken bir bedel olduğu söylenir.

Ancak bedeli herkes ödemez. Kazancı da herkes paylaşmaz.

Geçmişin gaspı, bugünün serveti

Bugünkü ekolojik eşitsizlikleri yalnızca güncel projelerle açıklamak mümkün değildir. Soykırımlar, katliamlar, sürgünler, zorunlu iskân politikaları, köy boşaltmaları ve mülksüzleştirme süreçleri bugünkü mülkiyet düzeninin temelini oluşturdu.

El konulan topraklar, sahipleri sürülen evler, yok edilen ibadethaneler, değiştirilen yer adları ve ulaşılamayan mezarlıklar geçmişte kalmış meseleler değildir. Bugünkü servetlerin bir bölümü bu kayıpların üzerine kuruldu.

Bir halk yaşadığı yerden sürüldüğünde yalnızca nüfus yer değiştirmez. Toprakla kurulan ilişki, üretim biçimleri, dil, kültür, hafıza ve kuşaklar arası bağlar da parçalanır. Boşaltılan ya da insansızlaştırılan coğrafyalar daha sonra madencilik, enerji, turizm, askeri alan ve büyük altyapı projeleri için kullanılabilir hale gelir.

Bu nedenle ekolojik adalet mücadelesi, tarihsel adalet mücadelesinden ayrı düşünülemez.

Bugün “atıl arazi”, “boş alan” ya da “kullanılmayan bölge” denilen birçok yer, insanların zorla çıkarıldığı, geri dönüşlerinin engellendiği veya yaşam koşullarının ortadan kaldırıldığı coğrafyalardır.

Boş değildirler. Boşaltılmışlardır.

Hakikat neyi gerektirir?

Hakikat yalnızca geçmişte ne yaşandığının anlatılması değildir. Suçların kimler tarafından işlendiğinin, hangi kurumlarca örgütlendiğinin ve kimlerin bunlardan ekonomik ya da siyasal çıkar sağladığının açığa çıkarılmasıdır.

Bugünkü zenginliğin hangi kayıplar üzerine kurulduğunu sormadan gerçek bir yüzleşmeden söz edemeyiz.

Yüzleşme de yalnızca acıların tanınması ya da resmî bir üzüntü açıklaması değildir. Arşivlerin açılmasını, kayıpların bulunmasını, gasp edilen mülklerin iade edilmesini, sorumluların hesap vermesini ve toplumsal-ekolojik zararların onarılmasını gerektirir.

Yüzleşilmeyen suçlar ortadan kaybolmaz. Yeni biçimlerde geri döner.

Dün güvenlik gerekçesiyle boşaltılan köy bugün maden sahasına açılır. Dün kimliği inkâr edilen halkın toprağı bugün sahipsiz ilan edilir. Dün yerinden edilen insanlara bugün “Orada ne işiniz var?” denir.

Hakikat ve yüzleşme bu nedenle barışın sonradan ele alınacak yan başlıkları değildir. Barışın maddi koşullarıdır.

Feda siyasetine karşı yaşam

Barış, yalnızca silahların susması değildir. İnsanların topraklarına geri dönebilmesi, suyuna erişebilmesi, geçimini sürdürebilmesi, mezarlarını ziyaret edebilmesi ve geleceği hakkında karar verebilmesidir.

Mayınların temizlenmesi de barışın parçasıdır. Madenlerin, barajların ve enerji projelerinin halkların rızası olmadan yapılamaması da. Gasp edilen mülklerin iadesi, arşivlerin açılması, ekolojik zararların onarılması ve suçların sorumlularının hesap vermesi de.

Bu nedenle “O insanın orada ne işi vardı?” sorusu masum değildir. Faili görünmez kılar, mağduru suçlar ve feda siyasetini normalleştirir.

Biz soruyu tersine çeviriyoruz:

Bir insanın kendi toprağında ne işi olduğunu değil, o toprağın neden mayınlandığını soruyoruz.

Bir köylünün maden sahasında neden kaldığını değil, maden sahasının neden köyün üzerine kurulduğunu soruyoruz.

İnsanların neden göç etmediğini değil, neden yaşadıkları yerde kalmalarına izin verilmediğini soruyoruz.

 

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.