Bayramın üstüne çöken gölge
İdris Baluken 28 Mayıs 2026

Bayramın üstüne çöken gölge

Bayramlar; kardeşliğin, uzlaşmanın, barışmanın, kırgınlıkların giderilmesinin ve küslüklerin sona ermesinin zamanıdır. Hatta bundan da fazlası… İnsanların birbirine yeniden bakabildiği, seslerin biraz yumuşadığı, kalplerin birbirine biraz daha yaklaşabildiği günlerdir.

Ama ne yazık ki bir bayramı daha böyle bir ruh haliyle karşılamıyoruz. Ülkenin üzerine çöken kaosun, kutuplaşmanın ve belirsizliğin gölgesinde giriyoruz bayrama. Tedirginliğin, endişenin ve giderek ağırlaşan bir güvensizlik duygusunun içinden geçiyoruz. Bayramın doğal hafifliği yerini ağır bir siyasal atmosfere bırakmış durumda. Toplumsal hafızada bayramların taşıdığı anlam ile bugünün gerçekliği arasındaki mesafe giderek açılıyor.

Bir yanda aylardır umut olarak görülen Barış ve Demokratik Toplum Süreci var. Ancak sürecin gerektirdiği adımların atılmaması, beraberinde ciddi bir tıkanma duygusu yaratıyor. Diğer yanda ise “mutlak butlan” tartışmalarıyla birlikte, zaten kırılgan olan siyasi ve hukuki zeminin daha da aşındığı bir tablo ortaya çıkıyor.

Aslında bu iki başlık birbirinden kopuk değil. Biri kurulması gereken zemini gösteriyor; diğeri ise o zeminin nasıl gevşediğini. Çünkü barış da demokrasi de yalnızca iyi niyetle yürümüyor. Sağlam bir hukuk düzenine, öngörülebilirliğe ve toplumsal güvene ihtiyaç duyuyor. Bunlar zayıfladığında geriye yalnızca tartışma, kuşku ve belirsizlik kalıyor. “Mutlak butlan” etrafında yürüyen tartışma bu yüzden yalnızca teknik bir hukuk meselesi olarak görülemez. Mesele, seçimlerin, siyasi rekabetin ve toplumsal iradenin nasıl korunacağı sorusuna kadar uzanıyor.

Bugüne kadar YSK kararlarının kesinliği, Türkiye’de seçim sisteminin temel dayanaklarından biri oldu. Çünkü insanlar yalnızca sandığa gitmiyor; aynı zamanda ortaya çıkacak sonuca güvenmek istiyor. O güven zedelendiğinde, seçim dediğimiz şey de anlamını yavaş yavaş kaybetmeye başlıyor. Bugün tartışılan tam olarak bu güven meselesidir.

Eğer bu tartışmalar kalıcı hale gelirse, yarın hiçbir seçim sonucu gerçekten “kesin” olmayabilir. Her sonuç yeniden açılabilir, yeniden tartışılabilir ve siyasal müdahalelere açık hale gelebilir. Bu da demokratik rekabetin yerini giderek güvensizliğe bırakması anlamına gelir.

Geçmişte mühürsüz oy tartışmaları da benzer bir kırılma yaratmıştı. O dönem sistemin sınırları zorlanmış, ancak YSK kararlarının kesinliği öne sürülerek tartışmalar kapatılmıştı. Bugün ise mesele tek tek kararların ötesine geçmiş durumda; tartışılan şey doğrudan doğruya sistemin ürettiği güven duygusudur.

Bu noktada CHP etrafında yaşananları yalnızca parti içi bir mesele olarak okumak mümkün değil. Çünkü burada ortaya çıkan tartışma, bir partinin sınırlarını aşan sonuçlar üretiyor. Eğer siyasi rekabetin sonucu, hukuki güvenceler yerine yorumlara ve müdahalelere açık hale gelirse, bundan sonra yapılacak hiçbir seçimin sonucu tam anlamıyla güvence altında olmayacaktır. Yerel seçimlerden genel seçimlere, parti kongrelerinden kurultaylara kadar iktidarın hoşuna gitmeyen her sonucun yargı yoluyla tartışmaya açılması ihtimali doğacaktır.

Bu ise demokratik rekabetin yerini keyfi müdahalelere bıraktığı başka bir düzen anlamına gelir.

Tam da bu nedenle bugün siyasi aktörlerin aldığı pozisyonlar, yalnızca kişisel tercihler olarak değerlendirilemez.

Kemal Kılıçdaroğlu etrafında yürüyen tartışmalar da bu çerçevede okunmalıdır. Uzun yıllar CHP Genel Başkanlığı yapmış, Türkiye’nin en büyük muhalefet partisinin liderliğini üstlenmiş ve Cumhurbaşkanı adayı olmuş bir ismin bugün aldığı siyasal pozisyon doğal olarak ciddi bir tartışmayı beraberinde getiriyor. Üstelik bu yalnızca bugünün meselesi de değil. Kılıçdaroğlu’nun uzun süren liderliği boyunca hem parti içinde hem de muhalefet blokunda neden güçlü ve sürdürülebilir bir alternatif üretilemediği sorusu zaten uzun zamandır tartışılıyordu. Bugün yaşananlar, geçmiş dönemin de yeniden değerlendirilmesini kaçınılmaz hale getiriyor.

Ancak bugün açısından asıl belirleyici olan geçmişten çok mevcut tutumdur. Bütün bu gelişmeler ister istemez Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin üzerine de gölge düşürüyor. Çünkü böylesi süreçler yalnızca siyasi iradeyle değil; güven veren bir hukuk düzeniyle ilerleyebilir. O güven zayıfladığında süreçler de kırılgan hale gelir.

Bugün hissedilen tam olarak bu kırılganlık.

İnsanlar artık yalnızca siyasi tartışmaları izlemiyor. Aynı zamanda yarına dair büyüyen bir belirsizliği de hissediyor. “Bugün olan yarın bana da olur mu?” sorusu toplumun daha geniş kesimleri tarafından sorulmaya başlanıyor.

Bu soru basit bir kaygı değil; aynı zamanda tarihsel hafızanın ürettiği bir endişe. Yine de bütün bu tabloya rağmen elde tutulması gereken şey umuttur. Çünkü bu topraklar en zor dönemlerin ardından yeniden toparlanabilmeyi defalarca başardı. Bazen en karanlık eşikler, aynı zamanda yeni başlangıçların da habercisi olabilir.

Enseyi karartmamak gerekiyor. Ama gerçekleri olduğu gibi görmekten de vazgeçmeden. Çünkü umut kendiliğinden oluşmuyor; emek, sabır ve ısrar istiyor. Dileğimiz şu: Bir sonraki bayrama, insanların birbirine yalnızca iyi dilek değil, yeniden güven verebildiği bir ülkede girebilmek.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.