Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 22 Eylül’de Birleşmiş Milletler 81. Genel Kurulu’nda yaptığı konuşma, Türkiye’nin son yıllarda uluslararası alanda kurduğu siyasal anlatının hemen bütün unsurlarını bir araya getirdi. Konuşmanın ağırlık merkezini Gazze ve Filistin oluştururken Erdoğan, BM Güvenlik Konseyi’nin veto sisteminin değiştirilmesi gerektiğini savundu ve “Dünya 5’ten büyüktür” tezini yineledi. Suriye’den Ukrayna-Rusya savaşına, Kıbrıs’tan Afrika’ya uzanan bölgesel meselelerin yanı sıra küresel gelir eşitsizliği, gıda güvenliği, İslamofobi, yapay zekâ, “aile” politikaları ve iklim krizi de konuşmanın başlıkları arasındaydı. Konuşmanın farklı bölümlerini birbirine bağlayan temel kavram ise “adalet”ti: Uluslararası sistemde temsil adaleti, Filistin için uluslararası hukuk, küresel ekonomide gelir adaleti ve iklim krizinde iklim adaleti.
Konuşmanın iklim bölümü özellikle önemliydi. Çünkü Türkiye yalnızca iklim krizinden söz eden ülkelerden biri değil, Kasım ayında Antalya’da yapılacak COP31’e ev sahipliği yapacak ülke. Erdoğan da BM kürsüsünden gelişmekte olan ülkelerin ve Pasifik bölgesinin iklim krizinin etkilerini ağır biçimde yaşarken ihtiyaç duydukları finansmana ulaşmakta zorlandığını söyledi. COP31’de iklim adaletini merkeze alacaklarını, Avustralya ile geliştirilen ortaklık çerçevesinde zirveyi finansman taahhütlerinin yerine getirildiği, teknoloji transferinin hızlandırıldığı ve verilen sözlerin somut adımlara dönüştüğü bir “Uygulama COP’u” haline getirmeyi hedeflediklerini açıkladı.
İklim finansmanı meselesinin bu konuşmada öne çıkarılması önemli. Çünkü iklim krizinin tarihsel sorumluluğu ile sonuçlarına maruz kalma arasında son derece eşitsiz bir dağılım bulunuyor. Sanayileşmiş ülkeler atmosferde biriken sera gazlarının büyük bölümünden tarihsel olarak sorumluyken, krizin en ağır etkilerinin önemli bir bölümünü bu tarihsel birikime çok daha az katkıda bulunan ülkeler ve topluluklar taşıyor. Dolayısıyla iklim finansmanı bir yardım ya da hayırseverlik meselesi değil, tarihsel sorumluluğun ve iklim adaletinin temel unsurlarından biri.
Ancak Türkiye’nin COP31 başkanlığı açısından tam da bu noktada ikinci bir adalet sorusu ortaya çıkıyor. İklim adaletini yalnızca zengin ülkelerle daha yoksul ülkeler arasındaki bir bölüşüm ilişkisi olarak tanımlamak yeterli değil. Aynı soruyu Türkiye’nin kendi iklim politikasına da yöneltmek gerekiyor. Türkiye gerçekte ne kadar emisyon azaltmayı taahhüt ediyor? Fosil yakıtlardan çıkış için nasıl bir yol izliyor? Kamusal kaynaklar hangi ekonomik faaliyetleri desteklemeye devam ediyor? İklim krizinin ve fosil yakıt sisteminin sağlık, geçim ve ekolojik maliyetlerini toplumun hangi kesimleri taşıyor? Dönüşümün maliyeti kimin üzerine bırakılıyor?
Türkiye’nin 2025’te Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne sunduğu 2035 Ulusal Katkı Beyanı bu sorular açısından kritik önemde. Türkiye, 2035 yılında sera gazı emisyonlarını arazi kullanımı ve ormancılık dahil 643 milyon ton karbondioksit eşdeğeriyle sınırlandırmayı taahhüt ediyor. Hedef, emisyonların herhangi bir önlem alınmadığı varsayımsal senaryoda 1 milyar 109 milyon tona yükseleceği kabulünden hareketle 466 milyon tonluk bir azaltım olarak sunuluyor.
Fakat burada kullanılan “azaltım” kelimesi yanıltıcı olabiliyor. Çünkü Türkiye’nin hedefi geçmişte gerçekleşmiş bir emisyon düzeyinden mutlak bir düşüşü ifade etmiyor; oldukça yüksek bir varsayımsal gelecek senaryosuna göre hesaplanıyor. Arazi kullanımı ve ormancılık çıkarıldığında 2035 hedefi yaklaşık 694 milyon ton karbondioksit eşdeğerine karşılık geliyor. İklim Eylemi Takibi’nin hesaplamasına göre bu seviye 2018 emisyonlarının yaklaşık yüzde 30 üzerinde. Başka bir ifadeyle, resmi olarak “azaltım” diye tanımlanan hedef, Türkiye’nin 2035 yılında 2018’e göre daha fazla sera gazı salmasına izin veriyor.
İklim Eylemi Takibi’nin Eylül 2026 değerlendirmesi aradaki farkı daha da görünür kılıyor. Kuruluş, Türkiye’nin 2035 Ulusal Katkı Beyanı’nı “kritik derecede yetersiz”, mevcut politika ve uygulamalarını ise “son derece yetersiz” olarak değerlendiriyor. Türkiye’nin 1,5 derece hedefiyle uyumlu bir patikaya girebilmesi için emisyonlarının 2035 yılında 2018 seviyesinin yaklaşık yüzde 48 altına düşmesi gerektiğini hesaplıyor. Mevcut politikalar altında ise 2035 emisyonlarının 2018 düzeyinin yüzde 7 ila 25 üzerinde kalması bekleniyor.
Daha çarpıcı olan, Türkiye’nin 2035 için belirlediği resmi hedefin mevcut politikalarla dahi aşılabilecek kadar zayıf olması. İklim Eylemi Takibi, mevcut politikaların Türkiye’yi zaten Ulusal Katkı Beyanı’nda belirlenen sınırın altına taşıyabileceğini belirtiyor. Dolayısıyla hedef, ekonomiyi ve kamu politikasını daha hızlı bir emisyon azaltımına zorlayan bir eşik oluşturmuyor. Türkiye’nin iklim politikasındaki sorun yalnızca hedefin düşük olması değil; hedefin mevcut gidişatı esaslı biçimde değiştirmeyi gerektirmemesi.
Kömür bu tablonun en açık örneklerinden biri. Kömür 2025 yılında Türkiye’de elektrik üretiminin yüzde 34’ünü oluşturdu. İklim Eylemi Takibi, kömürden elektrik üretiminin son on yılda mutlak olarak önemli ölçüde arttığına, Türkiye’nin kömürden çıkış için bir planının bulunmadığına ve mevcut kömür santrallerinin önemli kamu desteklerinden yararlanmaya devam ettiğine dikkat çekiyor. Türkiye aynı zamanda Glasgow’da COP26 kapsamında ortaya konan kömürden çıkış taahhüdüne de katılmadı.
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün 2025 Türkiye değerlendirmesi de aynı yapısal soruna işaret ediyor. Kurum, fosil yakıt desteklerinin, özellikle de kömüre verilen desteklerin hâlâ önemli olduğunu belirtiyor ve Türkiye’nin kömürden çıkış için açık ve hızlı biçimde uygulanacak bir plan geliştirmesi gerektiğini söylüyor. Rapora göre Türkiye’de toplam enerji tüketiminin yaklaşık üçte ikisi ithal enerjiye, büyük ölçüde fosil yakıtlara dayanıyor. Daha da önemlisi, mevcut resmi planlar kömür kapasitesini azaltmak yerine yerli kömür madenciliğini genişletmeye ve kömürün enerji sistemindeki rolünü sürdürmeye alan açıyor.
Dolayısıyla Erdoğan’ın “Uygulama COP’u” ifadesi Türkiye açısından çift taraflı okunmalı. Gelişmiş ülkelerin yıllardır verdikleri iklim finansmanı sözlerini yerine getirmesi, kayıp ve zararlar için yeterli kaynak sağlanması ve Küresel Güney’in finansmana erişiminin kolaylaştırılması elbette uygulamanın parçası. Ancak COP31’e ev sahipliği yapan ülkenin kendi emisyon hedefini Paris Anlaşması’nın 1,5 derece hedefiyle uyumlu hale getirmesi, kömürden çıkış için somut bir takvim ortaya koyması ve fosil yakıtlara yönelik kamu desteklerini sonlandırması da aynı ölçüde bir uygulama meselesi.
Burada iklim adaletinin ikinci boyutuna geliyoruz. Adalet yalnızca devletler arasındaki sorumluluk paylaşımı değildir; aynı zamanda tek bir ülkenin içinde iklim krizinin ve iklim politikalarının maliyetlerinin nasıl dağıldığıyla ilgilidir. Fosil yakıt ekonomisinin bedeli toplumun bütün kesimlerine eşit biçimde dağılmıyor. Kömür havzalarında çalışanlar, santrallerin çevresinde yaşayanlar, madencilik faaliyetlerinden etkilenen kırsal topluluklar, tarımla geçinenler, hava kirliliğinin sağlık sonuçlarına maruz kalanlar ve enerji faturalarının gelirleri içindeki payı yüksek olan düşük gelirli haneler aynı sistemin farklı biçimlerde ortaya çıkan maliyetlerini taşıyor.
Adil dönüşüm kavramı tam da burada önem kazanıyor. Kömürden çıkılması iklim politikası açısından zorunlu olsa da bu süreç kömür havzalarındaki işçilerin işsiz bırakılması ve bölgesel ekonomilerin çökmesi pahasına gerçekleştirildiğinde adil bir dönüşümden söz edilemez. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü de fosil yakıt desteklerinden çıkılırken dönüşümden olumsuz etkilenebilecek kesimlerin sosyal politikalarla desteklenmesini öneriyor.
Ancak adil dönüşüm yalnızca işini kaybedebilecek işçiye geçici gelir desteği sağlamakla da sınırlı görülemez. Hangi sektörlerin küçüleceği, hangilerinin kamu kaynaklarıyla destekleneceği, yeni istihdamın niteliği, bölgesel ekonomilerin nasıl yeniden kurulacağı ve karar süreçlerine kimlerin katılacağı birlikte ele alınmalı. İklim politikasının toplumsal maliyetini sürekli olarak işçilere, yoksullara ve yerel topluluklara aktaran bir dönüşüm, karbon miktarı azalsa bile adil olmayacaktır.
Bu nedenle Türkiye’nin COP31’de iklim finansmanını güçlü biçimde gündeme getirmesi ile ülke içinde fosil yakıtlara aktarılan kamu kaynaklarını tartışmak birbirinin alternatifi değil. Tam tersine aynı iklim adaleti sorusunun iki farklı yüzü. Küresel Kuzey’in tarihsel sorumluluğunun gereğini yerine getirmesi gerekir. Fakat bu talep Türkiye’deki bütçe tercihlerinin, fosil yakıt desteklerinin ve ekonomik önceliklerin sorgulanmasını gereksiz hale getirmez. Dışarıdan gelecek finansmanın miktarı kadar, bu finansmanın hangi ekonomik modeli sürdürmek veya değiştirmek için kullanılacağı da belirleyicidir.
Erdoğan’ın BM konuşmasında iklim krizinin hemen yanında Sıfır Atık Hareketi’ne geniş yer vermesi de bu açıdan dikkat çekiyor. Erdoğan, Sıfır Atık Hareketi’ni iklim kriziyle mücadelenin farklı yollarını birleştiren önemli bir araç olarak tanımladı ve aşırı tüketim ile israf kültürünü iklim değişikliği kadar büyük bir tehlike olarak nitelendirdi.
Atıkların ve gıda israfının azaltılması kuşkusuz gerekli. Fakat iklim krizinin ağırlık merkezini tüketim alışkanlıklarına ve atığa kaydırmak, krizi üreten fosil yakıt sistemini ve onun ekonomik ilişkilerini görünmezleştirme riski taşıyor. Türkiye açısından temel mesele yalnızca insanların ne kadar tükettiği ya da ne kadarını çöpe attığı değil; ekonominin ne kadar karbon yoğun olduğu, kömür ve diğer fosil yakıtların hangi politikalarla ayakta tutulduğu, hangi faaliyetlerin kamusal kaynaklardan destek aldığı ve ortaya çıkan toplumsal ve ekolojik maliyetlerin kimin üzerine bırakıldığıdır.
Bu ayrım, “iklim adaleti” kavramının içeriği açısından belirleyici. İklim krizinin nedenlerini bireysel tüketim tercihlerine indirgeyen yaklaşım sorumluluğu da bireylere dağıtır. Oysa iklim adaleti, hangi ekonomik faaliyetlerin sürdürüldüğüne, hangi şirketlerin ve sektörlerin desteklendiğine, hangi toplulukların kirli üretimin sonuçlarını taşıdığına ve karar alma gücünün kimlerde toplandığına bakmayı gerektiriyor.
Kasım ayında Antalya’da yapılacak COP31 bu nedenle Türkiye için yalnızca uluslararası bir diplomasi organizasyonu olmayacak. Erdoğan’ın BM kürsüsünde kullandığı “iklim adaleti” ve “uygulama” kavramlarının Türkiye’nin kendi politikalarına ne ölçüde uygulanacağı da sınanacak. Türkiye, gelişmiş ülkelerin iklim finansmanı sorumluluğunu gündeme getirirken kendi 2035 hedefinin emisyonların artmasına izin vermesini; iklim adaletinden söz ederken kömürden çıkış takviminin bulunmamasını; uygulamadan söz ederken fosil yakıtlara yönelik desteklerin sürmesini açıklamak durumunda kalacak.
COP31’in adalet açısından gerçek ölçüsü, yalnızca Antalya’da hangi kararların alınacağı değil, iklim krizinin maliyetinin kimlere ödetileceği olacak. İklim adaleti devletler arasında talep edilip ülke içinde ertelenebilecek bir ilke değil. Küresel Kuzey ile Küresel Güney arasındaki tarihsel eşitsizliğe karşı çıkarken Türkiye’deki sınıfsal, bölgesel ve ekolojik eşitsizlikleri görmezden gelmek kavramın içini boşaltır.
Bu nedenle “Uygulama COP’u” iddiasının asıl sınavı oldukça somut: Türkiye kendi emisyonlarını gerçekten azaltacak mı, kömürden çıkış için bağlayıcı bir yol haritası oluşturacak mı, fosil yakıtların kamusal olarak desteklenmesine son verecek mi ve dönüşümün maliyetini krizde en az payı olanların üzerine bırakmayan bir politika kuracak mı? BM kürsüsünde söylenen iklim adaletinin Türkiye’de bir karşılığı olacaksa, bunun ölçüsü tam da burada aranmalı.




