Türkiye-İsrail ilişkileri tarihinin en gergin dönemlerinden birini yaşıyor. Gazze soykırımı sonrasında büyükelçiler çekildi, ticaretin durdurulduğu açıklandı ve karşılıklı sert açıklamalar yapıldı. Son aylarda ise iki ülke arasında olası bir askeri çatışma ihtimali de tartışılmaya başlandı. Ankara ile Tel Aviv arasındaki gerilimin kaynağı yalnızca Gazze değil. Bölgesel güç dengelerinde yaşanan değişimler, Suriye’deki nüfuz mücadelesi ve Doğu Akdeniz’deki yeni ittifaklar iki ülkeyi giderek daha sert bir rekabetin içine sürüklüyor.
Buna rağmen siyasi söylem ile sahadaki gerçeklik aynı şeyi anlatmıyor. Kamuoyu önünde kopuş görüntüsü veren iki ülke arasında; enerji koridorları, transit ticaret ağları ve uluslararası diplomatik mekanizmalar işlemeye devam ediyor. Görünen o ki Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiyi bugün belirleyen siyasi söylemler değil, tüm bu gerilimlere rağmen varlığını koruyan karşılıklı çıkar ilişkileri.
İsrail ve Türkiye savaşır mı?
İsrail ile Türkiye’nin savaşacağı iddiası artık yalnızca televizyon tartışmalarında ya da sosyal medyada dile getirilmiyor. Geçen hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsrail’in Suriye ve Lübnan’daki saldırılarının Türkiye’yi de tehdit ettiğini söylemesi ve Netanyahu’yu Hitler’e benzetmesinin ardından iki lider arasında sert bir polemik yaşandı. Tartışma kısa sürede Washington’a da taşındı. Beyaz Saray’da bir gazeteci Trump’a doğrudan “Türkiye ile İsrail arasında çatışma çıkar mı?” diye sordu. Trump’ın “Erdoğan ile ilişkilerine” vurgu yaparak böyle bir ihtimali düşük gördüğünü söylemesi, Ankara-Tel Aviv hattındaki gerilimin artık uluslararası gündemin bir parçası haline geldiğini gösteriyor.
İsrail’in Gazze ve Lübnan’a yönelik saldırıları, ardından ABD desteğiyle İran’ı bombalaması Ortadoğu’daki güç dengelerini önemli ölçüde değiştirdi. İsrail’in yıllardır en büyük bölgesel rakibi olarak gördüğü İran’ın zayıfladığı yönündeki değerlendirmeler güç kazanırken, bölgedeki güç dağılımı da yeniden şekillenmeye başladı.
Tartışma artık İran’ın ne kadar gerilediğinden çok, ortaya çıkan güç boşluğunu kimin dolduracağı üzerinde yoğunlaşıyor. Tam da bu noktada Türkiye ile İsrail’in çıkarları çatışıyor. İsrail, İran’ın etkisinin gerilediği bir Ortadoğu’da; Gazze’den Lübnan’a, Suriye’den Doğu Akdeniz’e uzanan yeni bir jeopolitik hegemonya kurmaya çalışıyor. Türkiye ise hem Suriye’deki askeri varlığı hem de Doğu Akdeniz’deki çıkarları nedeniyle, bu yeni bölgesel denklemin dışında kalmak istemiyor.
Türkiye kuzey Suriye’deki nüfuz alanını korumaya ve genişletmeye çalışırken, İsrail de güney Suriye’de askeri ve siyasi etkisini artırmaya çalışıyor. Esad sonrası dönemde ortaya çıkan yeni tablo, iki ülkeyi aynı coğrafyada birbirleriyle rekabet eden aktörler haline getirmiş durumda.
Nisan ayında Azerbaycan’da Türkiye ve İsrail heyetleri arasında, Suriye’de olası çatışmaların önlenmesi amacıyla teknik görüşmeler yapılmıştı. İki ülkenin aynı sahada askeri faaliyet yürütmesi nedeniyle oluşturulan “çatışmasızlık mekanizması” bile, Ankara ile Tel Aviv arasındaki gerilimin teorik olmaktan çıktığını gösteriyor.
Doğu Akdeniz’de enerji rekabeti
Türkiye ile İsrail arasındaki rekabetin bir diğer önemli sahası Doğu Akdeniz. Son yıllarda bölgedeki doğal gaz rezervleri etrafında şekillenen ittifaklar yalnızca enerji piyasalarını değil, bölgesel güç dengelerini de yeniden şekillendiriyor.
Haziran ayında Washington’da gerçekleştirilen Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nun 10. Bakanlar Toplantısı bu sürecin son örneği oldu. Uzun süredir Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail arasında devam eden enerji iş birliği, ABD’nin doğrudan katılımı ve desteğiyle daha kurumsal bir yapıya kavuştu. Taraflar, Doğu Akdeniz gazının işlenmesi ve Avrupa pazarlarına ulaştırılması amacıyla ortak enerji projelerini genişletme kararı alırken, açık deniz enerji faaliyetleri, altyapı yatırımları, siber güvenlik ve deniz güvenliği alanlarında ortak çalışma mekanizmaları oluşturdu.
Bu gelişmeler Türkiye açısından da önemli sonuçlar doğuruyor. Ankara, Libya ile imzaladığı Deniz Yetki Alanları Anlaşması üzerinden Doğu Akdeniz’de farklı bir jeopolitik hat oluşturmaya çalışırken, bölgedeki enerji ve güvenlik iş birlikleri giderek Türkiye’nin dışında şekilleniyor. Ankara’nın son dönemde Doğu Akdeniz konusunda verdiği sert tepkilerin arkasında yalnızca enerji kaynakları üzerindeki rekabet değil, bölgesel karar alma mekanizmalarının dışında bırakılma kaygısı da bulunuyor.
Ekonomik ilişkiler siyasetten güçlü mü?
Türkiye ile İsrail arasındaki gerilim ne kadar büyürse büyüsün, ilişkilerin tamamen kopmasını engelleyen güçlü ekonomik ve jeopolitik bağlar bulunuyor.
Bu durumun en somut örneklerinden biri enerji alanında ortaya çıkıyor. Gazze savaşı sonrasında Ankara, İsrail ile ticaretin durdurulduğunu açıkladı. Ancak bu süreçte, İsrail’e ulaşan en önemli enerji kaynaklarından biri olan Azerbaycan petrolünün akışı kesilmedi. Azeri petrolü Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı üzerinden Türkiye’ye ulaşıyor, Ceyhan Limanı üzerinden dünya piyasalarına sevk ediliyor. İsrail’in petrol ihtiyacının önemli bir bölümünün bu hattan gelen sevkiyatlarla karşılandığı uzun süredir biliniyor.
Bu durum, enerji ticaretinin siyasi açıklamalarla tamamen durdurulmasının ne kadar zor olduğunu da gösteriyor. Petrolün nihai alıcısını belirlemek çoğu zaman üretici ya da transit ülkenin kontrolünde olmuyor. Türkiye topraklarından geçen enerji koridorları, uluslararası enerji piyasalarının işleyişi içinde faaliyetlerini sürdürmeye devam ediyor.
Benzer bir tablo ticarette de ortaya çıkıyor. Türkiye’nin ticareti durdurma kararına rağmen çeşitli araştırmalar ve medya kuruluşları, İsrail ile ticaretin üçüncü ülkeler üzerinden sürdürüldüğünü ortaya koydu. İsrail Merkez İstatistik Bürosu verilerine dayandırılan tahminlere göre 2025 yılı Ocak–Aralık döneminde Türkiye’den İsrail’e 924,1 milyon dolarlık ihracat yapıldığı söyleniyor. Malların doğrudan değil farklı rotalar ve aracılar üzerinden taşınması, ekonomik ilişkilerin siyasi söylemlerde görüldüğünden daha karmaşık olduğunu gösteriyor.
Bu pragmatizm yalnızca enerji ve ticaretle de sınırlı değil. Gazze konusunda en sert siyasi söylemler kullanılırken bile, Türkiye ve İsrail aynı uluslararası diplomatik süreçlerin içinde yer almaya devam ediyor. Ocak ayında Trump’ın girişimiyle Gazze’nin savaş sonrası yönetimi ve yeniden inşasına ilişkin uluslararası koordinasyonu amaçlayan Barış Kurulu oluşturuldu. Türkiye ve İsrail bu mekanizmada yer aldı. Gazze konusunda kamuoyu önünde birbirlerini sert biçimde eleştiren iki ülke, savaş sonrası dönemin şekillendirilmesine yönelik bir uluslararası girişimde aynı masada bulunmaya devam etti.
Son iki yılda yaşananlar, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkinin ne dostluk ne de açık bir düşmanlık üzerinden okunamayacağını gösteriyor. Rekabetin sertleştiği alanlar genişlese de enerji hatları, ticaret ağları ve bölgesel diplomasi iki ülkeyi aynı sistem içinde tutmaya devam ediyor.
Bu nedenle bugün tartışılan mesele doğrudan bir Türkiye-İsrail savaşı değil. Asıl mesele, İran’ın güç kaybetmesiyle Ortadoğu’da ortaya çıkan yeni güç boşluğunu kimin dolduracağı. Türkiye ile İsrail arasındaki gerilim, büyük ölçüde bu bölgesel güç mücadelesinin bir yansıması olarak şekillenecek.




