Birleşmiş Milletler (BM) Kıdemli Arabuluculuk Danışmanı, Londra Ekonomi ve Siyaset Bilimi Okulu (LSE) Uluslararası Normlar Projesi Direktörü ve Abdullah Öcalan’ın Avrupa mahkemelerindeki avukatlarından biri olan Mark Muller, Avrupa Birliği Türkiye Yurttaş Komisyonu (EUTCC) tarafından düzenlenen 20. Uluslararası Avrupa Birliği, Türkiye, Ortadoğu ve Kürtler Konferansı’nda konuştu.
Son 10 yılda Suriye, Yemen ve Sudan başta olmak üzere farklı ülkelerdeki barış süreçlerinin kolaylaştırılmasına katkıda bulunduğunu belirten Muller, bu deneyimlerinden hareketle Kürt sorununun çözümü, müzakere süreçleri ve Abdullah Öcalan’ın rolü üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Türkiye’de ve Suriye’de Kürtlerle ilgili çatışmaların çözümsüz olmadığını vurgulayan Muller, tarafların siyasi ve anayasal taleplerinin uzlaşmayı imkânsız kılmadığını ifade etti. Barışın on yıl içinde sağlanabileceğini belirten Muller, bunun için siyasi iradenin yanı sıra kapsayıcı bir yönetim anlayışının geliştirilmesi gerektiğini söyledi.
Muller, Güney Afrika ve Kuzey İrlanda barış süreçlerinden örnekler vererek farklı toplulukların haklarının güvence altına alınmasının kalıcı çözüm açısından önemini anlattı.
Abdullah Öcalan’ın rolüne de değinen Muller, AİHM kararlarının uygulanmasının hem hukukun üstünlüğü hem de Türkiye’deki barış süreci açısından önemli olduğunu kaydetti.
‘Barış bu on yıl içerisinde mümkün’
EUTCC’nin Türkiye’de Kürt çatışmasına ve Kürt sorununa çözüm bulunmasına yardımcı olmak amacıyla kurulduğunu hatırlatan Mark Muller, konferansın 20 yılı aşan çalışmalarının sonuç vermesini umduğunu belirtti. Muller, bu çabaların karşılığını almak için 22 yıl daha beklenmemesi gerektiğini ifade etti.
Son 10 yılda BM bünyesinde kıdemli arabuluculuk danışmanı olarak görev yaptığını belirten Muller, Suriye, Yemen ve Sudan başta olmak üzere çok sayıda ülkede barış süreçlerinin kolaylaştırılmasına katkıda bulunduğunu söyledi.
Görevi nedeniyle bu çatışmalar hakkında kamuoyu önünde açıklama yapma özgürlüğünün bulunmadığını belirten Muller, görevine bir süre ara vermesinin ardından deneyimlerini daha açık biçimde paylaşabildiğini kaydetti.
Çatışmaların neden çözülemediğini ve barışın sağlanması için hangi koşulların gerektiğini yakından gözlemlediğini anlatan Muller, Türkiye’deki ve Suriye’deki Kürt sorunlarının çözülemeyecek nitelikte olmadığını vurguladı.
Türkiye hükümeti ile Kürt hareketinin kendi siyasi ve anayasal taleplerini ortaya koyduğunu belirten Muller, barış sürecinin önünde önemli engeller bulunmasına rağmen bu taleplerin birbirini bütünüyle dışlayan ya da aşılması imkânsız talepler olmadığını söyledi.
Tarafların 2011 ve 2015 yıllarında bir anlaşmaya oldukça yaklaştığını hatırlatan Muller, o dönemlerde anlaşmanın ana hatlarının mevcut olduğunu, bugün de benzer bir uzlaşmanın temel unsurlarının bulunduğunu ifade etti.
Mevcut ve önceki barış süreçlerinde önemli çalışmalar yürütüldüğünü ancak daha fazlasının yapılması gerektiğini kaydeden Muller, Türkiye’deki siyasi liderliğin ve Kürt siyasi liderliğinin kendi toplumsal tabanlarını sürece ikna edebilecek ve varılacak bir anlaşmayı hayata geçirebilecek güce sahip olduğunu belirtti.
Türkiye toplumunda, Kürt toplumunda ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) barıştan yana güçlü bir eğilim bulunduğuna inandığını söyleyen Muller, bu yöndeki çalışmalara katkı sunan kuruluşlara da dikkat çekti.
Muller, meslektaşı Kerem Yunus’un yönettiği Demokratik Gelişim Enstitüsü’nün farklı görüşlerden kanaat önderleriyle yürüttüğü çalışmaların, barışın sağlayacağı yararları anlatmak açısından önemli bir rol oynadığını ifade etti.
Muller, konuşmasının bu bölümünde şu mesajı verdi:
“Barış mümkündür. Üstelik yalnızca bizim yaşam süremiz içinde değil, bu on yıl içerisinde de mümkündür. Bunun koşulu, bütün tarafların gerekli siyasi iradeyi göstermesidir.”
‘Çatışmanın askerî bir çözümü olamayacağını öğrendik’
Mark Muller, insan hakları savunucularının ve arabulucuların son 40 yılda edindiği deneyimin, Kürt sorununda askerî bir çözümün mümkün olmadığını gösterdiğini belirtti. Bununla birlikte, bütün tarafların birbirlerinin kaygılarını dikkate almaması ve yeni bir dönemin temellerini atmaması halinde barışçıl bir çözümün de sağlanamayacağını ifade etti.
Barış müzakerelerinin kolay olmadığını vurgulayan Muller, sürecin tarafların birbirlerini anlamasını ve uzlaşmaya hazır olmasını gerektirdiğini söyledi. Buna karşın barışın, ulaşılabilecek en değerli kazanımlardan biri olduğunu kaydetti.
İsrail’in eski başbakanlarından İzak Rabin’in “Barışı dostlarınızla değil, düşmanlarınızla yaparsınız” sözünü hatırlatan Muller, Türkler ile Kürtlerin düşman olmadığını ifade etti. İki halkın birbirini yakından tanıdığını, ortak kültürel unsurlara sahip olduğunu ve yüzyıllardır yan yana yaşadığını belirten Muller, bu ortak geçmişin kapsayıcı bir toplumsal sözleşmenin oluşturulması için önemli bir zemin sunduğunu söyledi.
İnsan haklarına saygıyı ve kapsayıcılığı temel alan yeni bir toplumsal sözleşmenin mümkün olduğunu vurgulayan Muller, bunun için tarafların birbirlerinin haklarını tanıması ve ayrımcılığın farklı biçimlerini ortadan kaldırması gerektiğini ifade etti.
Güney Afrika ve Kuzey İrlanda barış süreçlerini örnek gösterdi
Muller, kalıcı barışın sağlanmasında kapsayıcılığın önemini anlatırken Güney Afrika ve Kuzey İrlanda deneyimlerini örnek gösterdi. Her iki süreçte de farklı toplulukların yaşadığı ülkelerin bölünmesi yerine, bu toplulukların ortak bir siyasi yapı içinde birlikte yaşamasını sağlayan çözümlerin geliştirildiğini belirtti.
Güney Afrika ve Kuzey İrlanda’daki barış süreçlerinin, insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne dayanan kapsayıcı toplumsal sözleşmeler sayesinde başarıya ulaştığını ifade eden Muller, bu sözleşmelerin ülkelerdeki farklı toplulukların ve geleneklerin tanınmasını sağladığını söyledi.
Böylece toplumun farklı kesimlerinin kendilerini ülkenin bir parçası olarak görebileceği bir düzenin temellerinin atıldığını belirten Muller, Türkiye’deki ve Suriye’deki çözüm arayışlarında da benzer bir yaklaşımın benimsenmesi gerektiğini kaydetti.
BM öncülüğünde yürütülen Suriye içi barış görüşmelerinde de kapsayıcı bir toplum oluşturma arzusunu gözlemlediğini anlatan Muller, 2018’de Soçi’de farklı Suriyeli tarafların anayasal reformun temeli olarak 12 maddelik ilkeler üzerinde uzlaştığını hatırlattı.
Bu ilkelerin çoğulcu bir Suriye vizyonu ortaya koyduğunu belirten Muller, söz konusu yaklaşımın dönemin Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın daha sonra oluşturmayı taahhüt ettiği yapıyla da aynı doğrultuda olduğunu söyledi.
Ancak bu tür bir uzlaşmanın hayata geçirilmesinin, farklı grupların tarihsel kırgınlıklarını ve anlaşmazlıklarını aşmasını gerektirdiğini ifade eden Muller, tarafların kendilerini birbirinden ayıran unsurlar kadar, hatta bunlardan daha fazla ortak noktaya sahip olduklarını kabul etmelerinin önemine dikkat çekti.
‘Barış, kapsayıcı bir yönetim anlayışına bağlı’
Barış müzakerelerine başlamanın yalnızca cesaret gerektirmediğini belirten Mark Muller, sürecin Türkiye ve Suriye’de müzakereleri sabote etmek isteyen aktörlerin girişimlerini aşabilecek kapsayıcı bir yönetim anlayışına bağlı olduğunu söyledi.
Bu yaklaşımın düşünce biçiminde bir paradigma değişimini gerektirdiğini ifade eden Muller, Güney Afrika’nın eski Devlet Başkanı Frederik Willem de Klerk’in başmüzakerecisi Rolf Meyer’in deneyimine değindi.
Meyer’in, apartheid rejiminin müzakerelerdeki yaklaşımının dönüşmesine katkıda bulunduğunu belirten Muller, başlangıçta beyaz azınlığın grup haklarını korumaya odaklanan anlayışın zamanla değiştiğini anlattı.
Bu dönüşümle birlikte, herkesin insan haklarına sahip olduğu ve bu hakların kapsayıcı bir anayasa tarafından güvence altına alındığı bir “gökkuşağı ulusu” oluşturma fikrinin öne çıktığını ifade eden Muller, bu sürecin müzakere anlayışında köklü bir değişim yarattığını söyledi.
Ancak bu dönüşümün gerçekleşebilmesi için müzakere edilebilecek bir muhatabın bulunmasının da zorunlu olduğunu vurgulayan Muller, Nelson Mandela’nın serbest bırakılarak ev hapsine alınmasının Güney Afrika’daki süreç açısından kritik bir dönüm noktası olduğunu belirtti. Bu adımın atılmaması halinde kalıcı barışın sağlanmasının mümkün olmayacağını ifade etti.
Muller, Kuzey İrlanda’da İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) üyelerinin ve diğer paramiliter örgütlerin mensuplarının cezaevlerinden serbest bırakılmasının da Hayırlı Cuma Anlaşması’nın uygulanması açısından kritik öneme sahip olduğunu söyledi.
Her iki örnekte de atılan adımların mevcut durumu köklü biçimde değiştirdiğini belirten Muller, barış süreçlerinin ilerleyebilmesi için çatışmanın taraflarının siyasi çözümün bir parçası haline gelmesi gerektiğini vurguladı.
‘Öcalan’ın rolü silahsızlanmanın ötesinde kritik önemde’
Mark Muller, konuşmasında, Abdullah Öcalan’ın barış sürecindeki rolüne değindi. Kamu otoritelerinin bu yaklaşımı kabul edip etmemesinden bağımsız olarak Öcalan’ın rolünün yalnızca silahsızlanma ve topluma yeniden kazandırma süreçleri açısından değil, uzlaşma ve yeniden yapılanma bakımından da kritik olduğunu söyledi.
Türkiye’nin bu meseleye nasıl yaklaşması gerektiği konusunda doğrudan bir yönlendirme yapmanın kendi görevi olmadığını belirten Muller, buna karşılık Öcalan’ın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ndeki (AİHM) eski avukatlarından biri olarak mahkemenin tutukluluk koşullarına ilişkin kararının uygulanmadığını hatırlatmanın sorumluluğu olduğunu ifade etti.
Muller, Öcalan’ın cezasının ve tutukluluk koşullarının yeniden değerlendirilmesine ilişkin hukuki süreci aktararak, 3 Ekim 2002’de Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin Öcalan hakkında verilen ölüm cezasını müebbet hapis cezasına çevirdiğini hatırlattı. Davanın daha sonra AİHM’ye taşındığını belirten Muller, mahkemenin müebbet hapis cezasının infazına ilişkin koşulların belirli bir aşamada yeniden değerlendirilmesi gerektiğine işaret ettiğini söyledi.
Muller, mahkemenin kararındaki ilgili bölümü şöyle aktardı:
“Cezanın infazında uzun bir süre geçtikten sonra durum artık aynı olmayabilir. Bu nedenle, tutukluluğun devamını haklı kılan gerekçelerin, cezanın uygun bir aşamasında yeniden değerlendirilmesi gerekir. Ancak böyle bir inceleme sayesinde söz konusu koşulların veya değişimlerin doğru biçimde değerlendirilmesi mümkün olabilir.”
Mahkemenin, müebbet hapis cezasına mahkûm edilen kişinin durumunda önemli değişiklikler meydana gelip gelmediğinin ve rehabilitasyon sürecindeki ilerlemenin tutukluluğun sürdürülmesini haklı gösteren gerekçeleri etkileyip etkilemediğinin değerlendirilmesi gerektiğini belirttiğini ifade eden Muller, bu incelemenin ulusal makamlar tarafından yapılmasının önemini vurguladı.
Muller, AİHM kararında karşılaştırmalı hukuk ve uluslararası hukuk belgelerine de atıf yapıldığını belirterek, müebbet hapis cezasının verilmesinden itibaren en geç 25 yıl içinde inceleme yapılmasını güvence altına alan özel bir mekanizmanın oluşturulması ve sonrasında düzenli aralıklarla yeni incelemeler gerçekleştirilmesi yönünde açık destek bulunduğunu söyledi.
Söz konusu kararın 2012 yılında verildiğini hatırlatan Muller, Öcalan’ın artık 25 değil, 27 yıldır cezaevinde olduğunu belirtti. Muller, bugüne kadar herhangi bir inceleme mekanizmasının tasarlanmadığını ya da hayata geçirilmediğini ifade etti.
Öcalan hakkındaki AİHM kararı Avrupa Konseyi’nin gündemine gelecek
Mark Muller, Öcalan’ın tutukluluk koşullarına ilişkin AİHM kararının uygulanmamasının, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin aralık ayında yapacağı değerlendirmede gündeme geleceğini söyledi.
AİHM kararının uygulanmasının yalnızca Türkiye’nin Avrupa Konseyi’ne ve hukukun üstünlüğüne bağlılığını yeniden teyit etmesine yardımcı olmayacağını ifade eden Muller, bu adımın daha geniş kapsamlı barış sürecine de katkı sunacağını ve sürece duyulan güveni güçlendireceğini kaydetti.
Muller, kararın uygulanması gerektiğini vurgulayarak Öcalan’ın eski Avrupalı avukatlarının, kendilerinden talep edilmesi halinde, kararın nasıl hayata geçirilebileceği konusunda Türkiye’ye ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne yardımcı olmaya hazır olduğunu belirtti.
Barışın ulaşılabilir olduğunu yineleyen Muller, bunun için siyasi liderlerin gerekli iradeyi göstermesinin yeterli olduğunu vurguladı.




