Kürt yazar Burhan Sönmez dünyanın en önemli edebiyat ödüllerinden biri olan Uluslararası Hemingway Ödülü’nün 2026 yılı “Çağımızın Tanığı” kategorisi ödülüne layık görüldü.
Sönmez ilk Kürtçe romanı “Evîndarên Franz K” ve edebi bir duyarlılıkla, ana dilinde kaleme aldığı ve yeni yayınlanan “Neynika Sor” (Kırmızı Ayna) romanıyla da bizi kayıplardan, acılara, yasa, asimilasyonun ve kimlik kaybının yarattığı ağır enkazın ötesine, hakikatle yüzleşmeye götürüyor.
Burhan Sönmez için jüri ödül gerekçesinde, “Türkiyeli Kürt yazar romanlarında zulüm görenlere, sürgün edilenlere, yenilgiye uğrayanlara ve başkaldıranlara ses vererek, siyasi şiddetin ve özgürlük kaybının hayatlar ve vicdanlar üzerinde nasıl derin izler bıraktığını gözler önüne sermektedir” ifadeleri yer aldı.
Aldığı ödülü Cumartesi Anneleri’ne adadığı “Neynika Sor” (Kırmızı Ayna) romanında, ölüme yaklaşan bir annenin kayıp oğluyla düşsel bir aynada buluşması üzerinden şekillenen ayna metaforuyla kayıpların sızısını imgesel bir dille sarıp eseri çağdaş bir klasiğe dönüştürüyor.
Peki, bugün acılarla ve yaşananlarla nasıl bir yüzleşme yapmalıyız? Barış bu topraklara neden gerekli? Birey, toplum, yabancılaşma ve farkındalıklara karşı nasıl aynaya bakmalıyız? Ve şimdi nasıl bir hikâye yazılmalı? Uluslararası PEN Yazarlar Birliği Başkanı Burhan Sönmez Yeni Yaşam’dan Nezahat Doğan’a konuştu.
Sönmez dönemsel olarak bir hafızaya işaret eden ve ölüme yaklaşan bir annenin kayıp oğlu ile imgesel buluşmasını anlatan yeni romanı ‘“Kırmızı Ayna’da (Neynika Sor) Hikâye Cumartesi Anneleri’ne, onların ruhlarındaki fırtınaya ve toplumsal bilince dair imgeleri de ortaya koyarken; kayıplar, bireysel yas ve toplumsal hafıza arasında nasıl bir bağ kuruyor?
Burhan Sönmez yeni romanını çıkışını şöyle aktardı:
“Bu kitabın fikri çok özel bir noktadan ortaya çıktı. Bundan birkaç yıl önce annem hastanedeydi ve “durumu ağır ziyarete gel” dedi kardeşlerim. İngiltere’den Ankara’ya gittim, yoğun bakımdaydı. İçeri bir kişi girebiliyordu. İlk gün konuştuk, cevap verebiliyordu, beni tanıdı. Ertesi gün kız kardeşim girdi yanına. Bir sonraki gün yine ben yoğun bakım odasına girdiğimde artık annem kendisinde değildi. Makinalara bağlıydı. “Anne, ben geldim” dedim Kürtçe. Karşılık vermedi. “Eyê, ez Biran im” (Anne, ben Burhan’ım) dedim. Gözünü açmadan mırıldandı ve “Biran, eyê dimirî” (Burhan, anne ölüyor) dedi. Ondan duyduğum son sözlerdi. Aradan günler, haftalar, aylar geçti. Ben sürekli annemle o anımı düşündüm ve şunu merak ettim: “Annem o sırada benim onun yanında olduğumu gerçekten fark etti mi? Yoksa rüya mı sanıyordu? Kendisini başka bir yerde mi tahayyül ediyordu?”
‘Kavuşamayanların hikayesi olmalı’
Yaşadığı sürgün nedeniyle annesi ile arasında yaklaşık on yıllık bir kopukluk olduğunu ifade eden Sönmez “Onu kaybettikten sonra “Biz mutluyduk, çünkü ayrılıktan sonra buluşabildik diye düşündüm. Ama buluşamayanlar da var, Cumartesi Anneleri bunun en sembolik temsili. Gidip de dönemeyenler, bekleyip de kavuşamayanlar. Kavuşamayanların da hikâyesi olmalı diye düşündüm” dedi.
Avesta Yayınları’ndan “Neynika Sor” adıyla çıkan kitabın İletişim Yayınları’ndan çıkan Türkçesinde “bu romanın Kürtçe orijinalinden yazar tarafından Türkçe’ye aktarıldığı” belirtilmiş. Sönmez “İlk Kürtçe romanınız “Evîndarên Franz K.”ye (Lis Yayınevi) nazaran yeni romanınızda kendi yörenize ait Kürtçe sözcüklere, söyleyişlere daha çok yer vermişsiniz. Bunda annenizin sesini, aksanını taşıma isteği mi vardı?” sorusuna ise şu yanıtı verdi:
“Yer yer annemle babamın sesini taklit etmeye çalıştım. Bazı kelimeleri onların telaffuzlarıyla yazdım. Avesta’daki editör ve yayıncı arkadaşlarla bu konu üzerinde çok durduk. Hepsinde olmasa da çoğunda esnek yaklaştılar.”
Kitaptaki hikayede “oğlunun aynaya yapışık resmini taşıyan annenin, ellerinde fotoğraflarla çocuklarını arayan Cumartesi Anneleri’yle meydanda buluşması” olduğunu hatırlatan Nezahat Doğan’ın “Aslında bütün fotoğraflar tek ve aynı yerde mi duruyor? Nasıl bir acı paylaşımı veya algısı?” sorusuna Sönmez,”Çok yoğun ve uzun yaşanmasına rağmen o acı günlük hayat içinde sıradanlaşmış görünüyor. Her şey normal sanki. Evlatları kaybedilmiş aileler o meydanda toplanıyor ve önlerinden binlerce insan geçiyor. Sıradan bir şey sanki. Aileler toplanmış, ama insanlar öylesine oradan geçip gidiyor. Bu acı çeken herkes için geçerli” yanıtını verdi.
Söyleşi şöyle devam etti:
Kayıtsızlık ve duyarsızlık mı var?
Yoksul insanlar var, çöpte yiyecek arıyorlar. Kadınlar var, her gün erkeklerin şiddetine maruz kalıyorlar. Her şey bu kadar göz önünde ve çıplak yaşanırken hiçbir şey yapmamak ve bunları artık hayatın doğal parçaları olarak hissetmek toplumsal açıdan en büyük yaralardan biri. İnsanlar bu duyguya alıştırılınca, kayıtsızlık ve çıkışsızlık esas ruh haline geliyor. İnsan olarak varoluşumuzu yaralayan bir şey bu. O sorun, sorun olarak görülmüyor, çözmek için adım atılmıyor. Sadece ekranlarda bir başlık olarak beliriyor, seyrediliyor ve geçip gidiyor. Sanat ve özellikle edebiyat, görülmeyenin görülmesi, unutulmaya terk edilenin hayata döndürülmesi çabası olarak burada bir anlam kazanıyor.
Acılar hem birey açısından varoluşsal bir mesele hem de toplumsal bir bilinç sorunu olarak mı ortaya çıkıyor? Mesela romanda Zaza karakterinin “kimi zaman küçümseyici bir bakış, alaycı bir eda, kimi zaman yakışıksız bir sözle karşılaşıyorduk ve kimliğimizi saklamak zorundaydık, ancak yakınlarımızla paylaşabiliyorduk” diye aktardığı olgu, Kürtlerin mağdur kaldığı bir duygunun yansıması mı?
Devletin eskiden beri Kürtlere dayattığı şöyle bir duygu var: “Siz hem kültürel hem dilsel açıdan hem de maddi ve ekonomik açıdan gerisiniz, siz hiçbir şey üretemezsiniz.” Bu bilinçli söylem, Kürtlerin psikolojisinde derin bir yarık açıyordu. Birçok insan politik bilince sahip olmadığı için o çemberden kendisi olarak değil, başkasına benzemenin imkânını arayarak çıkmaya çalışıyordu. Kendi dilini yok sayarak, kendi kültürünü görmezden gelerek, “ne kadar Türk olabilirsem o kadar iyi bir hayata kavuşurum,” diye bir duyguyla…
Bir kimlik, politik bilinç ve farkındalık sorunu yaşandığını mı söylüyorsunuz? Bu nasıl aşılabilir?
Biz bunu kendi büyüklerimizden biliyoruz. Onlar bize “Aman kendinizi riske atmayın, güvenliğinize önem verin, gerisinin önemi yok,” derlerdi. Bu sözleri Kürtçe söylemelerinin onlar için bir anlamı yoktu. Bu politik bilinçten yoksundular. Şimdi Kürtler o bilince kolektif biçimde ulaştılar ama bu sorunun yarattığı yara bir anda iyileşmez, birkaç kuşak alır. Basit bir örnek düşünelim; büyük fedakârlıklarla Kürtçe basılan dergiler, kitaplar var. Mesela Kürtçe basılan bir roman bir yıl içinde bin adet bile satmıyorsa biz 20 milyon Kürdün yaşadığı bir ülkede nasıl mutlu olabiliriz? Uzun vadeli düşünmek gerek, soluğumuzu ona göre ayarlamak, paniklememek, birbirimizi hırpalamamak, birbirimize mümkün olduğunca destek çıkarak bu yolu yürümek gerek. Başka türlüsü mümkün değil.
‘Sömürgeciliğin mağduruyuz’
Kürt dili ve kültürü yüzyıllardır sözlü, yazılı güçlü bir miras taşıyor. O mirasın devamı da geliyor. Ama bir tarafıyla da Kürt kültürünün en önemli meselesi size göre korunmak mı, yoksa yeniden üretmek mi? Edebiyat açısından sorun nereden kaynaklanıyor?
Bu edebi olduğu kadar aynı zamanda politik bir sorun. Tarihe gömülmeye çalışılan Kürtçe orada kapalı kalabilir, Latince veya Osmanlıca gibi sadece akademik bir arşiv haline gelebilir. Gerçi İngilizce’nin dünyayı istila ettiği ve yapay zekâ uygulamalarının hızla geliştiği bir çağda, bütün diller bu tür bir tehlikeyle karşı karşıya. Bu başka bir söyleşinin konusu. Kendi iç gündemimize baktığımızda bir gelişme görüyoruz, Kürtçe basan yayınevlerimizin sayısı artıyor, Kürtçe kitaplar çoğalıyor. Pek çok yazarımız, şairimiz, eleştirmenimiz, araştırmacımız var. Ama okur sayımız o oranda artmadı. Bu konuda kimseyi suçlayamayız. Bu onların kabahati değil çünkü biz sömürgeciliğin mağduruyuz. Eğer bugün bir eksiğimiz varsa bu bizden kaynaklanmıyor. Ben de Kürtçe roman yazmaya başlarken oturup gramer çalıştım. Çünkü konuştuğum Kürtçe ile yazılı Kürtçe arasında büyük farklar vardı. Dilimizi konuşmak ve işlevsel biçimde yani kolektif olarak üretebilmek için daha çok şeye ihtiyacımız var.
Kürt kültürünün kurumsallaşmasından mı bahsediyorsunuz?
Evet, kurumsallaşmamız çok az ve bu önemli bir nokta. Siyasetçilerimiz ve maddi olarak hali vakti yerinde insanlarımız siyasete yatırım yapıyorlar ama kültüre yatırım çok az. Diyarbakır’da, Mardin’de, Van’da, Kürdistan’ın her yanında veya Avrupa’nın pek çok ülkesinde gençler var, bunlar yazıya, müziğe, tiyatroya veya sinemaya gönül vermişler. Kim bunlar için kanallar açacak, altyapılar oluşturacak?
Edebiyat ve sanatın dışarda tutulmasının asıl nedeni nedir? Bunun aşılmasının adımları ne olmalı?
Kültür ikincil bir mesele, sanki siyaset bütün hayatı düzenleyebilecek ve geleceğimizi garanti altına alabilecekmiş gibi algılanıyor. Siyaset gerekli, özellikle yaşadığımız coğrafyada ve çağda bunu ihmal edemeyiz, ama bunun ötesine yoğunlaşmaya ihtiyacımız var. Bunun için adımlar atmamız gerek. Karamsar olmadan şunu da söylemeliyiz ki iyi bir potansiyel var, hevesli, yurtsever, kültürlü gençler var. Bugün Kürdistan’ın hemen hemen her yerinde edebiyat festivalleri, konserler gerçekleşiyor. Tiyatrocularımız, sinemacılarımız yeni yollar yaratıyor. Ama bunların hepsinin desteğe ihtiyacı var.
Peki, bu parçalardan nasıl bir bütünlük sağlanmalı?
Mevcut Kürt aydınlanması dinamiğini bir Kürt aydınlanma patlamasına dönüştürmek için bir sıçramaya ihtiyaç var. Latin Amerikalıların yirminci yüzyılın ortalarında edebiyatta gerçekleştirdiği “boom”u biz bütün kültür sanat alanında hedeflesek? Elbette onların avantajlarından yoksunuz, bizim koşullarımız farklı, tümüyle aleyhimize işleyen bir ortamdayız. Bunun bir formülü yok, pek çok şeyin bir arada yapılması gerek. Bunların bir parçası olarak, mesela sadece genç sanatçı adaylarına eğitim veren ve onlara serbest çalışmaları için maddi imkanlar sunan kurumlar inşa edebiliriz. Kürt sanatını uluslararası zeminde geliştirmek için adımlar atabiliriz. Böyle durumlarda işi tanımlasak da sorun gelip, “kim yapacak, kim imkanları sunacak?” sorusuna dayanıyor. Bunun yollarını çoğaltmak için ortak akıllara, dayanışma üretimlerine ağırlık vermeliyiz. İmkânlarımız az olsa da zihnimizi ve üretimlerimizi yoğunlaştırmalıyız.
Romanda Carl Gustav Jung’un “Kırmızı Kitap” eserine göndermeler olduğunu belirten Doğan’ın “Jung’un düşünceleri romanın dünyasını kurarken size nasıl eşlik etti? Bir annenin hikâyesinde nasıl bir yer edindi?” sorusuna Sönmez “Kaybolmanın farklı anlamları üzerine düşündüm. Fiziken kaybolmak, ruhen kendini kaybolmuş hissetmek, kültürel olarak kaybolup gitmek. Kendini bulamadan yiten insanlar. Bir oğulun kaybolması, bir annenin ruhen eriyip gitmesi, bir ulusal kimliğin silinmesi… Bütün bunların yaşandığı bir çağdayız. Ben bunları doğrudan politik olmayan bir zeminde, dile dökülmemiş ruh hallerinde anlatmaya çalıştım” dedi.
Sönmez şöyle devam etti:
Jung da “Kırmızı Kitap”ta rüyalarını deşerek kendisini analiz etmeyi denerken benzer bir şey yapar, psikanalizden öteye geçerek epiklerin şiir diliyle bir yapı inşa eder. Onun gibi yapmaya çalıştım. Epik dediğimiz şeyin asırlar önce yaşanmasına rağmen bugün de farklı biçimlerde yaşandığını, insanların aynı yolculuklara çıktığını, aynı kayıpların yaşandığını ve aynı biçimde geride bekleyenlerin olduğunu anlattım.
Geçmiş epik anlatıları bugünkü hayatın içerisinde kurgularken neden bunları aynalarda yansıtma yolunu seçtiniz?
Ayna geçmişle bugün arasında bir yansıtma olabileceği gibi insanın kendi kendisini anlamaya çalıştığı büyülü bir şey aynı zamanda. Biz oraya baktığımızda bedenimizi görürüz ama onun içinde kendi ruhumuza baktığımız da olur mu? Kendi kimliğimize, kendi geçmişimize, anılarımıza ya da geleceğimize, hayallerimize… Ben bir kırmızı ayna metaforu üzerinden bir kayıp gencin ve annesinin hikayesini anlatmaya çalışırken, bu aynı zamanda bu topraklardaki yüzyıllık kayboluş tarihinin hikayesi halini aldı.
Bu topraklarda yüzyıllık kayıp bir hikâye dediniz. Ana karakter Zaza’nın isminin de Dersim’den gelen kendi kimliğini ve kültürünü taşıdığını ama bunu ifade etmediğini anlatırken, bir inkâr ediş mi var?
İsmi Zaza ama kendisi Zaza olduğunu düşünmüyor. Kendisinin kim olduğunu araştırıp bilmek bile istemiyor.
Neden?
Karşılaştığımız sıradan bir durum haline geldi bu. Alevi biri çıkıyor en radikal Sünni dille televizyonda konuşabiliyor. Kürt biri çıkıp sömürgecinin egemen söylemiyle sana hitap edebiliyor. Yoksul bir aileden çıkmış biri, zenginlerin siyasetini bütün toplumun iyiliğiymiş gibi televizyonda sana anlatabiliyor. Kendini inkâr etme eğilimi hayatın her alanında yaşanırken, ben de bunun küçük bir parçasını bu hikâyede göstermek istedim.
Bugün Türk’ün Kürt ile barışmasını, halkların birlikte yaşayabileceği bir barışın ve demokrasinin oluşabilmesini, Kürtlerin özgürleşebilmesini ve varlığının tanınmasını konuşuyoruz. Siz uzun yıllar sürgünde kaldınız, kimliğinizden ötürü neler yaşadınız, ne hissettiniz? Bugün nereye geldiniz?
Herkesin uzun bir yolculuk hikayesi vardır bu hayatta ama Kürtlerin, Alevilerin, sosyalistlerin yani devletin mağduru olmuş insanların anlattığı hiçbir hikâye kişisel bir hikâye değil. Ben kendi hikayemi anlatmaya başladığım anda biliyorum ki o sırada dinleyenlerin en az yarısı benzer hayatlar yaşamış, daha ağırını yaşamıştır. İnsanlar otuz yıl hapiste yatarken, hala yüzlerce kayıp ortaya çıkarılmamışken kendimizi bilmek yetmiyor. Biz başkalarını, onların durumunu biliyoruz muyuz? Bugün barış süreci dediğimiz yeni durumda Kürt ile Türk’ün barışmasından söz ediliyor. Bence Kürdün Türk ile barışmasında bir sorun yok. Türk’ün Kürt ile barışması sorunu var. Barış üzerine kurulan bütün diller Kürtlere hitaben kuruluyor sanki, herkes bize nasihatte bulunuyor. Anlamsız bir şey bu.
Kürt sorunu değil, aslında bir Türk sorunu meselesini gündeme almak gerekir gibi bir şey mi söylediğiniz?
Bugün asıl olması gereken, Türk devletine ve toplumuna hitap etmek ve onlara akıl vermektir. Kürtleri ezmeyin, Kürtlerden nefret etmeyin, Kürtlerle barış yapın çağrısı onlar içindir. Devletin bu konudaki dili çok tepeden, üstenci, yok sayıcı, benmerkezci bir dil. Bunun geldiği nokta bir çıkmaz. Demirel, Cumhuriyet tarihi boyunca 28 Kürt isyanı yaşanmış diyordu…
Peki şu anda 21. yüzyıldayız ve neden bu sorun hala çözülememiş?
Devletin bu sorunu kabul etmeyerek, inkâr ederek, sorunu süreklileştirerek var olma çabasının anlamsız bir noktaya geldiği gayet açık. Her yerde söylemeye çalışıyoruz; eğer mutlu olmak istiyorsak yapmamız gereken şey birbirimizi anlayarak, komşumuzu anlayarak, -komşun bir Alevi de olabilir, bir Ermeni de olabilir, Laz da olabilir- esas olanın insanla insan arasındaki ilişki olduğunu vurgulayarak yaşamak. Ama sen kimliğimi benim sırtıma bir yara gibi yüklediğinde ben o kimliği sana göstermek zorundayım. Çünkü o yara iyileşmeden ben iyileşemem. Sen de benden o yarayla yaşayıp sessiz kalmamı bekleyemezsin.
İkinci yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü konferansında yaptığı konuşmada Sönmez’in “Kelimelerin ve hikâyenin gücüyle suyun karşı tarafına geçtiğini” vurgulayan Doğan’ın “Tıpkı 2007 yılında “Türkiye barışını arıyor”da Yaşar Kemal’in kurduğu sözler gibiydi. Ve bugün eğer barış olacaksa “danûstandin” (müzakere, alış-veriş) dediğimiz yerde ya da o pencerenin içindeki kafesten “pênc-rê” (beşinci yol) bularak geçmek dediğimizde, gerçek barışa nasıl ulaşabiliriz?”” sorusuna Sönmez şu yanıtı verdi:
Mesela ben bir arkadaşımla çay içip sohbet edebiliyorum ve kendimi mutlu hissediyorum. Herkes bu hakka ve bu mutluluğa sahip olmalı. Özgürlüğün ve barışın anlamı bu bence. Ben eğer bugün evimde oturup oğlumla kitap okuyabiliyorsam, neden bir Kürt genci ömrünün baharında canından olsun veya hapislerde çürüsün? Veya neden askerliğini yapmaya giden bir Türk genci korkuyla nöbet tutarken, ailesini görememe ihtimaliyle kaygılansın? Bu soru herkes için geçerli. Dünyada şimdi yüzlerce yazar hapiste. Belarus’tan Kolombiya’ya kadar acı çeken insanların var olduğu bir zamanda biz ne yapabiliriz? Bu soruyu hem ulusal bazda kendimiz için hem de evrensel bazda bütün insanlar için soruyoruz. Bunu yapmadan, kendimiz ve herkes için barışı kazanmak mümkün olmaz. Yanımızdaki insanla eşit olabilmek için, aynı mutlulukları yaşayabilmek için ve derdimiz varsa da bu konuda birbirimize destek olabilmek için…
‘Kürt birikimi kendini silah olmadan da var edebilir’
O ortak dertte geçmişin travmaları, önyargıları ve korkuları konuşulmadan ortak bir geleceği kurabilmek mümkün mü? Toplumlar korkularını nasıl aşabilir? Nasıl bir yol yürünebilir?
Bu konuda benim bir yandan olumlu, bir yandan da olumsuz duygularım var. Olumlu duygum şu; Kürtlerin artık kendi varoluş sürecini tamamlamış olması büyük bir kazanç. Kürtler uzun yıllar isyan ettiler. Şimdi artık öyle bir noktaya geldi ki Kürt potansiyeli, Kürt birikimi kendisini silah olmadan da var edebilir. Kültürüyle, siyasetiyle, sinemasıyla, tiyatrosuyla bizim öyle bir potansiyelimiz var ve bu büyük bir avantaj. Bu yüzden biz barışçıl mücadelenin temel olduğu bir döneme hazırız…
Hazır olmayan taraf peki, olumsuz duygunuz onunla mı ilgili?
Ortadoğu bunun için hazır mı? Türkiye bunun için hazır mı? Sorunların başında, bize karşı taşınan duygular yer alıyor. Bizden yana bir sorun yok. Ama bize nasıl bakıyorlar? Kürt yazar olduğum ve bunu vurguladığım için benimle ilgili haber yapmayan gazeteler var Türkiye’de. Dünyadaki bütün yazarların birleştiği örgütün başkanı olduğum halde, Londra’daki bir toplantıda Kürtçe kelimesini kullandığım için beni protesto edip çıkan Türk okurların olduğu bir zamandayız.
Kürtleri yok sayan inkâr edenler aynaya bakarak nasıl bir yüzleşme görmeli?
Eğer bir ayna varsa ve karşımızdakiler o aynaya bakıyorsa o aynada kendi zihinlerini görsünler ve herkesle nasıl eşit yaşayabiliriz diye düşünsünler. Bu çok kolay aşılacak bir şey değil. Biz nasıl ki yıllarca mücadele ederek kendimizi var ettiysek, sıradan Kürt’ten bilinçli Kürt’e dönüştüysek toplum olarak, aynı şey komşularımız için de mahallemizde yaşayan başka insanlar için de geçerli. Onların da kendilerini aşması, kendini yeniden var etmesi gerekir. Ancak o zaman biz toplumun sağlıklı bir geleceğe doğru gideceğini söyleyebiliriz. Biz yeni bir evreye adım atıyoruz. O yüzden daha yürünecek çok yol var.
‘Hükümetin temsilcileri de barış diyor ama aynı şeyi anlamıyoruz’
Silah bırakmanın ardından beklenen adımların gelmediğinin altını çizen Doğan, Sönmez’e “Bu belirsizlik ve düğüm nasıl aşılmalı?” diye sordu.
Sönmez şu yanıtı verdi:
“Barışın gerekli olduğunu herkes ifade ediyor, aynı kelimeleri konuşuyor. Aynı kelimelerin kullanılmasına rağmen farklı şeyler söylüyoruz. Konferans konuşmasında verdiğim “pencere” örneğindeki gibi, barış kelimesi de öyle bir şey. Biz barış diyoruz, şimdi hükümetin temsilcileri de barış diyor ama aynı şeyi anlamıyoruz.”
Söyleşi’nin devamı şöyle:
Biz nasıl bir barış diyoruz? Egemenler nasıl barış diyor?
Biz barış derken insanların kardeşçe bir arada yaşamasından söz ediyoruz. Hayalimizin merkezinde, herkesin mutluluğu var. Ama egemenlerin dilindeki barış bir kafes zihniyeti taşıyor. Biz özgürlük isterken, onların aklında yeni kafesler var, sadece bizim için değil herkes için düşündükleri kafesler. İşte bu zihniyetle mücadele ediyoruz. Biz kendi barışımızı kurmak için onların bu yanlış dilini, bu yanlış kavrayışını zorluyoruz. Bu kolay bir şey değil tabii ki. Barış buna rağmen gerçekleşir, ama orada durmayız, Kürtlerin mücadelesi, Kürtlerin kendi kimliğini, kendi özgürlüğünü, varoluş hakkını talep etmesi devam eder.
O vakit şöyle sorayım; geçmişi inkâr etmeyen, acıları görmezden gelmeyen ama geleceğe de umutla bakan bir hikâye yazmak istiyorsak bugünün Türkiye’sinde nasıl bir hikâye yazılmalı?
Büyük zaferler, büyük hayallerdir. Ama o hayallere kapılmakla yetinmeyelim. Yarının büyük zaferi yerine bugünün mücadelesine ve bugünün küçük zaferlerine inanalım. Küçük zaferde bir şeyi başarırsak, bir sonrakine odaklanırız. Her gün yeni bir hedefle ilerleriz. Çölün sonunu değil önümüzdeki kum tepesini görebiliriz, onu aşalım, sonra diğerini ve diğerini, öylece yola devam edelim. O yüzden barış dediğimiz şey -ya da hayatın her alanında verebileceğimiz örnekler olur bu konuda- küçük başarıların elde edilmesi, o başarılarla yeni bir evreye geçilmesi ve bir sonraki hedefe odaklanılması anlamına gelir.
Bu durum yeterince anlatılıp aktarılabiliyor mu? Umudun umudu yeşertilebiliyor mu? Genç kuşaklar bunun neresinde? Siz nasıl görüyorsunuz?
İyi mücadele ediyoruz, çok acı çekiyoruz ve yenilmiş değiliz. Bu çok güzel bir şey. Biz devam ettik, bizden sonraki kuşaklar da devam edecek. Bizden daha iyisini yapacaklar. Bizden öncekilerin hayalini biz devraldık. O hayal şimdi bizde, bizden sonrakilere en iyi biçimde aktarmak için çabalamalıyız.
Peki, bir yazar olarak sözünüzün kelimelerin gücüyle ortaya koyduğunuz yapıtlarla topluma da bir mesaj veriyorsunuz. Bugün size göre bu dönemin en önemli sorusu nedir?
Başkasından başlamak ve başkalarına akıl vermek iyi bir alışkanlık değil. Ben yarın daha mutlu uyanmak için bugün ne yapabilirim? Kendime bunu sorar ve cevaplar ararım. Tabii ki herkesin cevabı başka olacaktır. Benim için cevap şöyle bir şey; kendim için güzel bir şey yapmak ama bu güzel şeyi yaparken, bu imkana sahip olmayan insanlar için de bir şey yapmak. Yirmi beş yıldır Eritre’de hapiste olan ve bütün görüşmelere kapalı tutulan on iki gazeteci arkadaşımız var. Yıllardır bunlar için mücadele ediyoruz, bütün herkes için mücadele ettiğimiz gibi. Mesela aralarında Davit Isaak isminde bir gazeteci var, çok yetenekli bir yazar. Yirmi beş yıldır yaşayıp yaşamadıklarını bile bilmiyoruz, birçok ülkede bunlarla ilgili kampanyalar yapıyoruz.
Ben şimdi Dawit ve arkadaşlarıyla ilgili bir şey yapabilirsem, sonra yeni romanımda bir sayfa yazabilirsem ve ardından oturup oğlumla onun sevdiği bir programı izlersem, ben yarın sabah mutlu bir insan olarak uyanırım herhalde.
Önce kendimize sonra aynaya bakmak mı?
İnsan kendisinden başlayarak, kendi hayatını inşa ederek, dış dünyaya öyle bakmalı ve hayatındaki dünyayı inşa etmeli. Yoksa kendinle ilgili bir adım atmadan, başkalarını eleştirmek ve akıl vermek anlamsız. Herkes herkese akıl veriyor. Ama kendimizden başlamazsak nasıl değiştireceğiz biz bu hayatı ve bu dünyayı.
Burhan Sönmez kimdir?
Yazar Burhan Sönmez, PEN International’ın uluslararası başkanı ve Cambridge Üniversitesi’nin akademi üyesidir. Romanları kırk sekiz dile çevrildi ve Hemingway Ödülü’nün yanı sıra, Vaclav Havel Ödülü, EBRD Edebiyat Ödülü ve Orhan Kemal Roman Armağanı gibi ödüllere değer görüldü. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra bir süre avukatlık yaptı, ardından siyasi nedenlerle İngiltere’ye gitmek zorunda kaldı. Cenevre Uluslararası Film Festivali, Inge Feltrinelli Ödülü ve Hrant Dink Ödülü dahil olmak üzere çeşitli programların jüri üyeliğini yapan Sönmez, La Repubblica, Der Spiegel ve The Guardian gibi basın organlarına yazılar yazdı. ODTÜ’de edebiyat üzerine dersler verdi. William Blake’in Cennet ile Cehennemin Evliliği adlı şiir kitabını Türkçeye çevirdi. Türkçe beş roman yazdıktan sonra Franz K. Âşıkları romanı ile anadili Kürtçede yazmaya başladı.
Röportajın tamamına ulaşabilirsiniz




