Türkiye’de Kürt meselesi, yaklaşık bir asırlık tarihsel arka planı olan; kimlik, yurttaşlık, temsil ve güvenlik eksenlerinde katmanlaşmış yapısal bir sorun. Son açıklanan Meclis Süreç Komisyonu raporu, bu meselenin çözümüne ilişkin yeni bir siyasal zemin inşa etme iddiası taşıyor.
Peki bu metin gerçekten kendisine yüklenilen iddia ile uyumlu yeni bir sayfa mı açıyor, yoksa eski defterin daha yumuşak bir dille yeniden yazımını mı içeriyor?
***
Hakkını teslim edelim;
Rapor, çözümü yalnızca güvenlik tedbirlerine indirgemiyor.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uyumdan söz ediyor.
Anayasa Mahkemesi içtihatlarının bağlayıcılığını hatırlatıyor.
Tutuklamanın istisna olması gerektiğini vurguluyor.
Terör mevzuatının ifade özgürlüğü lehine daraltılmasını öneriyor.
Bunlar küçümsenecek başlıklar değil. Özellikle şiddet içermeyen fiillerin terör kapsamına sokulmaması gerektiğine dair vurgu, siyasal alanın normalleşmesi açısından önemli.
Ama burada kritik bir soru akıllara geliyor:
Bunlar zaten hukukta yok mu?
Tutuklama zaten istisna değil mi?
Yüksek yargı kararları zaten bağlayıcı değil mi?
Kayyım zaten istisnai bir uygulama değil mi?
Sorun o halde bir başına ve hatta öncelikli olarak norm eksikliği değil. Sorun, istisnanın kaideye dönüşmüş olması.
Bugün Türkiye’de tutuklama çoğu zaman istisna gibi değil, genel uygulama gibi işliyor.
Kayyım belirli bölgelerde olağan hale gelmiş durumda.
Yüksek yargı kararları ise kimi zaman fiili dirençle karşılaşıyor.
O halde mesele hukuki boşluk değil; hukukun nasıl uygulandığı.
Ve daha önemlisi: Hukukun nasıl uygulanacağını belirleyen siyasal güç dengesi.
***
Rapor tam da burada sınırına geliyor.
Meclis süreç komisyon metni aslında “hukuku doğru uygulayalım” diyor. Burada devlet içi güç ilişkilerine sesleniyor. Ama hukuku eğip büken güç ilişkilerine doğrudan dokunmuyor.
Yargı bağımsızlığının kurumsal tasarımını değiştirmiyor.
Yürütme-yargı ilişkisini yeniden tanımlamıyor.
Güvenlik bürokrasisinin siyasal alan üzerindeki ağırlığını azaltacak somut bir model önermiyor.
Bu nedenle rapor, yapısal dönüşümden çok bir uygulama düzeltmesi çağrısı gibi duruyor.
***
Bir başka kırılganlık ise dilde ortaya çıkıyor.
DEM Parti’nin şerhinde işaret ettiği gibi, mesele hâlâ büyük ölçüde “terör” kavramı etrafında tanımlanıyor. Oysa Kürt meselesi yalnızca bir güvenlik sorunu değil; eşit yurttaşlık ve tanınma sorunu.
Çatışma sonrası süreçlerde dil basit bir kelime seçimi değildir. Meşruiyet üretir ya da zedeler. Eğer mesele hâlâ esasen “terör sorunu” olarak kodlanıyorsa, kimlik ve eşitlik talebi tali bir başlık gibi kalır.
Bu da güven inşasını zorlaştırır.
***
Bir diğer eksik alan kimlik ve anadil meselesi.
Rapor demokratikleşmeden söz ediyor, ama anadil ve kimlik haklarını açık, bağlayıcı bir anayasal çerçeveye oturtmuyor. Oysa anadil meselesi teknik bir eğitim tartışması değil; siyasal eşitlik ve onur meselesi.
Çatışmasızlık sağlanabilir.
Silahlar susabilir.
Ama kimlik meselesi çözülmeden sorun tamamen ortadan kalkmaz.
***
Sonuçta Meclis Süreç Raporu yeni bir anayasal düzen kurmuyor. Mevcut hukukun istisnai hükümlerinin gerçekten istisna olarak uygulanmasını istiyor.
Türkiye koşularında bu küçümsenecek bir şey değil. Çatışmayı azaltabilir. Siyasal dili yumuşatabilir. Meclis’i yeniden çözüm adresi haline getirebilir.
Ama güç ilişkileri değişmeden, güvenlik paradigması kurumsal olarak zayıflamadan, yargı pratiğini belirleyen siyasal mimari dönüşmeden kalıcı bir kırılma üretmesi zor.
Bu nedenle rapor bir son değil; bir eşik.
O eşiğin ötesinde ne var?
Kontrollü bir normalleşme mi?
Yoksa gerçekten yapısal bir demokratikleşme mi?
Belirleyici olan yazılanlar değil; o yazılanların hangi siyasal iradeyle hayata geçirileceği.
Ve belki de asıl soru hâlâ orada duruyor:
Türkiye’de Kürt meselesinin önündeki temel engel hukuk mu, yoksa siyasal iktidar mimarisi mi?
Bu soruya net cevap verilmeden, hiçbir rapor tek başına tarihsel kırılma yaratamaz…




