• Ana Sayfa
  • Manşet
  • Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında yeni bir hikaye mümkün mü?
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında yeni bir hikaye mümkün mü?
Sevda Çetinkaya 26 Temmuz 2026

Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında yeni bir hikaye mümkün mü?

Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında yeni bir hikaye mümkün mü?

24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Anlaşması, yeni Türkiye devletinin uluslararası alanda tanınmasını sağlayan diplomatik bir belge değildi sadece. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasının ardından Ortadoğu’nun yeniden şekillendiği bir dönemde ortaya çıkan yeni siyasal düzenin en önemli kurucu metinlerinden biriydi.

Aradan yüzyılı aşkın bir zaman geçti. Bu süre boyunca Türkiye’de Lozan üzerine sayısız tartışma yapıldı. Kimileri onu Cumhuriyet’in tartışılmaz tapu senedi olarak gördü, kimileri ise Kürtlerin ve bölgenin diğer halklarının haklarını yok sayan tarihsel bir kırılma olarak değerlendirdi.

Lozan’ı kutsamadan ve bütünüyle mahkum etmeden, onu tarihsel bağlamı içinde yeniden okumaya, resmileşen sınırlar içinde nasıl bir siyasal ve toplumsal  düzen kurulduğunu ve bu düzenin Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında sürdürülebilir olup olmadığını tartışmaya çalışacağım.

Çünkü bugün Türkiye’de konuşulan barış arayışı, demokratik cumhuriyet tartışmaları ve yeni bir toplumsal sözleşme ihtiyacı, bunu yeniden gündeme getirdi. Lozan’ın imzalandığı dönemi anlamadan bugünkü tartışmaları anlamak zor.

Lozan’ı bugün, imza altına aldığı kararların ardından Cumhuriyet’in nasıl inşa edildiği bağlamında değerlendirmenin faydalı olacağına inanıyorum.  Çünkü 1923’ten sonra yaşanan gelişmeler, Lozan’ın kendisinden çok daha derin sonuçlar doğurdu.

Lozan sonrasında yaşananları antlaşmanın doğal sonucu olarak okumak, tarihin karmaşık akışını basitleştirmek olur. Çünkü Lozan bir çerçeve çizmişti, o çerçevenin nasıl doldurulacağı ise büyük ölçüde Cumhuriyet’i kuran siyasal kadroların tercihleriyle belirlendi.

Daha basit söylersem; bugün “Lozan paradigması” denildiğinde tartışılması gereken 24 Temmuz 1923’te imzalanan metnin üzerine inşa edilen siyasal ve hukuksal düzen.

Başka bir ihtimal vardı, olmadı…

Çünkü Cumhuriyet’in ilk yıllarına bakıldığında bambaşka bir ihtimalin de var olduğu görüyoruz.

23 Nisan 1920’de açılan Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi, sonraki dönemlerle karşılaştırıldığında oldukça çoğulcu bir karakter taşıyor. Bu Meclis’te Anadolu’nun farklı bölgelerini ve topluluklarını temsil eden isimler de yer alıyordu. Diyarbakır’dan Bitlis’e, Van’dan Siirt’e kadar pek çok vilayetten seçilen Kürt mebuslar, yeni devletin kuruluş sürecinin doğal aktörleri olarak kabul ediliyordu.

Daha da önemlisi, dönemin siyasal dili bugünkü resmi söylemden belirgin biçimde farklıydı. Mustafa Kemal’in Meclis konuşmalarında ve dönemin çeşitli belgelerinde sık sık “Türkler ve Kürtler” ifadesi kullanılıyor, “Milli Mücadele” iki halkın ortak direnişi olarak tanımlanıyordu. Bu yaklaşımın yalnızca savaş yıllarına özgü pragmatik bir dil olduğu ileri sürülebilir ancak aynı dönemde kabul edilen 1921 Anayasası, bu siyasal atmosferin hukuki izlerini de taşıyordu.

Cumhuriyet tarihinin en kısa anayasal metni olan 1921 Anayasası, bugünkü anlamda liberal ya da çoğulcu bir anayasa değildi. Ancak dönemi açısından dikkat çekici bir özelliğe sahipti. Yerel yönetimlere geniş bir hareket alanı tanıyor, vilayetlerin kendi işlerini seçilmiş meclisler aracılığıyla yürütmesini öngörüyordu. Bu nedenle anayasa hukukçularının önemli bir bölümü, 1921 Anayasası’nı Cumhuriyet tarihinin en adem-i merkeziyetçi metni olarak değerlendirir.

Bugün “yerel demokrasi”, “yerinden yönetim” ya da “demokratik katılım” üzerine yapılan tartışmaların tarihsel referanslarından biri olmasının nedeni de budur.

Ancak bu çizgi uzun ömürlü olmadı.

Cumhuriyet’in ilanından sonra devletin kurumsal yapısı hızla merkezileşmeye başladı. 1924 Anayasası, yeni devlet teşkilatını düzenleyen teknik bir metin değildi çünkü. Aynı zamanda yeni Cumhuriyet’in hangi siyasal anlayış üzerine yükseleceğini de ortaya koyuyordu.

Yerel yönetimlerin yetkileri daraltıldı, idari yapı merkezileştirildi ve vatandaşlık anlayışı giderek tek ulusal kimlik ekseninde tanımlanmaya başladı.

Paradigma değişimi yalnızca anayasa metniyle gerçekleşmedi.

1925’te kabul edilen Takrir-i Sükun Kanunu, olağanüstü yönetim anlayışını kalıcılaştırdı. Ardından hazırlanan Şark Islahat Planı, Kürt vilayetlerinde güvenlik eksenli bir idari model oluşturdu. Umumi Müfettişlikler, merkezi otoritenin olağan hukuk düzeninin ötesine geçen yetkilerle bölgeyi yönetmesini sağladı. 1934 İskan Kanunu ise nüfus politikalarını siyasal mühendisliğin araçlarından biri haline getirdi.

Bütün bu düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde ortaya şöyle bir tablo çıktı:

Cumhuriyet, farklılıkları tanıyan çoğulcu bir siyasal model yerine, farklılıkları ortak bir ulusal kimlik içinde eritmeye çalışan bir ulus-devlet modeli benimsedi.

Bu tercih Türkiye’ye özgü de değildi. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’dan Ortadoğu’ya kadar birçok yeni devlet benzer bir yol izledi. Ortak dil, ortak tarih ve ortak kimlik yaratma düşüncesi, dönemin egemen siyasal paradigmasıydı.

Toplumsal gerçeklik modele sığmadı

Ancak Anadolu’nun tarihsel ve toplumsal gerçekliği bu modele sığmadı. Çünkü bu coğrafya sadece Türklerden oluşmuyordu. Kürtler, Araplar, Lazlar, Çerkesler, Gürcüler, Pomaklar, Boşnaklar ve daha birçok halk yüzyıllardır aynı coğrafyayı paylaşıyordu. Aynı şekilde Aleviler, Sünniler, Ezidiler, Ermeniler, Süryaniler, Rumlar, Yahudiler ve farklı inanç toplulukları da bu ülkenin tarihsel hafızasının ayrılmaz parçalarıydı.

Buna rağmen Cumhuriyet’in erken döneminde benimsenen vatandaşlık modeli, bu çoğulluğu siyasal bir zenginlik olarak değil, yönetilmesi ve çoğunlukla da zor yoluyla görünmez kılınması gereken bir farklılık olarak gördü.

En ağır sonuçları ise kuşkusuz Kürtler yaşadı.

Çünkü Kürtler çizilmiş sınırlar içinde ortak bir dil, güçlü bir tarihsel hafıza ve belirli bir coğrafi bütünlük taşıyan en büyük halktı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşanan isyanlar, bunlara verilen sert askeri karşılıklar, zorunlu göçler ve asimilasyon politikaları, Cumhuriyet ile Kürt halkı arasındaki güven ilişkisini derinden sarstı.

Ancak bugün geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki Cumhuriyet’in başta Kürtlerle ve diğer farklı kimliklerle nasıl bir ilişki kuracağı sorusu hala çözülmedi.

Dolayısıyla bugün Lozan üzerine yeniden düşünmek, geçmişi yeniden yargılamak için değil. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında nasıl bir ortak yaşam kurulabileceğini tartışmak için önem taşıyor.

Yüz yıl önce çizilen sınırlar içinde yaşayan insanların kendilerini eşit ve ortak vatandaşlar olarak hissetmemeleri, meselenin kökü bu…

Cumhuriyet, ikinci yüzyılına hangi siyasal anlayışla girecek?

Bu sorunun cevabı Kürt meselesinin geleceği ile birlikte Türkiye demokrasisinin yönünü de belirleyecek.

Son yüzyılın deneyimi bize önemli bir şey öğretti. Güvenlik politikaları çatışmayı yönetebilir, ancak toplumsal barışı kuramaz. Askeri yöntemler silahlı mücadeleyi zayıflatabilir, fakat insanların aidiyet duygusunu güçlendiremez. Yalnızca kültürel hakların tanınması da siyasal eşitlik sorunu çözülmeden kalıcı bir barış yaratamaz.

Belki de bu nedenle halihazırda içinden geçtiğimiz süreç, önceki çözüm arayışlarından farklı bir tarihsel anlam taşıyor. Yalnızca çatışmanın nasıl sona ereceği değil çatışma sonrasında nasıl bir Cumhuriyet kurulacağı da tartışılıyor.

“Demokratik Cumhuriyet” kavramı da tam burada yeniden önem kazanıyor.

Kimileri bunu üniter devletin tasfiyesi, kimileri ise yeni bir devlet kurma projesi olarak yorumluyor.

Benim anladığım;

Türkiye’nin coğrafi sınırları içinde yaşayan en başta Kürtlerin ve elbette diğer tüm halkların ve inanç topluluklarının kendilerini eşit ortaklar olarak görme hakkının hukuki güvenceye kavuşması demek.

Benim anladığım;

Demokratik Cumhuriyet fikri, tek kimlikli vatandaşlık anlayışından çoğulcu vatandaşlık anlayışına geçmek demek. Devletin tek bir etnik kimliğin, tek bir mezhebin ya da tek bir kültürel anlatının sahibi olmaktan çıkarak bütün yurttaşların ortak siyasal çatısı haline gelmesi demek.

Aslında bu tartışma Türkiye’ye özgü de değil.

Kuzey İrlanda’da Hayırlı Cuma Anlaşması, Katolikler ile Protestanlar arasında yalnızca silahlı çatışmayı sona erdirmedi, ortak yönetim mekanizmalarını da kurdu.

Güney Afrika’da apartheid rejimi sona erdiğinde, yeni anayasa yalnızca siyah çoğunluğun iktidarını değil, bütün yurttaşların eşitliğini esas aldı.

İspanya’da Bask meselesinde şiddetin sona ermesi, yerel demokrasinin güçlenmesiyle birlikte ilerledi.

Hiçbirinde çözüm, farklılıkları ortadan kaldırmak olmadı. Tam tersine, farklılıkların siyasal sistem içinde meşru ve yasal biçimde var olabilmesini sağlamak oldu.

Eğer bir çatışma çözümü ve barışı konuşuyorsak, Türkiye’nin önünde çözmesi gereken sorun da bu.

Yeni bir resmi ideoloji mi demokratik uzlaşma mı?

Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında ihtiyaç duyulan şey, yeni bir resmi ideoloji değil yeni bir demokratik uzlaşma. Bu uzlaşma, devletin bütün farklılıklar karşısında tarafsız olduğu, hiçbir halkın diğerinden üstün görülmediği, hiçbir inancın ayrıcalıklı kabul edilmediği, bütün dillerin korunduğu bir siyasal anlayış üzerine kurulabilir.

Yüzyıl önce Lozan’da cevapsız kalan ya da daha doğru ifadeyle yanlış cevaplanan bir soru yeniden önümüzde duruyor.

Bu Cumhuriyet, tek bir kimliğin mi olacak yoksa bu topraklarda yaşayan bütün halkların, bütün dillerin, bütün inançların ve bütün yurttaşların ortak Cumhuriyeti mi olacak?

Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına girerken belki de ilk kez, geçmişle gelecek aynı masada buluşuyor.

Bugün Lozan üzerine yeniden düşünmek, Cumhuriyet’i inkar etmek anlamına gelmiyor. Tam tersine, Cumhuriyet’i demokratik temeller üzerinde yeniden güçlendirme arayışı bu. Demokratik bir gelecek, bu çoğulluğu inkar ederek değil, onu siyasal hayatın kurucu ilkesi haline getirerek kurulabilir.

Demokrasinin özü, insanların birbirine benzemesi değil ki. Birbirinden farklı insanların, eşit haklarla aynı siyasal topluluğun parçası olabilmesi.

Eğer barış süreci yalnızca silahların susmasıyla sınırlı kalırsa, eksik bir adım olarak kalacak. Kalıcı barış ancak hukukla, demokrasiyle ve eşit vatandaşlıkla mümkün. Bunun yolu da hiçbir halkın diğerinden üstün görülmediği, hiçbir dilin yasaklanmadığı, hiçbir inancın ötekileştirilmediği demokratik bir siyasal düzen kurabilmekten geçiyor.

‘Güvenlik mi demokrasi mi’ tercihinden kurtulma fırsatı

Bugün ilk kez Türkiye, vatandaşı olan halklara karşı güvenlik ile demokrasi arasında tercih yapmaktan kurtulma fırsatıyla karşı karşıya.

Belki de Cumhuriyet’in gerçek anlamda ikinci yüzyılı, tam da burada başlar.

Türklerin kendilerini eksilmeden Kürtlerle eşit hissedebildiği…

Kürtlerin kimliklerinden vazgeçmeden bu ülkenin kurucu ortakları olduklarını yaşayarak görebildiği…

Alevilerin, Ermenilerin, Süryanilerin, Rumların, Ezidilerin ve diğer bütün inanç topluluklarının eşit vatandaş güvencesine sahip olduğu…

Lazcanın, Çerkesçenin, Arapçanın, Zazacanın, Hemşincenin ve bu toprakların bütün dillerinin ortak miras olarak korunduğu…

Kimsenin cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimi nedeniyle ayrımcılığa uğramadığı ve nefret suçlarına maruz kalmadığı…

Bütün toplumsal kesimlerin karar süreçlerinin gerçek öznesi olduğu bir Cumhuriyet…

Belki de yüz yıl önce eksik bırakılan hikaye, ancak o zaman tamamlanır.

Geçmişi değiştirmek mümkün değil ama geçmişten öğrenerek geleceği yeniden kurmak mümkün.

Değişmeyen tek şey, insanın onurlu, eşit ve özgür yaşama arzusu.

 

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.