Daha kaç ömür?
Raşe Pütün 12 Ekim 2026

Daha kaç ömür?

Daha kaç ömür?

 

Ne kadar uzun zaman olmuş… Ne çok yas biriktirmişiz, tutmaya bile vakit bulamadan. İçimizde kim bilir kaç yarım kalmış ömür, kaç ertelenmiş bahar, kaç kez yeniden başlamaya niyetlenmiş hayat var.

Ne çok beklemişiz. Bir kapının açılmasını, bir sesin dönmesini, bir sabahın başka türlü doğmasını… Yorulmuşuz. Ama bütün bu yorgunluğun içinde, yaşamaktan vazgeçmeyen bir yanımız kalmış.

Bir kuşak yasını tutamadan öteki büyümüş. Acılar kadar bekleyişler de devredilmiş. Ve biz, bir gün kendi hayatımızı yaşayabileceğimiz umudunu hâlâ içimizde taşıyoruz.

Öldürülenler, asılanlar, sürgünde hasretle ölenler, yaşıyor gibiyken cezaevlerinde ömür tüketenler… Ve geride kalanlar. Dönecek birini beklerken yaşlananlar, hiç gelmeyecek bir kavuşmanın ihtimaliyle yaşayanlar.

Ne kadar çok anacak insanımız, ne kadar bitmeyen çilemiz var.

Bir kuşaktan diğerine yalnızca hatıralar değil, tutulamamış yaslar da devredilmiş. Birinin gençliği diğerinin çocukluğuna, birinin yarım kalmış hayatı ötekinin geleceğine karışmış. Bazılarımız yaşlanmış, bazılarımız hiç yaşlanamamış. Kimimiz kendi ömrünü yaşarken kimimiz başkalarının yaşayamadığı yılların ağırlığını taşımış.

Kaç çentik atılmış bu coğrafyanın hafızasına? Kaçı tekrar tekrar yazılmış, yazdırılmış? Kaçını unutturmak için başka hayatlar heba edilmiş?

Ve bütün bunların ardından geriye ne kalmış?

Birbirine devredilen bekleyişler, ertelenen kavuşmalar, söylenememiş sözler… Bir kuşağın bitiremediğini diğerinin tamamlamaya çalıştığı, sonu gelmeyen bir hayat borcu.

Oysa insanın bir ömrü var. Biricik, geri alınamaz, bir başkasının ömrüyle telafi edilemez bir hayatı.

Bir ömür boyunca yalnızca dayanmak için mi doğar insan? Çocukluğunu korkuyla, gençliğini hasretle, yaşlılığını bekleyerek geçirmek için mi?

Ne çok bekledik. Bir gün bütün bunların biteceğine inanarak, birbirimize sabretmeyi öğreterek. Hayatın başka türlü de yaşanabileceğini bilerek ama o hayatı hep bir sonraki kuşağa bırakarak.

Daha kaç ömür?

Bir gün geriye dönüp kimlerin kaldığını saymak yerine, “Çok şükür, çok şükür, bu güzel günleri de gördüm ya!” diyebilmek varken…

Peki, bütün bunlar nasıl olacak? Hangi adres bize dönecek, hangi kapı yıllardır beklediğimiz bir kavuşmaya açılacak? Kimimiz kendi dilinde, kendi sesiyle gürül gürül şarkılar söylerken, kimimiz hep başkalarının şarkılarını dinlemekle yetinmenin kaderine mi razı olacak?

Birimizin sevinci diğerinin suskunluğuna, birimizin özgürlüğü diğerinin mahrumiyetine yaslanarak mı büyüyecek?

Koca bir ülke, bir uçtan ötekine, sanki hiç kavuşamayacak iki zamanın arasına sıkışmışız. Birbirimize uzak iki evren gibiyiz. Paralel bile değiliz; teğet dahi geçmiyor hayatlarımız. Öylesine yabancılaşmışız ki birbirimize, aynı göğün altında yaşarken başka başka zamanların insanları olmuşuz. Birimizin sevinci ötekinin kederine, birimizin şarkısı diğerinin sessizliğine ulaşmıyor. Aramızdaki mesafe artık yollarla, şehirlerle ölçülmüyor. Birbirimizin hayatına değmeden geçirdiğimiz ömürlerle ölçülüyor.

Oysa bazen bir ömrün yönünü değiştirmek için, başka bir hayatın sesini duymak yeter.

Zaman yalnızca geçip giden değildir. Kör, dipsiz kuyulardan hayatı çekip çıkaracak kudret de onun içinde saklıdır. Ama zamanın kendiliğinden iyileştirmediği yaralar vardır. Geçmişi değiştiremeyiz; geçmişin geleceğimiz üzerindeki hükmünü değiştirebiliriz.

Belki de artık birbirimize devredeceğimiz şey, yaşayamadığımız yılların ağırlığı değil, yaşayabileceğimiz bir hayatın imkânı olmalı.

Daha kaç kuşağın ömrünü bekleyişe bırakacağız?

Hiç mi, buruk da olsa, kırık da olsa, hep birlikte sevinçten ağlayamayacağız?

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.