Nepal’den ve diğer Uzak Asya ülkelerinden Türkiye’ye getirilen göçmen işçiler artık metal sektöründe. Sermayenin bu hamlesini “sendikal mücadelenin kalbine hançer” olarak değerlendiren DİSK Birleşik Metal-İş Sendikası, Nepal’deki sendikalarla temasa geçti. Nepal’deki GEFONT Sendikası ile ortak örgütlenme süreci başladı.
Sorularımızı yanıtlayan Birleşik Metal-İş Genel Başkanı Özkan Atar, “Göçmen işçi sendikalı olup aynı ücreti ve hakkı talep ettiğinde, patronun ucuz işgücü silahı elinden alınmış olacaktır. Kardeş sendikalarla, tüm emek örgütleriyle ortak bir eylem planı oluşturmak elzemdir. Sermayenin topyekûn saldırısına karşı, parça parça değil, birleşik bir işçi cephesiyle yanıt vermeliyiz” diyor. Sermaye yerine göçmen işçileri düşmanlaştıran yaklaşımları da eleştiren Atar, klasik sendikacılık kalıplarını kırarak göçmen işçileri örgütleyeceklerini ifade ediyor.

Birleşik Metal-İş Genel Başkanı Özkan Atar
Nepal ve Hindistan gibi Uzak Asya ülkelerinden Türkiye’ye işgücü transferi neden ihtiyaç oldu? Sermayenin uluslararası emek transfer planı neyi amaçlıyor? Türkiye’de sermaye ve hükümetin bu transfer mekanizması karşısındaki tutumu nedir?
Bu durum, sermaye sınıfının doymak bilmez kâr hırsının ve işçilik maliyetlerini dibe çekme stratejisinin doğrudan bir sonucudur. Türkiye’de işçi sınıfı, tüm baskılara rağmen hakkını aramaya, sendikal örgütlülüğe giriştiğinde, karşısında daha düşük ücretli ve neredeyse kölelik koşullarında çalışmak zorunda bırakılan işçiler çıkarılıyor. Sermaye ve iktidar bloku, bu direnci kırmak, ücretleri baskılamak ve çalışma koşullarını tamamen kuralsızlaştırmak için çareyi, hiçbir yasal güvencesi olmayan, dil bilmeyen ve sınır dışı edilme korkusuyla en ağır koşullara boyun eğmek zorunda bırakılan göçmen emeğinde bulmuştur. Amaç; Türkiye’yi uluslararası sermaye için bir “ucuz ve uysal işgücü cenneti” haline getirmek, yerli işçiyi ise işsizlikle terbiye ederek “Bak senin yerine yarı fiyatına çalışacak göçmen var” şantajıyla kölelik koşullarına razı etmektir. Hükümetin bu konudaki tutumu da sermayenin bu vahşi sömürü planına yasal ve fiili zemin hazırlamaktan ibarettir.
Bunun en somut örneklerinden birini bizler de kendi işkolumuzda görüyoruz. Sendikamızın yakın zamanda örgütlendiği bir işyerinde, işverenlerin sendikal örgütlenmeyi kırmak için işten çıkarma ve uyguladıkları tüm baskıların yanı sıra sendikalaşan işçilerin yerine çalıştırmak üzere Nepal’den gelecek işçilerin kalacağı konteynerler kurduğu bilgisi bize ulaştı. Buna benzer örneklere dair haberler geçtiğimiz ay içinde basında da yer aldı. Patronlar, Euro Nepal adlı özel istihdam bürosu üzerinden Nepal’den mobilya, gıda, inşaat, turizm, maden ve tekstil gibi sektörlere işçi getiriyor. Şirketin işverenlere Nepal’den geniş kapsamlı işçi temin ettiği, sözleşme ve çalışma izni süreçlerini de yürüttüğü haberlere yansıdı. Hükümetin tutumu ise, çok açık ve net, bu uygulamalara karşı herhangi bir düzenleme getirmek yerine, aksine bu aracılık faaliyetlerini yerine getiren şirketlerin işlerini kolaylaştırıyorlar.
‘Kocaeli, Gebze, Ankara ve Bursa’da uzak asyalı işçiler çalıştırılıyor’
Suriye savaşı döneminde de mülteci işçi sömürüsü gündeme geldi. Diğer ülkelerden gelen göçmen işçi transferini de gördük. Fakat bu insanlar daha çok “alt işler” diye tabir edilen işlerde ve kayıt dışı sektörlerde çalıştırıldılar. Şimdi modern sanayide ve sizin işkolunuz olan metal sektöründe göçmen işçi transferi görmeye başlıyoruz. Metal sektöründe göçmen emeği yoğunluğu ve sömürüsü ne durumda?
Eskiden göçmen emeği daha çok tarım, tekstil veya merdiven altı atölyelerde, kayıt dışı sektörlerde görülürdü. Ancak bugün, teknoloji yoğun, ağır ve tehlikeli işler kapsamında olan metal ve otomotiv yan sanayisi gibi modern endüstri kollarında da göçmen işçileri yoğun olarak görmeye başladık. Metal sektörü, Türkiye işçi sınıfının sendikal mücadelesinin kalbidir. Sermaye, işte bu kalbe bir hançer saplamak istemektedir. Kocaeli, Gebze, Bursa gibi sanayi havzalarındaki devasa fabrikalarda dahi taşeron ve kiralık işçilik üzerinden Uzak Asyalı, Ortadoğulu işçilerin çalıştırıldığına tanık oluyoruz. Daha önce belirttiğimiz gibi, yakın zamanda Ankara ve çevresinde de sanayide özellikle Nepal gibi Uzak Asya ülkelerinden getirilen göçmen işçilerin kölelik koşullarına benzer koşullarda çalıştırıldığını görüyoruz. Bu işçiler, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinden yoksun, çok uzun saatler, asgari ücretin bile altında ücretlerle, adeta bir “toplama kampı” mantığıyla fabrikalara getirilip götürülmekte ve vahşice sömürülmektedir. Hatta işyerine kurulan prefabrik, konteyner “koğuşlarda” yaşamak zorunda bırakılıyorlar. Geçmişte, emek yoğun sektörlerde gördüğümüz kayıt dışı göçmen emeğinden en önemli farkı belki de bu işçilerin artık kısmen de olsa, çalışma izni ile kayıtlı olarak çalıştırılıyor olmaları. Yani aslında tüm bu sömürü ve kölelik koşullarının devletin izniyle gerçekleşiyor olması.

‘Özel istihdam büroları çağdaş köle pazarlarıdır’
Burada özel istihdam büroları karşımıza çıkıyor. Menşei ülke ve transfer edilen ülke olmak üzere “işçi kiralayan” şirketler çifte sömürüyü devreye sokuyor. Size göre bu durum göçmen işçiler, sendikalar ve yerli işçiler üzerinde nasıl bir etkide bulunuyor?
Özel istihdam büroları “çağdaş köle pazarlarıdır”. Özel istihdam büroları adı altında “işçi kiralama” sisteminin ilk gündeme getirildiği andan itibaren sendikamız bu konuda net bir tutum almıştır. Bundan 10 yıl önce, 2016 yılında, Hükümet özel istihdam büroları yasasını Meclis’e sevk ettiğinde, yurdun birçok yerinde eylemler düzenleyerek, bu yasaya işçileri köleleştirme yasası demiştik. Maalesef aradan geçen zaman bizi haklı çıkardı. Özel istihdam bürosu adı altında faaliyet yürüten bu “işçi kiralama büroları” sadece göçmen işçiler için değil, tüm işçiler için büyük bir hak kaybı yaratmaktadır. Dolaysıyla, topyekûn yasaklanması gerekir.
Tabii, söz konusu olan ekmeğini aramak için yurdunu terk etmiş, binlerce kilometre ötede iyice yalnız, sahipsiz, korumasız kalmış olan göçmen işçiler olunca, bu özel istihdam bürolarının “köle pazarı” niteliği daha da görünür oluyor. Menşei ülke ve Türkiye’deki “işçi kiralayan” şirketler aracılığıyla kurulan bu üçlü sistem, açık konuşmak gerekirse modern insan ticaretinin yasal kılıfıdır. Aslında gerek Türkiye’deki özel istihdam büroları mevzuatına göre, hem de Uluslararası Çalışma Örgütünün (ILO) 181 Sayılı Özel İstihdam Büroları sözleşmesine göre, özel istihdam büroları iş arayan işçilerden doğrudan veya dolaylı olarak hiçbir ücret veya masraf alamaz. Ama bu bahsettiğimiz örneklerde, artık bu şirketler, göçmen işçilerden 6000 ABD dolarına kadar ücretler aldıklarını gizlemek zorunda bile hissetmiyorlar.
Göçmen işçiler, ülkelerinden gelirken bu bürolara borçlandırılmakta, pasaportlarına el konulma tehdidiyle karşı karşıya kalmakta ve adeta rehin alınmaktadır. Bu çifte sömürü çarkı, yerli işçilerin çalışma standartlarını aşağı çekerken, iş güvencesini de tamamen ortadan kaldırmaktadır. Bu durum sendikasızlaştırmanın en sinsi zehridir. Bu zehrin panzehiri ise tabii ki, göçmen işçilerin diğer sınıf kardeşleriyle beraber ortak örgütlenmesidir.
Birleşik Metal İş ve GEFONT’tan ortak mutabakat metni
Bu oyunu emek cephesinden nasıl bozmayı düşünüyorsunuz? Zira sendikanız DİSK Birleşik Metal-İş ile Nepal GEFONT Sendikası bu meseleyi ortak ele aldı. İki sendika nasıl bir yönelim belirledi, nasıl bir örgütlenme ve mücadele stratejisi öngörüyorsunuz?
Sermaye nasıl uluslararası düzeyde organize oluyorsa, işçi sınıfı da uluslararası dayanışmayı örmek zorundadır. Tam da sizin de belirttiğiniz gibi, amacımız, ortak mücadele ile bu oyunu bozmaktır. Nepal’deki dost sendikamız GEFONT (Nepal Genel İşçi Sendikaları Federasyonu) ile yaptığımız görüşmeler, bu sömürü çarkını her iki uçtan kırmayı hedefliyor. Yaptığımız görüşmede, onlara Türkiye’deki durumu aktardık, onlar da aslında daha önce bakım işlerinde ve hizmet sektöründe Nepalli göçmen işçilerin Türkiye’de çalıştığını bildiklerini ancak, sanayide ilk kez karşılaştıklarını belirttiler. Önümüzdeki bir kaç hafta içinde, konuyla ilgili daha fazla bilgi toplayıp, orada kendi Hükümetlerine Türkiye’deki göçmen işçilerin hakları konusunu gündem edeceklerini belirttiler. Yine önümüzdeki günlerde, hem göçmen işçilerin kendi dilinde, hem de İngilizce bir ortak bildiri taslağı göndererek, Türkiye’deki göçmen işçileri de sendikalarda örgütlenmeye çağırmayı hedefliyorlar. Önümüzdeki sonbahar için ise, Türkiye’ye bir ziyaret yaparak iki sendika arasında işbirliğine dair bir Ortak Mutabakat Metni imzalanmasını planlıyorlar.

GEFONT temsilcisi ile görüşme
İleride böylesi bir işbirliğinin birinci adımı, işçilerin henüz Nepal’deyken hakları, Türkiye’deki çalışma koşulları ve sendikal örgütlenme konusunda bilgilendirilmesidir. İkinci adım ise Türkiye’ye gelen Nepalli işçilerin, Birleşik Metal-İş çatısı altında örgütlenmesi, sahipsiz bırakılmamasıdır. Biz göçmen işçiyi bir “tehdit” değil, “sınıf kardeşimiz” olarak görüyoruz. Temel stratejimiz; aynı tezgâhta ter döken yerli ve göçmen işçinin ortak mücadelesini inşa etmektir.
Ayrıca önümüzdeki günlerde Meclis’in açılmasıyla birlikte, işçi sınıfı mücadelesine omuz veren parti ve milletvekilleriyle dayanışma içinde bu sorunu doğrudan Meclis gündemine taşıyacağız. Bununla birlikte, söz konusu özel istihdam büroları önünde eylemler gerçekleştirmeyi de planlıyoruz.
Aslında Türkiye işçi sınıfı olarak bu konuda önemli bir deneyim yaşadık, bir çoğumuzun bir akrabası, bir yakını geçmişte Almanya’ya çalışmaya gitmiştir, orada ilk başlarda maalesef, Türkiye’den giden göçmen işçilerin sendikalarda örgütlenmesinin önünde ciddi engellemeler ve sorunlar çıkmıştı. Bu sorunların aşılması zaman aldı ama bugün bakıldığında, o sendikaları ayakta tutan en önemli dinamik Türkiye’den giden göçmen işçiler. Bizim bu hatalardan ders çıkarmamız ve kendi haklarımızı korumak için de, ortak örgütlenmeyi ve mücadeleyi inşa etmemiz lazım.
‘ILO rapor yazmanın ötesine geçmeli’
Sanırım bu konuyla ilgili ILO Türkiye temsilcisi Yasser Ahmed Hassan sendikanızı ziyaret edecek. ILO, ITUC, ETUC ve diğer uluslararası sendikalardan beklentiniz nedir? Neler yapılabilir?
Uluslararası sendikal hareketin ve ILO’nun sadece durum tespiti yapan raporlar yayınlamanın ötesine geçmesi gerekiyor. ILO temsilcisiyle yapacağımız görüşmede de bunu vurgulayacağız. Göçmen işçilerin ve kiralık işçilik uygulamalarının yarattığı insanlık dışı tabloya karşı bağlayıcı, yaptırım gücü olan uluslararası sözleşmelerin hayata geçirilmesi şarttır.
Aslında Uluslararası Çalışma Örgütü ILO’nun şu ana kadar oluşturduğu güçlü bir müktesebat var, 97 Sayılı İstihdam Amacıyla Göç Sözleşmesi, 143 Sayılı Göçmen İşçiler Sözleşmesi, 86 sayılı İstihdam Amacıyla Göç Tavsiye Kararı ve 151 Sayılı Göçmen İşçiler Tavsiye Kararı, bunlardan sadece bir kaçı. Ama önemli olan bir kâğıda, hiç hayata geçmeyecek kurallar yazmak değil, bunların hayata geçmesini sağlamaktır. Aksi takdirde, bu Sözleşmelerin beyaz kâğıt üzerinde mürekkep izinden başka bir değeri olmaz.
İşçi tarafına gelecek olursak, orada bizim üzerimize düşen sorumluluk daha fazla, gerek üyesi olduğumuz IndustriALL Küresel ve Avrupa, gerekse Konfederasyonumuzun üyesi olduğu ITUC ve ETUC gibi üst örgütlerimizden beklentimiz; çok uluslu şirketlerin tedarik zincirlerindeki bu sömürüyü ifşa etmeleri, küresel kampanyalar örgütlemeleri ve sendikamızın Türkiye’de göçmen işçileri örgütleme çabalarına somut, pratik dayanışma sunmalarıdır. Bu konularda bazı önemli gelişmeler de var, üyesi olduğumuz IndustriALL Avrupa’nın Dayanışma Paktı adında bir kararı var, buna göre, herhangi bir IndustriALL Avrupa üyesi sendikanın üyesi başka bir ülkeye çalışmaya gittiğinde, o ülkedeki diğer IndustriALL Avrupa üyesi sendikaların da üyesi kabul ediliyor ve kendi üyesine sunduğu hizmetlerin aynısını sunması gerekiyor. Tabii bu tarz uygulamaların daha fazla somut örneklerle hayata geçirilmesi lazım.
Ulusal ve uluslararası iş hukuku bakımından göçmen işçilerin sendikalara üye yapılması ne kadar mümkün? Bu konuda önünüze çıkan engeller neler? Fiili mücadele ve ortak örgütlenme mümkün mü?
Türkiye’de yasal olarak çalışma izni olan göçmen işçilerin sendikaya üye olma hakkı vardır. Ancak asıl sorun yasalardan ziyade fiili engellerdir. İşçilerin patrona veya özel istihdam bürosuna göbekten bağlı “kefalet” benzeri sözleşmeleri, dil bariyeri, sınır dışı edilme şantajı ve en önemlisi kayıt dışı çalıştırılma pratikleri örgütlenmeyi zorlaştırıyor. Ancak fiili mücadele kesinlikle mümkündür ve zorunludur. Göçmen işçiler, sendikanın onların tek koruyucu kalkanı olduğunu gördüklerinde bu korku duvarı yıkılacaktır. Uluslararası hukuk açısından bakıldığında ise, daha önce değindiğimiz çok sayıda ILO Sözleşmesi aslında, oldukça güçlü bir arka plan oluşturuyor. Ama esas sorun uygulamada. ILO’nun 2023 yılında yayımladığı göçmen işçilerin örgütlenme özgürlüğü ve toplu pazarlık haklarına ilişkin çalışmasında, bu hakların evrensel temel haklar olduğu ve göçmen işçiler açısından da güvence altına alınması gerektiği açıkça ortaya konuluyor. Ayrıca ILO, göçmen işçilerin haklarının korunmasında ülkeler arasındaki sendikal işbirliğinin ve sınır ötesi sendikal ağların önemine özellikle dikkat çekiyor. Bizim beklentimiz, bu ilkelerin Türkiye’de de somut politikalara ve uygulamalara dönüşmesidir.
‘Yerli ve göçmen işçilerin sarsılmaz sınıf birliğini sağlamalıyız’
Türkiye’de asgari ücretin durumu ortada, ne eğitimde ne işte olan gençlerin oranı da hayli yüksek. “Göçmen işçiler geldi işimizi elimizden aldı” şeklindeki sitemler sıklıkla duyuluyor. Bir takım siyasi çevrelerin propagandası da buna yol açıyor. Sizce sorunun kaynağı nerede? Çözüm nerede? Göçmenlere karşı yerli işçilerin birliği mi yoksa uluslararası sermayeye karşı yerli ve göçmen işçilerin birliği mi?
Bu söylem, asıl sömürücüleri gizleyen, işçi sınıfını birbirine kırdırmayı amaçlayan son derece tehlikeli bir sermaye ve sağ siyaset propagandasıdır. Sorunun kaynağı, evini barkını bırakıp binlerce kilometre öteden bir lokma ekmek için gelip, rızkını arayan yoksul işçi değil; onu kölelik şartlarında çalıştıran, üç kuruş daha fazla kâr etmek için yerli işçiyi kapı önüne koymakla tehdit eden patronlardır. Ve elbette bu düzene çanak tutan siyasi iktidardır. Çözüm, göçmenlere düşmanlık yapmakta, ırkçılıkta veya milliyetçi hezeyanlarda değildir. Çözüm tek ve nettir: Uluslararası sermayeye ve yerli işbirlikçilerine karşı, yerli ve göçmen işçilerin omuz omuza, sarsılmaz sınıf birliğini sağlamaktır. Göçmen işçi sendikalı olup aynı ücreti ve hakkı talep ettiğinde, patronun ucuz işgücü silahı elinden alınmış olacaktır.

Nepalli göçmen işçilerin sömürüsü örneğin inşaat sektöründe de görüldü. Dev Yapı-İş Sendikasının bu konuda bazı girişimleri oldu. Farklı sektörlerden size bağlı sendikalar ve hatta farklı konfederasyonlar bu konuda ortak bir perspektif geliştirebilir mi?
Kesinlikle geliştirmelidir. DİSK çatısı altındaki Dev Yapı-İş’in inşaat sektöründeki değerli direnişleri ve çabaları ortadadır. Gerek konfederasyonumuz DİSK içindeki kardeş sendikalarla, gerekse sınıf sendikacılığından yana olan tüm emek örgütleriyle ortak bir eylem planı oluşturmak elzemdir. Sermayenin topyekûn saldırısına karşı, parça parça değil, birleşik bir işçi cephesiyle yanıt vermeliyiz.
Bu konuyla ilgili sendikalara, işçi sınıfına, yurttaşlara, siyaset kurumuna ne mesaj vermek isterseniz?
Burada, benim de aynı zamanda Başkan Yardımcılığı görevini üstlendiğim Konfederasyonumuzun kuruluş bildirgesinde belirtilen ilkelere ve kararlarına da atıfta bulunursak; “DİSK, Türkiye işçi sınıfının baskılara karşı sığınağı, zulme ve sömürüye karşı mücadele örgütüdür ve Türkiye işçi sınıfı, bu ülkede yaşayan, kökeni, dili, dini, etnik kökeni, geldiği yer ne olursa olsun, tüm işçilerden oluşur. DİSK’in demokratik, sınıf ve kitle sendikacılığı çizgisi ve kurucu ilkeleri de bize bunu emreder.” Tam da buradan yola çıkarak, yanımızdaki tezgâhta çalışan Nepalli, Suriyeli veya Afgan işçi düşmanımız değil, kader ortağımızdır. Düşmanlığımızı onlara değil, bizi açlık sınırında yaşamaya, onları ise köle gibi çalışmaya mahkûm eden sömürü düzenine yöneltmemiz gerekir. Bunun için de, klasik sendikacılık kalıplarını kırmalı, göçmen işçileri örgütlemeyi en öncelikli görevlerimizden biri haline getirmeliyiz.
Siyaset kurumuna ve iktidara bir mesaj vermenin bir anlamı var mı bilmiyorum ama madem sordunuz; Türkiye’yi küresel ve yerli sermayenin ucuz işgücü cenneti yapma politikalarınızdan vazgeçin. Ulusal ve uluslararası ölçekteki çağdaş kölelik büroları olan özel istihdam büroları derhal kapatılmalı, göçmen-yerli ayrımı yapılmaksızın tüm işçilere insanca yaşayacak ücret ve güvenceli çalışma hakkı tanınmalıdır.




