Diyadin’de artık “altın madeni açılacak mı?” diye tartışmıyoruz. Maalesef maden açıldı, üretim başladı.
Mollakara Altın Madeni’nde ilk altın 16 Temmuz 2026’da döküldü. İlk üretimde 7,5 kilograma yakın altın elde edildi. Yıl sonuna kadar 32 bin ons üretim hedefleniyor; açıklanan rezervin bugünkü fiyatlarla yaratacağı hasılat ise şirket hesabıyla 1,8 milyar doların üzerinde.
Altın üretiminin yapıldığı yer, Diyadin, Murat Nehri’nin doğduğu coğrafyanın içinde. Murat, yüzlerce kilometre sonra Karasu ile birleşiyor ve Fırat oluyor. Burada suya, toprağa ya da yeraltı sularına verilen en ufak bir zarar, sadece Diyadin veya Murat nehrini etkilemeyecek, tüm coğrafyaya yayılacak.
İliç bize neyi gösterdi?
Diyadin’de olası riskleri uzak bir gelecek senaryosu olarak görmemek için kısa dönemli hafıza yetiyor. Bundan 2.5 yıl kadar önce, 13 Şubat 2024’te Erzincan İliç’teki Çöpler Altın Madeni’nde yığın liç sahası çöktü. Yaklaşık 10 milyon metreküplük devasa bir kütle vadiye doğru aktı. Dokuz işçi hayatını kaybetti.
İliç’te yaşanan şey, birkaç gün konuşulup unutulacak sıradan bir “maden kazası” değildi. Türkiye’de altın madenciliği konusunda yıllardır yapılan bütün uyarıların bir anda görüntüye dönüşmesiydi. Dağ gibi yükselmiş bir liç yığını hareket etmişti. Üstelik sonradan hazırlanan bilirkişi raporunda kapasite artışının olayın temel nedenleri arasında olduğu belirtildi. Aynı rapora yansıyan değerlendirmelerde, bazı yeraltı ve yüzey suyu ölçümlerindeki değerlerin sınırların üzerinde olmasına rağmen ÇED sürecinin devam ettiği de kayda geçti.
Yani İliç’in bize bıraktığı soru; madencilik sürekli büyütülürken, kapasite artırılırken, üretim baskısı yükselirken çevresel ve insani riskler gerçekten aynı ciddiyetle dikkate alınıyor mu oldu.
Elbette “İliç oldu, Diyadin’de de aynısı olacak” denemez. Ama İliç yaşandıktan sonra “merak etmeyin, bütün önlemler alındı” cümlesi de artık yeterli değil.
Mesele sadece siyanür değil
Altın madenciliği denildiğinde tartışma hemen siyanüre geliyor. Haklı olarak.
Siyanür yüksek miktarda insan ve hayvanlar için son derece zehirli. Suya karıştığında özellikle balıklar ve diğer su canlıları çok düşük yoğunluklardan itibaren etkilenebiliyor. Ama konu sadece siyanür değil.
Bir altın madeni için önce dağın bir bölümünü kazıyorsunuz. Milyonlarca ton kayayı yerinden çıkarıyor, kırıyor, taşıyor ve yığıyorsunuz. Bunun için su kullanıyorsunuz. Yeraltı su düzenini değiştiriyorsunuz. Toz çıkarıyorsunuz. Kayaçların daha önce hava ve suyla temas etmeyen bölümlerini açığa çıkarıyorsunuz. Bazı kayaçlarda bulunan arsenik ve başka ağır metaller de bu süreçte hareketlenebiliyor. Yani madenin çevresel etkisi bir tanker siyanürün devrilip devrilmemesine ya da havaya karışmasına indirgenemez.
Diyadin açısından özellikle önemli olan da su.
Çünkü burası sadece altının bulunduğu bir coğrafya değil. Meraların, hayvancılığın, tarımın, kaplıcaların ve Murat Nehri’nin bulunduğu bir coğrafya. Ve altın madenciliği de su istiyor. Proses suyunun bir bölümü yeniden kullanılsa bile sistem sıfır suyla çalışmıyor. Buharlaşan, cevherle birlikte kalan, toz bastırmada ve işletmenin başka bölümlerinde kullanılan suyun yerine yeni su gerekiyor.
Diyadin gibi bugün bile su meselesinin tartışıldığı bir yerde bu nedenle sorulması gereken oldukça basit bir soru var:
Maden gerçekte ne kadar su kullanacak? Bu su nereden gelecek? Ve 10 yıl sonra bölgedeki köylünün kuyusunda daha az su olduğunda bunun madenden kaynaklanıp kaynaklanmadığını kim ölçecek?
Bunlar teknik ayrıntılar değil. Bunlar orada yaşayan insanların hayatı.
Kamu işletmesi olması tabloyu değiştiriyor mu?
Diyadin’deki Mollakara Altın Madeni, Türkiye Varlık Fonu altında kurulmuş olan Türk Altın İşletmeleri A.Ş.’ye ait. Mollakara sahası 2005-2008 arasında Newmont’un mülkiyetindeydi; Newmont küçük madenlerden çekilme kararı alınca 2008’de Koza Altın tarafından devralındı. Koza Altın’a el konulmasıyla da Türkiye Varlık Fonu’na aktarılmış oldu.
Şirketin yüzde 30’u borsada işlem görüyor, ancak yönetim kontrolü kamuda. Fakat bu durum Mollakara’yı kendiliğinden bir “kamu yararı” projesine dönüştürmüyor. Çünkü kamusal mülkiyet ile kamusal yarar aynı şey değil.
Mollakara’da açık ocak işletmeciliği yapılıyor ve altın yığın liçi yöntemiyle elde ediliyor. Bunu şirketin kendisi de açıkça söylüyor. Yani özel bir şirketin kullanacağı madencilik tekniğinden farklı, ekolojik sınırları önceleyen başka bir üretim modeliyle karşı karşıya değiliz.
Burada daha temel bir soru ortaya çıkıyor: Eğer bir maden kamu adına işletiliyorsa, kamusal olmanın ölçüsü yalnızca şirketin hisselerinin kime ait olduğu mudur? Yoksa kamusal olmak, Murat Nehri’nin korunmasını altının piyasa değerinden önce tutmayı; bölgenin suyunu, merasını ve geçim kaynaklarını ekonomik hesabın dışına atmamak anlamına mı gelmelidir?
Kamu eliyle yapılan madenciliğin özel madencilikten farkı yalnızca elde edilen gelirin sahibinin değişmesi olacaksa, doğa açısından çok şey değişmiyor. Dağ yine açık ocağa dönüşüyor, yeraltı suyu yine çekiliyor, cevher yine siyanürlü liçle işleniyor, atık yine o coğrafyada kalıyor.
Üstelik burada devlet iki farklı şapkayla karşımıza çıkıyor. Bir tarafta maden şirketinin kontrol sahibi, diğer tarafta o madenin çevresel etkilerini denetlemesi gereken kamu otoritesi var. Bu durum tek başına denetimin yapılmadığını göstermez; fakat bağımsız, şeffaf ve toplumun erişebildiği bir denetimi çok daha önemli hale getirir.
Dolayısıyla Diyadin’de sorulması gereken “Özel şirket mi, kamu şirketi mi?” sorusundan daha büyük.
Üstelik, 27 Ağustos’taki Açılış Töreni sırasında “Terörsüz Türkiye” lafının geçmesi, kamunun bölgeyi bir bütün olarak maden sahasına çevirme konusundaki kararlılığının bir yansıması olarak da okunabilir.
Ya Murat Nehri’ne bir şey olursa?
Murat Nehri bu bölgenin hemen yanı başında değil sadece. Aynı su sistemi aşağıda Muş’u, Bingöl-Elazığ hattını ve sonunda Fırat’ı birbirine bağlıyor.
Madende bir sızıntı yaşandığını düşünelim… Bu, bütün Fırat’ın ertesi sabah siyanürle dolacağı anlamına gelmez. Ama şu da aynı ölçüde açık: Bir su havzasının üst bölümünde yaşanan kirlilik sadece madenin tel örgüleri arasında kalmaz. Önce yakın çevredeki toprak ve yeraltı suyu etkilenebilir. Ardından dereler ve Murat Nehri. Balıklar, sulama suyu, hayvanların içtiği su, nehir boyunca yaşayan insanların hayatı…
İliç’te facia meydana gelir gelmez insanların ilk sorduğu sorunun “Fırat’a siyanür karıştı mı?” olması boşuna değildi. O dönemde resmi ölçümlerde Fırat boyunca kirlilik tespit edilmediği açıklandı. Fakat asıl mesele zaten yalnızca o gün Fırat’a siyanür ulaşıp ulaşmaması değildi. Siyanürle işlem görmüş milyonlarca metreküplük bir maden yığınının hareket edebildiğini gördük. Bu tek başına yeterince büyük bir uyarı.
Bergama’dan İliç’e değişmeyen soru
Türkiye’de altın madenciliğine karşı itirazlar bugün başlamadı. 1990’larda Bergama köylülerinin mücadelesi, belki de Türkiye’de çevre hareketinin hafızasına kazınan ilk büyük örnekti. O dönem Bergama köylülerine de çok şey söylendi. Teknolojinin güvenli olduğu, ülkenin altına ihtiyacı bulunduğu, ekonomik kalkınmanın önünün kesilmemesi gerektiği…
Köylülerin itirazı ise aslında oldukça yalındı: Burada biz yaşayacağız.
Bergama mücadelesinin önemi tam da buydu. Maden tartışmasını “kaç ton altın çıkacak?” sorusundan çıkarıp “bu kararın sonuçlarına kim katlanacak?” sorusuna çevirdi. Aradan otuz yıl geçti, soru hâlâ değişmedi.
Öksüt başka bir şeyi hatırlattı
Kayseri Develi’deki Öksüt Altın Madeni ise riskin sadece siyanür olmadığını gösterdi.
2022’de madenin altın üretim bölümünde cıva tespit edildi. İşletmeci Centerra’nın açıklamasına göre bazı çalışanlarda yüksek cıva değerleri bulundu ve üretim bir süre durduruldu. Bu örnek önemli çünkü bize madenin içindeki kimyayı tek bir maddeye indirgemememiz gerektiğini hatırlatıyor.
Toprağın ve kayanın içinde ne var? Kazıldıktan sonra ne açığa çıkıyor? Çalışanlar neye maruz kalıyor? Yeraltı suyuna ne karışıyor?
Bunları maden çalışmaya başladıktan sonra değil, önce bilmek gerekiyor.
Sermaye gider, atık kalır
Kıbrıs’taki CMC madenlerini İlke TV’de daha önce yazmıştım.
Lefke’de şirket yıllar önce gitti. Maden kapandı. Ama maden atıkları gitmedi. Bugün hâlâ oradalar. Yağmur yağıyor, atık hareket ediyor. Rüzgâr esiyor, toz taşınıyor. Şirketin ticari ömrü biteli yarım yüzyıl olmuş ama çevresel ömrü bitmemiş.
Madenciliğin en önemli meselelerinden biri bu zaman farkı. Bir şirket madenin ekonomik ömrünü beş yıl, on yıl, yirmi yıl diye hesaplıyor. Doğanın takvimi böyle çalışmıyor. Kirlenmiş bir yeraltı suyunun temizlenmesi, bozulan bir toprağın yeniden oluşması, açılmış dev bir ocağın eski ekosistemine dönmesi şirketlerin yatırım takvimine sığmıyor. Maden kapandıktan elli yıl sonra bile esen bir rüzgar ya da yağmur, siyanürün ve diğer kimyasalların yeniden havayla temas etmesine neden olabiliyor. Diyadin gibi bir deprem riski yüksek bölgede toprağın en ufak bir hareketi, bölge halkının nesiller boyunca tetikte yaşamasına neden olacak.
Altının fiyatı var, Murat’ın yok
Mollakara’daki rezervin piyasa değeri hesaplanmış: 1,8 milyar doların üzerinde. Bu rakamı hesaplamak kolay. Altının ons fiyatını biliyoruz.
Peki Murat Nehri’nin ve orada yaşayan canlıların fiyatı ne? Bu soruya kim cevap verecek?




