Dönmeyenleri beklemek
Lokman Ergün 26 Ağustos 2026

Dönmeyenleri beklemek

Dönmeyenleri beklemek

 

Ahmedê Gulîzarê yatağında doğrulunca, sırtına iki tane yastık koydular. Şiddetli bir öksürük krizinden sonra nefesi rahatladı, bir yudum su verdiler ardından. Gecikmiş bir sonbahar güneşi yansıyordu pencerelere, camlar biraz aralanmış, odadaki hava serinlemişti. Sırtına ince bir battaniye örttüler üşümesin diye.

“Bu vakitlerde kar yağmış olurdu dağlara. Bugün yarın düze de iner diye beklediğimiz zamanlardı bu günler” dedi, yorgun sesiyle. Odada beş-altı kişi, sessizce çay içerek onu dinliyorduk.

“Çok sürmezdi karın düze inmesi. Koyunları köyün yakınlarında henüz karla kaplanmamış yamaçlarda otlatır, gece ağıla kapatırdık bu vakitler, çünkü dışarda kurdun rızkını kesen bir soğuk olurdu. Ve ben erken inen akşamlarda, pencerenin önünde sigaramı sarar, dağlara bakardım. Bu soğuk gecede dağda kalanları, dağlara gidenleri düşünerek.

Sonra kar yağardı durmadan, günler, geceler boyunca. Neredeyse kapıların boyunu aşacak kadar yağardı. Ve bitmeyen rüzgarların uğultusu titretirdi pencereleri. Bazen sabah gün ağarıp, dağların ufuklarında güneşin ışığını görünceye kadar uyumadan beklerdim.

Sular çağıldayıp, yeşerince yaylalar, daha bir umutla bakardım uzaklara. Bölük pörçük haberler gelirdi bazen. Ona benzeyen birini görmüşler uzak bir köyde, geçen sonbahar ya da önceki yaz. Zamanlar karışırdı birbirine, köylerin adı değişirdi. Vakit geçince kimden duyduğumu hatırlamadığım bu habere tutunarak yaşardım. Her an bir derenin kenarında karşılaşacak ve sıkıca sarılacakmışım gibi dolanırdım yaylaları.”

Çaylar soğudu önümüzde, yeniden dolduruldu bardaklar. Ahmedê Gulîzarê sustu bir müddet, gözlerini kapadı. Odada herkesin bildiği bir akıbeti, onun sesinden yeniden dinlemenin yüküyle ağırlaşmış bir hava vardı. Biz gidenlerin nasıl döndüğünü değil, dönmeyenlerin nasıl beklendiğini dinliyorduk.

“Gittiklerinde, önceden gidenlerin hatıralarından utanarak ağlardık; aynı yeri sızlayanlarla birlikte, aynı acıyla yanarken yüreğimiz. Sonra bekledik yıllarca. Mevsimler gelip geçti, gidenler oldu yeniden. Hiç kimse, kimsenin dönmesini beklemeden. Gidenlerden hiçbiri, “şu vakit döneceğim”, demeden.

Biz dönmeyenleri bekledik usanmadan. Hatta dönmeyeceklerini bildiklerimizi bekledik aslında. Bazen, başka evlerde beklenenleri görerek, onlarla avunarak.

Sonra, o dağları, o rüzgârı, karın, yağmurun beslediği ırmakları, yaylaları ve yakılmış evlerimizi ardımızda bıraktık, yolunu gözlediklerimizle birlikte. Bütün seslerin birbirine karıştığı bu şehirlere geldik.”

Ahmedê Gulîzarê, önündeki perdenin uçuştuğu pencereye baktı bir an. Ardındaki bir şeye bakar, orada bir şey arar gibi baktı. Odada perdenin hışırtısı dışında bir ses yoktu.

“Buraya taşınınca, etrafını apartmanların sardığı bir gecekonduda kaldık bir süre. Pencereden bakınca, yandaki binanın duvarından başka bir şeyin görünmediği eski bir evdi. Daha yüksek bir binada, en üst katta oturursam, dağları görürüm diye düşündüm, buraya taşındık çocuklarla. Boşunaymış, dağlar görünmüyor buradan. En fazla karşıki tepelerde yükselen binaları görüyorum ya da arabaların uğultuyla geçtiği caddeleri.

Ne güneşin doğuşunu görüyorsun burada ne ilk karın dağlara ne zaman yağdığını. Burada beklemek daha zor, özlemek daha can acıtıcı. Televizyonu açıyor çocuklar, orada görüyorum gidenlerin suretini. Ağaçların arasında, derelerin kenarında gülümseyen çocuklar görüyorum. Gözlerim eskisi gibi değil epeydir, seçemiyorum yüzlerini. O gülümseyen yüzlerin hepsi; kızlar, erkekler birbirlerine benziyorlar. Gidip de dönmeyenlere, beklerken ömrümüzü tükettiklerimize benziyorlar.

Burası uzak, dağlara, yaylalara, ırmaklara çok uzak. Üzerinde çay demlenmiş taş ocakların soğumuş küllerinde hasret giderdiğim o güzel hatıralara çok uzak burası. Bir ırmağı geçerken bırakılmış ayak izlerini takip ettiğim, bir kayanın ardında dalgalanan gölgeye bakıp hayıflandığım zamanlara çok uzak.

Unutmaktan korkuyorum, burada, bu gürültünün içinde, kimse hatırlamıyor gidenleri. İsimleri unutuyorum artık, yüzleri unutuyorum. Buraya gelip gidenleri tanımıyorum çoğunlukla. Ve korkuyorum, gidenleri tek hatırlayan benmişim ve ben unutunca onları hatırlayan kimse kalmayacak diye korkuyorum.

Ve onları kimse hatırlamayınca, kimse beklemeyecek, kimse beklemediği için onlar asla gelmeyecek diye korkuyorum. En çok da neyi ve kimleri beklediğimi unutmaktan korkuyorum.”

Ahmedê Gulîzarê gözlerini usulca kapatırken, pencereden içeri sızan ışık epeyce azalmıştı. Odanın loş ışığında, derin sessizliğin içinde oturduk bir süre. Unutmaktan korktuğumuz ve hatırlamadığımız için utandığımız şeyleri düşünerek.

Duvarda eski fotoğraflardan kesilip büyütülmüş suretleriyle bize bakıyordu gidenler. Çerçevenin etrafına oyalı bir yazma örtülmüş, kenarına plastik bir çiçek iliştirilmişti. Ahmedê Gulîzarê o duvarın karşısında oturup, o fotoğrafla tazeliyordu gittikçe silikleşen hafızasını. Ve korkuyordu hem unutmaktan hem de unutulmaktan.

İçten içe asla dönmeyeceklerini bilmenin, umudun o ince ve kırılgan ipine sarılarak beklemenin yüküyle yaşayanlar için ellerinde kalan tek şeydir unutmamak. Yıllar öncesinden kalan silik fotoğraflar, birkaç yıpranmış eşya vardır sadece. Bir de beklerken geçen zamanın bıraktığı anılar.

Ahmedê Gulîzarê iki yıl önce ayrıldı bu dünyadan. Oyalı bir yazmanın çerçevelediği fotoğrafın karşısındaki divan boş şimdi. Dün açıklanmış Ahmedê Gulîzarê’nın umutla beklediğinin geri gelmeyeceği. Ve bir daha gelmeyecek olanın serencamı, fotoğrafsız, boş bir çerçevenin altına birkaç satırla yazılmış. Karla bezenmiş, rüzgarla yankılanmış dağlara gidenlerin hikâyesi böyle nihayetlenmiş.

Ahmedê Gulîzarê’nın unutmaktan korktuğu yüzler; kimi silik bir fotoğrafıyla, kimi görünmeyen suretiyle bir platformun üzerinde, onları unutmayanların, umutla bekleyenlerin önündeler şimdi; eksik kalmış bir vedanın, yarım kalmış bir yasın tamamlanması için. Dönmeyecek olanları beklemenin ağır yükünü paylaşarak hafifletmek için.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.