Dünya griye mi dönüyor? Renkli nesneler neden giderek azalıyor?

Renkler dünyamızdan yavaş yavaş çekiliyor gibi görünüyor. Oysa renklere her zamankinden daha fazla ihtiyaç var.

Dünya griye mi dönüyor? Renkli nesneler neden giderek azalıyor?
Dünya griye mi dönüyor? Renkli nesneler neden giderek azalıyor?
Haber Merkezi
  • Yayınlanma: 18 Ocak 2026 21:17

Renk kullanmanın (tek renkli tasarımlara kıyasla) marka tanınırlığını yüzde 80’e kadar artırabildiğini biliyor muydunuz? Maryland Üniversitesi’ne bağlı Loyola Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırma, rengin tüketicilerin ürünleri daha kolay tanımasına yardımcı olduğunu ortaya koyuyor.

Bu bilgi ışığında, İngilitere’deki Science Museum Group tarafından yapılan yakın tarihli bir araştırmanın bulguları oldukça şaşırtıcı. Dünya adeta kendi gri versiyonuna dönüşüyor. Araştırmacılar, 1800’lerden günümüze uzanan binlerce gündelik nesne fotoğrafını inceledi ve dikkat çekici bir eğilim tespit etti: Gri tonlar artıyor, renk çeşitliliği ise azalıyor.

İki yüzyıl önce nesneler çok daha geniş bir renk yelpazesine sahipti; tek renkli tonlar toplamın yalnızca yüzde 15’ini oluşturuyordu. Bugün ise çevremizdeki nesnelerin yaklaşık yüzde 60’ı siyah, beyaz ya da gri.

Yeni üretilen otomobillerin neredeyse dörtte üçü gri tonlarında. En popüler halı rengi gri. En çok tercih edilen duvar boyaları ise “alabaster”, “linen”, “mist” ya da “fog” gibi soluk tonlardan oluşuyor.

Bu değişim yalnızca zevk meselesi değil. Plastik ve paslanmaz çelik gibi kolay erişilebilir malzemelerin yaygınlaşması, ahşap kullanımının azalmasıyla birlikte daha donuk bir renk paletini de beraberinde getiriyor.

Verilere yakından bakıldığında ilginç ayrıntılar ortaya çıkıyor. Grafikler, zaman içinde gri tonlarının belirgin biçimde arttığını gösteriyor. Buna paralel olarak kahverengi ve sarı tonlarının gerilediği görülüyor; bu da doğal malzemelerden plastiğe geçişle örtüşüyor. Öte yandan 1960’lardan itibaren daha doygun ve parlak renklerin sınırlı da olsa yükselişe geçtiği fark ediliyor. Bu durum pop kültürünün ve cesur tasarım akımlarının etkisiyle açıklanabilir.

Modern tasarım anlayışı da bu eğilimde önemli bir rol oynuyor. Minimalizm ve modernizm; temiz çizgileri, işlevselliği ve nötr renkleri ön plana çıkararak düzen ve uyum hedefliyor. Ancak bu yaklaşım, kişiliksiz ve tekdüze mekânların ortaya çıkmasına da yol açabiliyor.

Neden artık daha az renk var?

Bu eğilim, teknolojik ilerlemeler göz önüne alındığında daha da şaşırtıcı. Bugün tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar geniş bir renk üretme kapasitesine sahibiz. Oysa Sanayi Devrimi, sentetik pigmentlerin geliştirilmesiyle adeta bir renk patlaması yaratmıştı. Peki bu teknolojik sıçramaya rağmen neden daha soluk bir dünyaya yöneliyoruz?

Yanıt muhtemelen birkaç etkenin birleşiminde yatıyor: bazı malzemelerin pratikliği ve ucuzluğu, tasarım trendlerinin etkisi ve belki de giderek karmaşıklaşan bir dünyada bilinçaltımızın sadelik arayışı. Sürekli bilgi ve uyaran bombardımanı altındayken, çevremizde daha sade bir atmosfer istememiz şaşırtıcı mı?

Beyin renkleri sever mi?

Nöroestetik adı verilen bilim alanı, renk algımız ile beynimiz ve davranışlarımız arasındaki ilişkiyi inceliyor. Bu alandaki çalışmalar, renklerin ruh hâlimiz, duygularımız ve hatta bilişsel işlevlerimiz üzerinde güçlü etkileri olduğunu gösteriyor.

Araştırmalar; kırmızının kalp atışını ve tansiyonu yükseltebildiğini, mavinin sakinleştirici etkisi olduğunu, yeşilin odaklanmayı ve hafızayı güçlendirdiğini, sarının ise mutlulukla ilişkilendirildiğini ortaya koyuyor. İlginç biçimde, kamu binaları ve okullarda yaygın olarak kullanılan beyaz rengin stresi artırabildiği ve dikkati azaltabildiği de belirtiliyor.

Bu güçlü bağ, renk tercihlerimizin yaşam boyunca nasıl değiştiğini düşününce daha da anlam kazanıyor. Çocuklar kırmızı ve sarı gibi uyarıcı renklere yönelirken, yetişkinler çalışma ve dinlenme alanlarında mavi ya da yeşil gibi sakinleştirici tonları tercih edebiliyor.

Renkle ömür boyu süren ilişki

Araştırmalar, üç ila altı yaş arasındaki çocukların kırmızı, mavi ve sarı gibi parlak renklere yöneldiğini gösteriyor. Yaş ilerledikçe erkek çocukların maviye, kız çocuklarının ise pembeye yönelme eğilimi artıyor; ancak kırmızı her iki cinsiyet için de popülerliğini koruyor.

Başka bir çalışma, çocukların yüzde 69’unun renklere bakarken mutluluk ve heyecan gibi olumlu duygular hissettiğini ortaya koyuyor. Parlak renkler (pembe, mavi, kırmızı) sevilirken; kahverengi, siyah ve gri gibi koyu tonlar daha az tercih ediliyor. Yaş ilerledikçe parlak renklere verilen olumlu tepkiler özellikle kız çocuklarında daha da güçleniyor.

Olgunluk ve soluk palet

Bu doğuştan gelen renk sevgisi, yetişkinlikte kısmen zayıflıyor. Batı kültürlerinde soluk renkler olgunluk ve sofistikelik ile ilişkilendiriliyor. Profesyonel giyimde koyu ve nötr tonların tercih edilmesi, ciddiyet ve yetkinlik göstergesi olarak algılanıyor.

Soluk renkler sakinlik ve düzen hissi verebiliyor. Yoğun ve stresli yaşamlar süren yetişkinler, çevrelerinde kontrol ve dinginlik hissi yaratan tonlara yöneliyor. Zamanla bu tercihler “olgun zevk” algısıyla özdeşleşiyor.

Ancak bu algı evrensel değil. Batı dışındaki pek çok kültürde canlı renkler yaşam boyu korunuyor. Örneğin Hindistan’da parlak renkler hem gündelik yaşamda hem de törenlerde merkezi bir yere sahip. Bu da renk ile olgunluk arasındaki ilişkinin kültürel olarak inşa edildiğini gösteriyor.

Dopaminin peşinde

Z kuşağı ise bu gidişata karşı duruyor. COVID-19 pandemisi sırasında “dopamin giyimi” olarak adlandırılan bir akım ortaya çıktı. Pinterest’te parlak renkler ve canlı kombinlere yönelik aramalar 16 kat arttı.

Bu eğilim, markalar için renk psikolojisini stratejik biçimde kullanmanın önemini gösteriyor. Genç yetişkinlere hitap eden markalar, dopamin giyimiyle ilişkilendirilen neşe ve enerjiyi yansıtan canlı renkleri tercih edebilirken; lüks markalar zarafet ve zamansızlık hissi veren mücevher tonlarını kullanabiliyor.

Farklılaşmak mümkün mü?

Tekdüzeleşme yalnızca nesnelerle sınırlı değil; markalaşma dünyasında da benzer bir eğilim var. Lüks markalarda, süslü ve özgün logolar yerini büyük harfli, sade yazı karakterlerine bırakıyor. Bu değişimler çoğu zaman odak grupları ve pazar araştırmalarıyla gerekçelendiriliyor. Ancak tam da bu “ortalama alma” yaklaşımı, markaları birbirine benzetiyor.

Peki onlarca yıl boyunca kimlik inşa etmiş markalar, neden bu kimliğin büyük bölümünden vazgeçiyor?

Burada markalar için önemli bir ders var: Bilinçli biçimde farklı olmak. Dünyayı saran nötr tonlar ve minimalist estetik düzen ve işlevsellik sunsa da, aynı zamanda ilham yoksunu bir çevre yaratıyor. Renkleri hayatımıza bilinçli şekilde yeniden dahil etmek; giyimde, mekânlarda ya da desteklediğimiz markalarda, tekdüzeliğe karşı güçlü bir panzehir olabilir.

Daha canlı, daha çeşitli bir dünya hâlâ mümkün.

Kaynak: medium.com