Dünyanın tepesi attı
Mehmet Horuş 22 Eylül 2026

Dünyanın tepesi attı

Dünyanın tepesi attı

 

Nepal’de yaşanan felaketin üzerinden bir aya yakın zaman geçti. Bu kısa sürede, diğer pek çok önemli olayda olduğu gibi, gündemdeki yerini hızla kaybetti. Dünyanın merak ve kaygıyla izlediği sarsıcı görüntülerden geriye, uzmanların olayın gerçek nedeni hakkındaki sınırlı tartışmalar kaldı. Ama karşımızda bildik anlamda bir sel ya da “doğal afet” kavramıyla ifade edilenlerin çok ötesinde bambaşka bir vakıa var. İklim krizi bildik felaket algımız yanında bu felaketleri ifade ediş biçimimizi ve kullandığımız kavramları da alt üst ediyor. Nepal, bu nedenle her seferinde dönüp bakmamız gereken dönüm noktalarından biridir.

“Doğal afet” kavramının sınırları içinde kalan dünya basını, olan biteni “sel” ya da “sel baskını” olarak duyurdu. Biz de öyle konuşuyoruz. Ancak bu kavramlar, yaşananları anlatmaya yetmiyor. Olağanüstü doğa olayları olarak tanımlandığında bile bu tür felaketlerin öngörülebilir ve tanımlanabilir bir boyutu vardır. Bunları, mücbir sebep kabul ederek verili sistem içinde toplumsal hayatınıza devam edebilirsiniz. Nepal’de ise ölü ve kayıp sayısının çokluğu, maddi ve manevi kayıpların büyüklüğünün ötesinde, daha önce benzeri görülmemiş gezegensel bir felaket yaşandı. Buna “sel” demek doğru değil. Tarihteki Bhopal ve Çernobil felaketleri gibi, dünya ve dünya hakkındaki ekoloji bilincimiz açısından önemli bir dönemeçten geçiyoruz. Diğer iki örneğin işletme ölçeğinde meydana gelmesi, insani ve politik sorumluluk bağını kurmayı kolaylaştırıyor. Ama Nepal’in de diğer ikisi kadar doğrudan olmasa da sorumluları var.

Aradan bir ay geçmesine rağmen hala net bir bilanço ortaya çıkarılamadı. Bazı kurbanların cesetlerinin 240 km uzakta bulunduğu, 1500’den fazla insanın öldüğü ve 5.000 civarında insanın kaybolduğu belirtiliyor. Kayıplar arasında dünyanın dört bir yanından, 40’tan fazla ülkeden insanlar var.

Bölge, turistik niteliği yanında, mistik, dini ve kültürel değerleriyle de öne çıkıyor. İnsanın doğa ile arasında kurduğu bu özel ilişkinin ve ekosistemin çamur yığınları altında saniyeler içinde kaybolması, büyük bir duygusal ve sosyal travmaya yol açtı. Batılı modern bireyin endüstri toplumundan kaçıp doğayla baş başa kalmak için inzivaya çekildiği dağlarda, aklın alamayacağı bir ölüm vadisi oluştu.

Everest’e tırmanmanın, dünyanın zirvesine bayrak dikmenin bireysel hazzı ve dünyanın geri kalanında yarattığı gurur, yas duygusuna karıştı. Dünyanın tepesinde artık gezegenin yok oluşunun bayrağı dalgalanıyor. Milli gurur kaynağı olarak dışa vuran, insan türünün dünyaya bilgisiyle ve yeteneğiyle hakim olmasının en sembolik mekânsal ritüellerinden biri yok oluyor.

5.200 metre yükseklikteki buzul parçasının kopması, Himalaya-Hindu Kush kuşağında iklim değişikliğinin etkisiyle yıllardır meydana gelen çözülmeyle gerçekleşti. İlk değerlendirmelerde bir depremin çığa yol açtığı düşünülüyordu. Çığın bir vadiyi tıkayarak buzul gölü oluşturmuş olabileceği düşünüldü. Çünkü olay sırasında Avrupa ve ABD’de 4’ün üzerinde yer sarsıntıları bildirildi. Daha sonraki analizler, sismik verilerin depremle değil, bir heyelanla ilişkili olduğunu ortaya çıkardı. Uydu görüntüleriyle de desteklenen değerlendirmelere göre, 600 metre genişliğindeki bir buzul kütlesi, 1.200 metre yükseklikten düştü. Kütlenin daha sonra erimesiyle büyük bir su kütlesi hızla akışa geçti

Şu ana kadar üzerinde genel bir uzlaşı olan senaryolar bu açıklamaya yakın duruyor. Ama kesin olan şu ki Afganistan, Pakistan, Hindistan, Çin, Nepal, Bhutan, Myanmar ve Bangladeş’i kapsayan bir alanda, iklim değişikliğiyle bağlantılı bir felaket meydana geldi. Çin ve Hindistan, ABD ile birlikte dünyanın en çok karbon salınımı olan ülkeleri arasında yer alıyor. Nepal ise bu sıralamada yüzüncü sıraya yakın bir yerde duruyor. Bu yönüyle Nepal faciası, iklim adaletsizliğinin çarpıcı örneklerinden biri oldu.

Felaketin “öngörülemez” niteliğini anlamak için bölgede yapımı devam eden hidroelektrik santrallere de bakılabilir. Tünel inşaatlarında mahsur kalan işçilerin bir kısmı günler sonra kurtarılabildi. Büyük ihtimalle bu baraj projelerine hidrolik hesaplamalarla ve meteorolojik koşullarına ilişkin projeksiyonlarla başlanmıştır. Proje bazlı bu mühendislik hesaplamaların daha önce benzerine rastlanmayan atmosferik ve jeolojik olayları öngörmesi mümkün değildi.

Literatürde, “buzul kopmaları” veya GLOF(Glacier Lake Outburst Floods) denilen “buzul gölü taşkınları” gibi, yaşananları açıklamaya yardımcı olabilecek kavramlar var. Ama hiçbiri, dünya nüfusunun yarısına yakınının yaşadığı devasa bir ekosistemdeki çözülmeyi tek başına izah etmeye yetmiyor.

Nepal’de ne olduğu kadar felaketi doğuran nedenler de gittikçe daha çok önem kazanıyor. Burada hak ettiği ölçüde kullanılan terminolojiye de dikkat etmeliyiz. Politik tutuculuk ve inkarcılık, çoğu zaman kavramsal tutuculuğun arkasına gizleniyor.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.