İstanbul, Kocaeli ve Antalya’da yaşanan sellerin yol açtığı can kayıpları ve büyük maddi hasarlar, “aşırı iklim olayları” tartışmalarını bir kez daha gündeme taşıdı. Kasım ayında Türkiye’nin ev sahipliğinde yapılacak COP31’e bir ay kala meydana gelen bu felaketler, El Niño haberleriyle birlikte daha fazla ilgi görmeye başladı.
El Niño, İspanyolcada ‘İsa Çocuk’ anlamına geliyor. Pasifik Okyanusu’nun tropikal kesimlerinde deniz yüzeyi sıcaklarının normalin üzerine çıkmasıyla ortaya çıkan bu doğal iklim olayı, küresel atmosfer hareketlerini ve yağış rejimlerini etkiliyor. Aralık ayının sonlarına doğru zirve yaptığı için Perulu balıkçılar tarafından İsa’nın doğumuna atfen bu isim verilmiş. El Niño düzensiz aralıklarla, iki yıldan on yıla kadar sürelerde tekrarlanıyor.
2026’da güçlenen El Niño’nun yıl sonuna doğru çok güçlü bir düzeye ulaşması ve etkilerinin 2027’de de sürmesi bekleniyor. Dünya Meteoroloji Örgütü(WMO), Pasifik’teki deniz yüzeyi sıcaklıklarının rekor miktarlara ulaşabileceğine dikkat çekiyor. ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi(NOAA) tahminleri de 1950’den bu yana görülen en güçlü El Niño olaylarından biriyle karşılaşma olasılığını gündeme getiriyor. Bu tahminler, dünyanın farklı bölgelerinde aşırı sıcaklıklar, kuraklık ve şiddetli yağışlar riski anlamına geliyor. BM, kasım ayı ortalarında COP31 için bir araya geldiğinde El Niño, dünyanın en önemli gündemi haline gelebilir.
Dünya liderlerinin iklim krizi üzerine müzakere ederken, El Niño’dan ne kadar etkilenecekleriyle ilgili haklı kuşkularımız var. Fransa, İspanya, Brezilya, Pakistan gibi ülkeler başta olmak üzere dünya genelinde yükselen toplumsal hareketlerin siyasal ağırlığı ile aşırı iklim olayları birleşecek. COP31 Avustralya’nın eş başkanlığında aynı zamanda bir “Pasifik COP’u” olduğu için dünyanın üçte birinin kaplayan bu bölge, kendi sesini meydana yol açtığı felaketlerle zirveye taşıyacak. Bu ülkelerdeki protesto gösterilerinde iklim krizi başta olmak ekolojik talepler sınırlı da olsa varlığını gösteriyor. Arjantin, Paraguay ve Uruguay’da, El Niño’nun yarattığı meteorolojik etkisiyle meydana gelen şiddetli yağışlardaki seller nedeniyle binlerce kişi tahliye edildi. Bu felaketler, yaşandığı ülkelerdeki pek çok toplumsal ve siyasal sorunu daha da ağırlaştırıyor. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz çoklu kriz gerçekliğine bütünlüklü bakabilmek, bir politik tercihten ziyade zorunluluk haline geliyor. Artık krizin tek bir veçhesini odağına alarak çözüm geliştirme şansımız yok.
İklim krizine ancak toplumsal ve siyasal süreçleri dikkate alarak çözüm bulabiliriz. Ekolojik boyutu gözetmeden diğer toplumsal ve siyasal sorunlarımıza tutarlı alternatifler oluşturamayız. Ekolojik krizi görmezden gelerek toplumsal sorunlara çözüm aramak, krizden sorumlu kapitalistleri ve onların siyasal temsilcilerini sorumluluktan kurtarıyor. Bu bakış açısı, ekolojik sorunları gezegenin olağan evrimi içinde gerçekleşen sıradan olaylar olarak göstermeye çalışıyor. Böylece yaşanan felaketler karşısında sorumlu arayışından kaçınılıyor.
İstanbul’da yaşanan selin ardından Valilik şu açıklamayı yaptı: “Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün 1942 yılında ölçümlere başlamasından bu yana İstanbul’da kaydedilen en yüksek yağış miktarına ulaşıldı. Beykoz’da metrekareye 261 kilogram, birçok ilçede ise buna yakın miktarda yağış düştü.” Bu açıklamadaki veriler doğru olabilir. Gerçekten de Beykoz’da ekim ayının tamamında ortalama olarak yağan miktarın üç katından fazla yağış bir günde düştü. Ancak önceki felaketlerde olduğu gibi kentin alt yapı, imar ve afet yönetimi ile ilgili eksiklik ve hatalara dair hiçbir ifadeye bu açıklamalarda yer verilmiyor. Bütün sorumluluk “iklim” denilen soyut bir olguya havale ediliyor. Hatta iktidara yakın bazı gazetelerde İstanbul’daki sel felaketinin El Niño’dan kaynakladığı yönünde haberler yapıldı.
İstanbul’daki selde, küresel atmosferik olayların ve El Niño’nun etkili olup olmadığı bilimsel ölçüm ve değerlendirmelerle ortaya konulabilir. Bu noktada sorun teknik olmaktan çok siyasal kaygılardan kaynaklanıyor. Selin nedenini yerden alıp göğe çıkartanlar, gerçek sorumluları gizlemeyi amaçlıyor. Can kayıplarının tespiti, hasarlı bina ve yolların onarılması, onarılmayanların yıkılması gibi müdahalelerle afet yönetimi sağlanmış oluyor. Kentin dokusunun tamamının her felaketle kalıcı hasar aldığı ıskalanıyor. Felaketler, gelip geçici olaylar olarak ele alınmaya devam ediliyor. En azından COP31 ev sahipliği vesilesiyle daha “duyarlı” ve sorumluluk üstlenen açıklamalar yapılabilirdi.
Dünyada yükselen toplumsal ve siyasal hareketlerle büyük iklim olaylarının etkilerinin buluşacağı bir uğrakta COP31 bizleri bekliyor. Resmi zirvede bu tabloya rağmen iklim krizi ile mücadelede etkili ve bağlayıcı kararlar alınmayacağını öngörüyoruz. Ama zirvenin küresel düzeydeki doğal ve siyasal “iklimi”, giderek zirvenin kendisi kadar önem kazanıyor.




