Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’na fiilen girmemiş olsa da savaşın yarattığı ekonomik ve siyasi gerilimi en derinden hisseden ülkelerin başında geliyordu.
Nazi ordularının 6 Nisan 1941’de Yunanistan’ı işgal etmesi, Ankara’da alarm zillerinin çalmasına neden oldu.
Tam da bu atmosferde, 11 Nisan 1941 tarihinde dönemin İcra Vekilleri Heyeti’nin (Bakanlar Kurulu) aldığı gizli bir kararla, İstanbul başta olmak üzere Anadolu’nun dört bir yanındaki gayrimüslim erkekler ani bir celple askere alınmaya başlandı.
Ancak bu celpte kullanılan yöntem, alışılagelmiş bir askere alma işleminden çok farklıydı.
Sokaktan, dükkândan toplama kamplarına
Uygulama, 27 ile 40 yaş aralığındaki (yirmi sınıf/kur’a) Rum, Ermeni ve Yahudi yurttaşları kapsıyordu. “Yirmi” ifadesi, silah altına alınan kişilerin yaş grubunu, yani yirmi farklı celp (kura) dönemindeki yedek askerleri temsil ediyordu.
Dönemin tanıklıkları ve tarihsel araştırmalar, askere alma biçiminin bir “toplama” operasyonunu andırdığını ortaya koyuyor.
Müslüman olmayan pek çok erkek, evlerine gidip üstlerini değiştirmelerine veya ailelerine haber vermelerine dahi izin verilmeden sokakta, iş yerlerinde ya da dükkânlarında yapılan kimlik kontrolleriyle doğrudan askerlik şubelerine ve ardından toplama merkezlerine sevk edildi.
Ancak uygulamadaki hukuksuzluk askere alınma biçimiyle sınırlı kalmadı.
Normal şartlarda askerlikten muaf tutulması gereken bedensel engelliler, akıl sağlığı yerinde olmayanlar ve hatta daha önce askerlik görevini eksiksiz tamamlamış olanlar bile yeniden askere çağrıldı.
Askere alınan yurttaşlara askeri üniforma verilmedi. Bunun yerine, 1939 Erzincan depreminden kalan kahverengi bekçi/işçi/amele elbiseleri giydirildi ve hiçbirine silah verilmedi. Bu nedenle bu “askeri” birlikler Amele Taburları olarak da anıldı.
Silah yerine kazma kürek
Nitekim “Asker” olarak çağrılan bu kitle, askeri eğitim almak yerine doğrudan Nafia Vekaleti (Bayındırlık Bakanlığı) emrine verilerek “amele taburları” haline getirildi.
Anadolu’nun ücra köşelerine; Afyon, Karabük, Konya, Kütahya ve Sivrihisar gibi bölgelere gönderilen yirmi kur’a askerleri, son derece ilkel ve ağır koşullarda çalıştırıldı.
Yol yapımı, tünel inşaatları, taş ocakları ve Ankara’daki Gençlik Parkı’nın bataklık zeminini ıslah etme gibi ağır bedeni işler bu insanların omzuna yüklendi.
Şehrin düzenli hayatından gelen, tüccar, zanaatkâr veya esnaf olan binlerce insan, barınma ve beslenme koşullarının yetersiz olduğu çadır kamplarında salgın hastalıklarla ve ağır doğa şartlarıyla mücadele etti; birçoğu bu kamplarda hayatını kaybetti.
27 Temmuz 1942’de hepsi birden terhis edilen bu insanlar, kaç kişiydiler, kaçı bu koşularda öldü, bu bilgiler gizli olduğu için tam bilinmiyor ama 30 bin kişi oldukları söyleniyordu.
ABD Büyükelçiliği’nin 30 Eylül 1941 tarihli “GİZLİ” ibareli raporunda, bu ani ve ayrımcı seferberliğin İstanbul’un ticari ve iktisadi hayatı üzerinde yıkıcı bir şok yarattığı açıkça not edilmişti.
Güvensizlik politikası ve sermaye transferi
Dönemin resmi ideolojisi, bu uygulamayı “savaş ortamında olası casusluk ve beşinci kol faaliyetlerini engellemek için stratejik bir güvenlik tedbiri” olarak savunuyordu.
Ancak dönemin siyasetçilerinin beyanatları, arka plandaki zihniyeti açıkça ele veriyordu.
Örneğin; CHP Meclis Grubu’nda konuşan Kâzım Karabekir’in “Arkadaşlar, nerede gayri Türk bir yer varsa, muhakkak biliniz ki casus yuvasıdır!” sözleri, devletin kendi öz yurttaşlarına bakışındaki güvensizliğin bir özetiydi.
Tarihsel veriler ve toplumsal hafıza ise bu uygulamanın çok daha yapısal bir amaca hizmet ettiğini gösteriyor: Ekonominin ve sermayenin Türkleştirilmesi.
Müslüman olmayan erkeklerin neredeyse tamamının işlerinin başından, dükkânlarından koparılarak amele taburlarına sürülmesi, bu toplumsal gruplara ait sermayenin felç olmasına, ticari işletmelerin kapanmasına veya el değiştirmesine neden oldu.
Varlık Vergisi’ne açılan yol
Yirmi Kur’a Nafia Askerliği uygulaması, yaklaşık 14 ay sürdükten sonra 27 Temmuz 1942’de sona erdi ve askerler terhis edildi. Ancak bu terhis, bir rahatlama getiremedi.
Bu uygulamadan sadece üç buçuk ay sonra, 11 Kasım 1942’de, Türkiye tarihinin en tartışmalı ekonomik hamlelerinden biri olan Varlık Vergisi Kanunu yürürlüğe girdi.
Nafia askerliğiyle zaten ticari güçleri kırılmış ve nakit varlıkları eritilmiş olan söz konusu toplumsal gruplar, Varlık Vergisi’nin ağır meblağları altında tamamen ezildi; ödeyemeyenler bu kez Erzurum’un Aşkale ilçesine çalışma kamplarına gönderildi.
1924 Anayasası’nın 88. maddesinde yer alan Cumhuriyetin eşit yurttaşlık ilkesini fiilen askıya alan Yirmi Kur’a Nafia Askerliği, 6-7 Eylül 1955 Pogromu’na kadar uzanacak olan kitlesel mülksüzleştirme ve göç ettirme politikalarının en önemli hazırlık uygulamalarından biri oldu.
Üzerinden 85 yılı akın bir süre geçmiş olmasına rağmen, Yirmi Kur’a Nafia Askerliği resmi tarih anlatılarında görmezden gelinmeye devam ediyor. Ancak hak temelli bir gelecek inşası için toplumsal hafızanın bu karanlık sayfalarıyla yüzleşmek, geçmişin bu anlamlı “sessizliğini” anlamak adına önem taşımaya devam ediyor.



