• Ana Sayfa
  • Manşet
  • Foreign Affairs analizi | İran bitmeyen bir savaşı benimsiyor: Tahran’ın yeni stratejik hesabı

Foreign Affairs analizi | İran bitmeyen bir savaşı benimsiyor: Tahran’ın yeni stratejik hesabı

İran’ın Washington ile yürüttüğü müzakereler ve değişen askeri stratejisi ne? Trump yönetiminin “sıkıcı” bulduğunu ilan ettiği barış görüşmelerinin perde arkasında neler var? ABD merkezli dış politika dergisi Foreign Affairs (FA), bölgedeki askeri dengeleri, petrol krizini ve İran iç siyasetindeki şahinleşme dalgasını değerlendirdi.

Foreign Affairs analizi | İran bitmeyen bir savaşı benimsiyor: Tahran’ın yeni stratejik hesabı
  • Yayınlanma: 2 Haziran 2026 19:43
  • Güncellenme: 2 Haziran 2026 19:47

Orta Doğu’da tırmanan bölgesel gerilimler ve küresel enerji hatları üzerindeki hegemonya mücadeleleri, uluslararası analizin en sıcak başlığı olmayı sürdürüyor.

ABD merkezli dış politika dergisi Foreign Affairs, Orta Doğu politikası ve uluslararası güvenlik alanlarında uzmanla, İran asıllı Amerikalı akademisyen, yazar ve eski gazeteci Muhammed Ayetullah Tabaar imzasıyla yayımladığı analizde, İran’ın Washington ile yürüttüğü müzakerelere ve değişen askeri stratejisine ışık tutuyor.

Trump yönetiminin “sıkıcı” bulduğunu ilan ettiği barış görüşmelerinin perde arkasını aralayan makale, Tahran’ın artık diplomasi yerine Hürmüz Boğazı’nı kapatarak küresel ekonomiyi sarsmayı ve “bitmeyen bir savaşı” sürdürmeyi kendi çıkarlarına daha uygun gördüğünü savunuyor. Bölgedeki askeri dengeleri, petrol krizini ve İran iç siyasetindeki şahinleşme dalgasını değerlendiren “İran bitmeyen bir savaşı benimsiyor: Tahran’ın yeni stratejik hesabı” başlıklı analizin Türkçe çevirisi şöyle:


“Son iki aydır İran ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD), kesintili ve başarısız barış müzakereleri yürütüyor. Nisan ayının başında oldukça kırılgan bir ateşkes anlaşmasına varılmasının ardından, her iki ülkenin yetkilileri uzun vadeli teklifleri önce müzakere masasına getirdi, ardından reddetti.

Taraflar bir yandan bir tür anlaşmaya yakın olduklarını duyururken, diğer yandan birbirlerine drone ve füzeler fırlattı.

Pazartesi günü Trump, İran’ın görüşmeleri kestiğine dair raporlar sorulduğunda, “Dürüst olmak gerekirse bitip bitmemesi umurumda bile değil” dedi. Trump, bu tartışmaların “çok sıkıcı olmaya başladığını” ilan etti.

Tahran ve Washington önümüzdeki aylarda yine de bir tür anlaşmaya varabilir; her iki tarafın da en üst düzey liderleri yoğun bir çatışma ortamına geri dönmek için can atmıyor gibi görünüyor (her ne kadar İran içinde bazı üst düzey yetkililer bunu istiyor olsa da). Ancak bir anlaşmaya varsalar bile, İran ve ABD daha geniş bir çatışma sarmalına kilitlenmiş olarak kalacak, karşılıklı tehditler savurmaya ve belki de askeri saldırılara devam edecekler.

Bunun bir nedeni, ülkelerin temel uyuşmazlık noktalarında birbirlerinden hala çok uzak olmalarıdır. Washington hala Tahran’ın nükleer zenginleştirme programını tamamen tasfiye etmesini, tüm zenginleştirilmiş uranyumu teslim etmesini, bölgesel müttefiklerine verdiği desteği kesmesini ve Hürmüz Boğazı’nı yeniden trafiğe açmasını talep ediyor.

İran ise zenginleştirmeden vazgeçmeyi defalarca reddetti. Tahran; ancak ABD’nin Hürmüz Boğazı üzerindeki İran kontrolünü tanıması, İranlıların savaş dönemi zararlarını tazmin etmesi, İsrail’in Lübnan’daki savaşını sonlandırması ve İran’ın dondurulmuş varlıklarını serbest bırakmasının ardından Washington’ın diğer taleplerini değerlendirebileceğini söylüyor.

Ancak tarafların gerçek bir barış yapmamasının başka bir nedeni daha var: İran, çatışmayı diplomasiye tercih edilebilir bulduğu sonucuna vardı. Ne de olsa savaş, Tahran’ın uluslararası gücünü artırmasına yardımcı oluyor gibi görünüyor.

İran, Amerikan üslerine ev sahipliği yapan Arap devletlerini vurarak, ABD’li yetkililer ile kalıcı bir çözüm için çırpınan Basra Körfezi’ndeki ortaklarının arasına nifak sokmayı başardı. Hürmüz Boğazı’nı kapatarak, gezegendeki bir dizi ülkeyi kendi gücünü tanımaya ve gemilerinin akıbeti hakkında müzakere etmeye zorladı. 

Dolayısıyla İran İslam Cumhuriyeti’nin stratejisi, yaygın olarak varsayıldığı gibi sadece hayatta kalmak ve ABD’ye daha uzun süre dayanmak değildir. Ülke, Washington ile olan anlaşmazlıklarını çözmeye bile gerçekten çalışmıyor.

Bunun yerine; ABD, ABD müttefikleri ve hatta daha geniş dünya tarafından Tahran’a yönelik yaklaşımın temelden değiştirilmesini istiyor. Çok kutuplu bir düzende bir kutup olmayı arzuluyor ve savaşın bu hedefe ulaşmasına yardımcı olduğuna inanıyor.

İran İslam Cumhuriyeti, Washington ile çatışmaya yabancı değil. Gerçekten de rejim, ilk günlerinden beri dış politikasının büyük bir kısmını ABD ile yüzleşme üzerine kurdu. Ancak geleneksel olarak, ülkenin iç siyasi rekabeti bu dürtüyü kısıtladı ve rejimi periyodik olarak diplomatik açılımlar aramaya zorladı.

Bu model, 2015 yılında İran’ın pragmatik cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin, İran Dini Lideri Ali Hamaney’in itirazlarına rağmen, ABD ile bir nükleer anlaşma müzakeresi yürütmek için ezici seçim zaferini kaldıraç olarak kullanmasıyla zirveye ulaştı.

Ancak ABD’nin çekilmesiyle tetiklenen bu anlaşmanın çöküşü ve ardından Washington ile yaşanan savaş, iç güç dengesini neredeyse tamamen uzlaşmayı çatışmaya kıyasla daha büyük bir tehlike gören liderlere doğru kaydırdı. Özellikle ABD’nin 28 Şubat’ta başlattığı saldırının ardından, rejimin daha temkinli sesleri ya büyük ölçüde sustu ya da şahinlerin saflarına katıldı.

Sonuç olarak, şahinler artık ülkenin yönetimini sıkıca ellerinde tutuyorlar. Savaşın sonuçları nedeniyle kendilerini şimdiden haklı çıkmış hissediyorlar. Örneğin birçoğu, onlarca yıldır Hürmüz Boğazı’nı kapatmak ve bölgedeki altyapıyı vurmakla tehdit ediyordu. Ancak bunu yapmanın muazzam bir askeri misillemeye davetiye çıkaracağından ve dolayısıyla iç tepkilere yol açacağından korkan daha pragmatik meslektaşları tarafından engelleniyorlardı.

Yine de, ABD ve İsrail Hamaney’i öldürüp ülke genelindeki askeri ve sivil altyapıyı yerle bir ettikten sonra Tahran nihayet bu tehditlerini hayata geçirdiğinde, birçok İranlı elit ve vatandaş bunu sevinçle karşıladı. Bu esnada İran İslam Cumhuriyeti hızla bir koz elde etti. Ekonomik felaketten korkan Arap ülkeleri, ABD’yi barış aramaya itti. Basra Körfezi petrol ve gazına çaresizce ihtiyaç duyan Asya ülkeleri, İran’a gemilerine güvenli geçiş hakkı tanıması için yalvardı.

Avrupalı liderler bile daha uzlaşmacı bir ton benimsedi. Daha önce İsrail’i İran’a karşı “kirli işlerini” yaptığı için öven Almanya Başbakanı Friedrich Merz, Berlin’i bu operasyonlardan uzaklaştırdı ve Tahran’ın Washington’ı “küçük düşürdüğünü” belirtti.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, bölgeye herhangi bir askeri konuşlandırma yapılma ihtimalini dışladı. Birden fazla Avrupalı yetkili, İranlı mevkidaşlarıyla kanallar açtı. Hatta Norveç Dışişleri Bakan Yardımcısı bir çözüm arayışı içinde Tahran’ı ziyaret etti.

Bu sonuç şaşırtıcı değil. Arap devletleri saldırıya uğramaktan hoşlanmazlar ve Hürmüz Boğazı, fosil yakıtlar da dahil olmak üzere her türlü temel mal için önemli bir transit yoludur. Dolayısıyla boğazın kapatılması, Tahran ile Washington arasında onlarca yıldır süregelen asimetrinin ortadan kaldırılmasına yardımcı oldu.

Daha önce Washington, küresel ekonomiye İran’ın erişimini engellemek için tek taraflı yaptırımları ve doların kontrolünü kullanabildiği için ekonomik savaşta açık bir avantaja sahipti. Bu esnada Tahran ise yanıt olarak neredeyse hiçbir şey yapamıyordu. Ancak şimdi bunu yapabiliyor — ve yaptı da.

İran boğazı kapatarak, Amerikalı tüketicilerin benzin pompasına ve markete her gidişlerinde ekonomik acıyı hissetmelerini sağladı. İranlı liderler, zamanla bu iç ekonomik baskıların Trump’ı yaptırımların uygulanmasını gevşetmeye zorlayacağına inanıyor.

Kapatma, elbette dünyanın geri kalanına da zarar veriyor. Ancak Tahran için bu durum daha da iyi, çünkü diğer ülkeleri boğaza erişim karşılığında İran ile ikili ticaret ve finansal düzenlemeler aramaya —böylece ABD yaptırımlarını bypas etmeye— zorlayabilir.

İran İslam Cumhuriyeti’nin savaşı yararlı görmesinin son bir nedeni daha var. Tahran’ın bakış açısına göre çatışma, Washington’ı Tahran’ın zayıf olduğu yönündeki varsayımını yeniden gözden geçirmeye zorlayacak. Ne de olsa ABD, Beyaz Saray’ın itiraf ettiğinden daha fazla zarar gördü; ABD haber raporlarına göre, Amerikan üslerine yönelik İran saldırıları şaşırtıcı derecede etkili ve yıkıcı oldu, hatta pahalı füze savunma radarlarını bile devre dışı bırakmayı başardı.

İran’ın füze cephanelikleri de Amerikalı yetkililerin iddia ettiğinden daha sağlam durumda. İran yine de ciddi darbeler aldı ve ABD ile İsrail orduları Tahran’ın silahlı kuvvetlerinden çok daha sofistike olmaya devam ediyor.

Ancak İran İslam Cumhuriyeti, düşmanlarının yeteneği ne olursa olsun, ne İsrail’in ne de ABD’nin İran’ı savaş alanında yenemeyeceği sonucuna vardı. Dolayısıyla savaşın uzaması, Washington’ın İran hakkındaki daha önceki değerlendirmesinin —yani ordusunun içinin boşaldığı ve rejimin eşikte olduğu yönündeki iddiasının— yanlış olduğunu kanıtlamanın bir yolu.

İran’ın şahin elitleri, Washington ile görüşmeye devam edilmesi gerektiği konusunda geniş ölçüde hemfikir olabilirler. Ancak, özellikle Tahran’ın ABD saldırılarına misilleme yaparken ne kadar ileri gitmesi gerektiği konusunda bazı taktiksel anlaşmazlıkları var. Bazı politika yapıcılar, İran’ın ateşkes sonrası dönemde çok fazla temkinli davrandığını ve Orta Doğu’daki Amerikan üslerine birkaç füze ve drone fırlatmak yerine doğrudan ve sürekli olarak Amerikan askerlerini hedef alması gerektiğini savunuyor.

Onların görüşüne göre, sadece ceset torbaları Washington’ı sürekli çatışmanın gerçek maliyetini yeniden hesaplamaya zorlayacaktır. Diğerleri ise İran’ın, Washington’ı ortağını dizginlemeye zorlamak umuduyla daha fazla ABD varlığını vurmak da dahil olmak üzere, İsrail’in saldırısı altında kalmaya devam eden Lübnan’daki Hizbullah’ı savunmaya daha fazla odaklanması gerektiğini ileri sürüyor.

İran’ın elitleri ayrıca, askeri baskının seçici diplomatik angajmanla nasıl tamamlanacağı konusunda da zaman zaman tartışıyorlar. Bu tartışmalar, devlet kontrolündeki televizyonlarda ve hükümet yanlısı mitinglerde açıkça yaşanıyor ve bazı figürler diğerlerini müzakerelere aşırı hevesli olmakla suçluyor.

Tekrarlanan başarısızlıkları İranlıların Washington’a karşı daha da şüpheci olmasına neden olan bu başarısız görüşme turlarının her birinde bu suçlamalar daha da güçleniyor. Bu ortamda, diplomasiyi kamuoyu önünde desteklemenin maliyeti giderek artıyor.

İran’da hala ülkenin liderliğinin elindeki kozları aşırı zorladığından endişe eden ve bir çözüme ulaşmak için tavizler verilmesini savunan bazı siyasetçiler var. Küresel enerji piyasalarındaki sürekli aksamanın, dünyanın büyük kısmını Washington’a karşı değil, Tahran’a karşı birleştirebileceği; ABD’nin henüz devreye sokmadığı ve çok daha felç edici olabilecek siber saldırılar da dahil olmak üzere araçlara sahip olduğu ve çatışmaların yeniden başlamasının İran altyapısına onlarca yıllık zarar verebileceği konusunda uyarılarda bulundular. Ne de olsa savaş, İran’ın çelik, gaz ve petrokimya endüstrilerini şimdiden harap ederek acı verici iç kıtlıklara yol açtı.

Ancak Tahran, büyük bir uzlaşma sağlamaya çalışsa bile bu risklerin mevcut olacağı sonucuna vardı. Hatta uzlaşmanın İran’ı daha da tehlikeye atacağına inanıyorlar. İsrail ve Washington’ın Haziran 2025 ve Şubat 2026 saldırılarının her ikisi de müzakerelerin ortasında gerçekleşti; bu nedenle birçok rejim yetkilisi, ABD’nin İran’ın diplomatik temaslarını bir zayıflık işareti olarak gördüğüne inanıyor.

İran İslam Cumhuriyeti’nin liderliği stratejisini buna göre yeniden yönlendirdi ve müzakereleri savaşı yönetmek için bir araç olarak kullandı. Görüşmelere çoğunlukla diğer devletlere diplomasi konusunda ciddi olduğunu göstermek, böylece uluslararası baskıyı azaltmak ve çatışmanın temposunu kontrol etmek için katılıyor.

Ancak Tahran, elindeki kozları azaltacak veya kırılganlık sinyali verecek tekliflerde bulunmayı reddediyor. Bu anlamda, diplomasiye yaklaşımını fiilen Washington’ın kendi yaklaşımı olarak gördüğü model üzerine kurdu.  Yani öngörülemez olmak, sadece güçlü bir konumdan müzakere etmek ve çok az taviz sunarken büyük ödünler talep etmek. Bu nedenle İranlı elitler savaşa geri dönmeyi düşündüler ve ABD’li yetkililer kendilerininkini karşılayana kadar Washington’ın taleplerini bir şekilde reddettiler.

Sonuç, en azından şimdilik, gerçek barışı neredeyse imkansız kılan sıfır toplamlı bir dinamiktir. Rejim, çatışmanın elini güçlendirdiğine inanıyor. Eğer boğazı kontrol edebilecekse, ekonomik acıya katlanmaktan memnuniyet duyuyor.

ABD ise tam tersine, şimdiye kadar boğazı İran’a bırakmayı reddetti. Dünya, bu durumda ABD’nin İran’a bir tür abluka uyguladığı, İran’ın boğaza bir tür abluka uyguladığı ve her iki tarafın da sürekli olarak çatışmalara girdiği ve belki de topyekun savaşa geri döndüğü yeni bir normale yerleşebilir.

Böyle bir sonuç, şimdi yaşam standartlarında sürekli bir çöküşle karşı karşıya kalan İran’ın 90 milyon sakini için korkunç olacaktır. Hürmüz Boğazı’na petrol, gaz ve gübre için bağımlı olan dünya genelindeki milyarlarca insan için de kötü olacaktır.

Ancak rejim açısından bakıldığında, İran İslam Cumhuriyeti işlevsel, operasyonel ve uyumlu kalmaya devam ediyor.

Rejim aşırı miktarda baskıya dayanabileceğini gösterdi. En önemlisi de küresel ekonomiyi tek başına zayıflatabileceğini ve dolayısıyla hesaba katılması gereken bir güç olduğunu kanıtladı.”