• Ana Sayfa
  • Haber Zamanı
  • Figen Yüksekdağ İlke TV’ye konuştu: ‘Barış süreci ve çerçeve yasada ne kadar eksiklik varsa demokratik siyasetin eksikliğidir’

Figen Yüksekdağ İlke TV’ye konuştu: ‘Barış süreci ve çerçeve yasada ne kadar eksiklik varsa demokratik siyasetin eksikliğidir’

Figen Yüksekdağ İlke TV’ye konuştu: ‘Barış süreci ve çerçeve yasada ne kadar eksiklik varsa demokratik siyasetin eksikliğidir’
  • Yayınlanma: 8 Ağustos 2026 10:02
  • Güncellenme: 8 Ağustos 2026 13:04

Yaklaşık 10 yıldır Kocaeli 1 No’lu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda tutuklu bulunan HDP eski Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ’ı ziyaret ettim ve İlke TV için çerçeve yasaya ve 1 Ekim 2024’ten bu yana devam eden barış sürecine dair ne düşündüğünü, bütün bu yaşananları nasıl değerlendirdiğini sordum.

Çerçeve yasa teklifi cuma günü Meclis Adalet Komisyonu’na geldi ve ‘Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş ve diğer Kobani davası tutukluları için bu yasa teklifi ne öngörüyor sorusu’ en çok merak edilen konulardan biri oldu.

Cezaevindeki görüşmeden çıktığımda, Adalet Komisyonu’nda Demirtaş konusunda tartışma çıktığını okudum. Bu nedenle de Figen Yüksekdağ’ın tahliye edilmeyi bekleyip beklemediğine, çerçeve yasa teklifiyle ilgili ne düşündüğüne dair sorduğum sorulara verdiği cevaplar önemli.

Görüşmemize, haftada 2 gün toplam 5 saat en fazla 10 mahpus olarak bir araya gelme ve sohbet etme hakkı olan etkinlikten gelmişti. ”Çerçeve yasadan kimler yararlanacak, kimler serbest kalabilir? Bunu konuştunuz mu?” diye sordum.

“Uzun süre mahpusluk yaşayanlar buna kafa yormamayı öğreniyor. Hele de politik bir tutukluysanız. İnanın konuşmadık bunu ama bir kutlama yaptık. Çünkü iki kadın mahpus arkadaşımızın tahliye tebligatı geldi sohbet sırasında. Cezalarının infazını tamamlayan Sona ve Gazel’e İdare ve Gözlem Kurulu tahliye tarihlerini tebliğ etti. Güldük, oynadık, zılgıtlar çektik.”

30 yıllık mahpusların bile tahliyelerini erteleyen İdare ve Gözlem Kurullarının pratiğinde yakın zamanda Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Başkanı Adnan Selçuk Mızraklı’yı serbest bırakmamak olduğunu beraber hatırladık. Figen Yüksekdağ, Van Büyükşehir Belediye Başkanı Bekir Kaya’yı da unutmadı.

“Tahliye beklentim var mı sorunuza belki şöyle cevap verebilirim. Bizler zaten haksız ve hukuksuz yere içerdeyiz siyasi faaliyetlerimizden yargılandık ve ceza aldık. Benim hakkımda da Selahattin Demirtaş hakkında da AİHM kararları var. Çerçeve yasaya gerek yok ki bizim özgürlüğümüz için. Ama bu çerçeve yasanın benim de Selahattin beyin de haksız yere cezaevinde tutulan siyasi mahpusların tahliyesinden çok daha büyük ve tarihi bir anlamı var.”

‘Gelinen bu aşama kendiliğinden ortaya çıkmadı’

Yasa teklifinin kapsamına ilişkin eleştirileri haklı bulduğunu ama asıl önemli noktanın gözden kaçırılmaması gerektiğini söyleyen Yüksekdağ şunları da söyledi:

“Adı çerçeve ama dar bir çerçeve. Kim istemez bunun daha geniş, daha kapsayıcı olmasını? Dün geçti elime metin ve okuduğumda ‘yine güvenlik kaygısıyla yazılmış bir metinle karşı karşıyayım’ dedim. Suç ve ceza kavramlarının içinden barışa yol arayan bir metin.”

“Asla unutulmaması gereken bir şey var ama. Kürt meselesi Türkiye’de ilk kez doğrudan bir yasal düzenlemenin konusu haline geldi, tarihi bir eşik bu. 1921 Anayasası belgeleri ve o dönem Kürtleri inkar etmeyen anlayışin terk edilmesinden 100 yil sonra bugün Kürtleri hukuk içine almanın yolunu açacak bir yasal bir düzenlemeyi konuşuyoruz. Bunun arkasında çok büyük, çok zahmetli ve çok bedeller ödenmiş bir mücadele var. Gelinen bu aşama kendiliğinden ortaya çıkmadı.”

Kendisi de sosyalist bir gelenekten gelen ve HDP Eş Genel Başkanlığı’ndan önce ESP Genel Başkanı olan Figen Yüksekdağ’a sol ve sosyalist çevrelerin eleştirilerini de sordum.

‘Eleştirdiğiniz kadar bu sürece müdahil olmalı, çaba göstermelisiniz’

Yüksekdağ, bu kesimlerin eleştiri hakkı olduğunu ancak bununla yetinilmemesi gerektiğini söyledi.

“Sol ve sosyalist hareketlerin elbette eleştiri hakkı var. Ama sosyalist bir iddianız varsa, eleştirdiğiniz kadar bu sürece müdahil olmalı, sorumluluk almalı, çaba göstermelisiniz. Büyük dönüşümler, sadece eleştirerek değil, mücadeleye katılarak mümkün olur. Çerçeve yasa teklifinde de barış sürecinde de en başından beri yaşanan ne kadar eksik varsa bu demokratik siyasetin eksiğidir, hepimizin eksiğidir, mücadelenin eksiğidir.”

“Kimse bu kadar zahmetli ve değerli bir mücadelenin ardından lükse kaçacak bir rahatlığın içine girmemeli. Sürecin eksiklerini söylemek kadar, onu ilerletecek sorumluluğu üstlenmek de gerekiyor.”

Çerçeve yasanın nihai hedef olarak görülmemesi gerektiğini belirten Yüksekdağ, “Evet, bu bir başlangıç. Ama hızla onu bir başlangıç olmaktan çıkarmak, daha kapsamlı demokratik ve hukuki düzenlemelerle tamamlamak gerekir” dedi.

‘Demokrasi cephesini zayıflatmayı değil, nasıl güçlendirebileceğimizin yollarını aramalıyız’

Figen Yüksekdağ’a ana muhalefet partisinin bu sürece yaklaşımını nasıl değerlendirdiğini de sordum. Artık YENİ Parti’nin lideri olan Özgür Özel’in, Cumhuriyetin kurucu partisi olması hasebiyle taşıdığı 100 yıllık bagajlarına rağmen bir çabası olduğunu ve bunun önemli olduğunu düşünüyor. İktidarın da bu çabayı gördüğünü ve onu yan yollara, patikalara savurmak istediğini hatta şarampole yuvarlamaya da çabaladığını söyleyen Yüksekdağ, Ögür Özel’in ve ana muhalefetin Kürt sorununun demokratik çözümü ve barış konusundaki konsantrasyonunu bozmamasının önemli olduğuna inanıyor.

“Demokratik siyaset ve sol sosyalistler hareketler, her şeye rağmen çözümsüzlüğü değil çözümü savunmalı. Demokrasi cephesini zayıflatmayı değil, her adımda ve her eşikte onu nasıl güçlendirebileceğimizin yollarını aramalıyız.”

‘Barış kadınlarsız olmaz’

Bu süreçte kadın hareketini nasıl gördüğünü ve sürecin parçası olmazlarsa nasıl bir barış olacağını da sordum.

“Son 10 yıldır demokratik muhalefet gibi örgütlü kadın hareketi de savunmada; daha fazla şey kaybetmemek için direniyor. Barış kadınlarsız olmaz. Ama tıpkı demokratik ve sosyalist siyaset gibi kadın hareketi de hani miting ya da yürüyüşler yaptığımızda kortejlerin hemen yanında izleyen ama içeri girmeyen kocaman bir kitle vardır ya, onları içeri davet edecek hatta davetle yetinmeyip tutup elinden içeri alacak yolları bulmalı. Barışın toplumsallaşması dilimize pelesenk olmuş ama bunun yolu yerelde kadınlarla, emekçilerle, ezilenlerle buluşmayı başarmaktan geçiyor.”

Söyleşimizin sonuna doğru kişisel sorular da sordum.

“Şiir yazmaya devam ediyor musunuz?” dedim, kocaman bir kahkahayla cevap verdi:
“Ben kendime şair diyemezken savcılar beni benden daha fazla ciddiye aldı şiir kitabımı toplattı. Ama yazmaya devam ediyorum. En sevdiğim şey şiir. Şiir estetiğine de kendimce yaklaşıyorum. En basit olanı bile çok güzel benim için. Şiir insanlıktır çünkü. Binlerce yıllık insanlığın en damıtılmış hali.”

Sevdiği şairleri de sordum. Yeni şairleri takip etmiyor, kadın şairlerden en çok Didem Madak’ı seviyor. İkinci Yeni şairleri vazgeçilmezi. Cemal Süreya, Turgut Uyar ve Edip Cansever… “Dönüp dönüp okurum” dedi.

‘Mahpusluk insanın zamanından çalınması, bir çeşit zaman hırsızlığı’

Ayrılmadan, çöp adam bile çizemezken akrilik ve yağlı boya resim yapmaya başladığını, bir sürü tablo yaptığını öğrendim. Rölyef de çalışıyormuş. Bağlama çalmaya başlamış, kemanı denemiş ama devam etmemiş. Hepsini mahpusların daha çok bir araya gelme fırsatı diye katıldığı atölyelerde öğrenmiş. “Öyle anlıyorum ki yeni şeylerle, çoğalarak çıkacaksınız buradan” dedim.

” Hem çoğalarak hem eksilerek” dedi. “Mahpusluk insanın zamanından çalınması, bir çeşit zaman hırsızlığı. Hayat zaman demek. Çalınan zamanını telafi etmek istiyor insan.”