Foreign Affairs dergisinde akademisyen Mohammad Ayatollahi Tabaar imzasıyla yayımlanan kapsamlı bir analiz, İran’ın ABD ve İsrail ile girdiği topyekûn savaşa bakışını ve bu süreci iç siyasette nasıl bir fırsata çevirmeye çalıştığını mercek altına alıyor. Analize göre Tahran, askeri kayıplarına rağmen stratejik bir direnç sergileyerek savaşı rejimin bekasını sağlamlaştırmak için kullanıyor.
Şubat ayı sonunda ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı geniş çaplı saldırılar; dini lider Ali Hamaney dahil birçok üst düzey yetkilinin suikasta uğraması ve ülkenin askeri, enerji ve sivil altyapısının büyük ölçüde tahrip edilmesiyle sonuçlandı. Washington ve Tel Aviv, İran’ın askeri yenilginin eşiğinde olduğunu öngörse de, Tabaar’ın analizine göre İran İslam Cumhuriyeti beklenmedik bir uyum sergiliyor.
Hamaney’in yerine hızlıca oğlu Mücteba Hamaney’in getirilmesi ve komuta kontrol sisteminin korunması, rejimin bu senaryoya uzun süredir hazırlandığını gösteriyor. İran, 2003 Irak işgalinden bu yana “maksimum kaos” yaratarak caydırıcılık sağlama stratejisi üzerine çalışıyor.
Analize göre, savaşın başlamasından üç hafta sonra ABD ve İsrail liderleri, İran’ın askeri yenilgiye yaklaştığını ve rejimin ya ciddi şekilde zayıflayacağını ya da devrileceğini öngörüyor. Bombardımanların İran’ın askeri kapasitesinde büyük tahribata yol açtığı doğru olsa da, Tahran’ın beklenenden fazla dayanıklılık gösterdiği görülüyor. Komuta-kontrol sistemi büyük ölçüde korunmuş durumda, kaybedilen üst düzey yetkililere rağmen yeterli ateş gücünü muhafaza ederek ABD üslerine, İsrail’e ve Körfez’deki Arap ülkelerine füze saldırıları düzenleyebiliyor.
Tabaar’a göre bu direnç tesadüf değil. Tahran, 2003’teki Irak işgalinden ve özellikle geçen yılki 12 günlük savaştan bu yana büyük bir ABD-İsrail saldırısına karşı hazırlık yapıyor ve “öfkeyle karşılık vereceği” mesajını sürekli veriyordu.
Stratejisi, maksimum kaos yaratarak caydırıcılığı yeniden tesis etmek üzerine kurulu ve şu ana kadar bu doğrultuda hareket ediyor. Savaş aynı zamanda rejimin içerdeki konumunu güçlendirmek için de kullanılıyor. Bombardımanlar başlamadan önce rejim ülke içinde derin bir meşruiyet krizi yaşıyor, kitlesel protestolar ancak artan baskıyla bastırılabiliyordu.
Savaş ise hem daha sert bir iç baskıya gerekçe oluşturuyor hem de yeni bir meşruiyet kaynağı yaratıyor. Liderler, “yabancı işgalcilere karşı kahramanca direniş” söylemiyle toplumsal bütünleşmeyi artırmaya çalışıyor. İran-Irak Savaşı’nda olduğu gibi, bombalamaların hem asker hem sivil kayıplara yol açması, kentlerde “şehadet kültürünü” yaygınlaştırıyor.
Tabaar, İran yönetiminin savaş öncesi iç direnişin ciddi boyutlarda olduğunu ve bazı İranlıların dış müdahaleyi bile olumlu karşıladığını kabul ediyor. Ancak bombalamaların yarattığı yıkımın yönetişim sorunlarını ağırlaştıracağını da belirtiyor.
Buna rağmen İranlı yetkililer, bombardımanlarda bir fırsat gördüklerini ifade ediyor. Tabaar, son on yılda ABD yetkililerinin İran’ı “sözde sert, aslında zayıf ve temkinli” bir aktör olarak değerlendirdiğini hatırlatıyor.
Tabaar, İsrail’in Suriye’de 12 Gün Savaşı’nda İranlı subayları ve nükleer bilim insanlarını öldürmesi, 2024’teki Şam’daki İran büyükelçiliği saldırısı, Hamas lideri İsmail Haniye ve Hizbullah lideri Hasan Nasrallah suikastları gibi birçok olayda Tahran’ın sınırlı ve büyük ölçüde etkisiz karşılıklar verdiğini, hatta bazı saldırılarını önceden haber verdiğini belirtiyor.
Bu durum, İran’ın hem müttefiklerinde hem de düşmanlarında “İran gerçekten savaşır mı?” kuşkusunu güçlendirmişti. İran’ın bu temkinli tutumu, bölgesel müttefiklerine güven verme ihtiyacı ile kendi topraklarına doğrudan saldırı riskini önleme ikilemi arasında gidip gelmesinden kaynaklanıyordu.
Ancak zamanla Tahran, bu stratejinin ters teptiğini fark etti. Artık “ileri savunma” doktrininden (vekil güçler üzerinden mücadele) “ham saldırı” odaklı yeni bir yaklaşıma geçti. Gelecekteki saldırılara çok daha agresif, hızlı ve geniş çaplı karşılık verme kararı aldı.
Bu kapsamda Hürmüz Boğazı’nı kapatma, Bab el-Mendeb Boğazı’nı tehdit etme ve küresel ekonomiye zarar verme gibi adımlar planlandı. Bu değişim, Hamaney’in kamuoyu önünde yaptığı uyarılar ve askeri tatbikatlarla da açıkça ortaya konmuştu.
Şubat ayında ABD ve İsrail’in başlattığı yoğun saldırılara İran, binlerce füze ve insansız hava aracıyla karşılık verdi, Hürmüz Boğazı’nı kapattı ve petrol fiyatlarını küresel çapta fırlattı. Husi müttefikleriyle koordineli olarak Bab el-Mendeb Boğazı’nı da tehdit etti.
Tahran, bu savaşta “neredeyse hiçbir kuralın geçerli olmadığını” düşünüyor. Özellikle Ramazan ayında Ayetullah Ali Hamaney’in öldürülmesini “her hedefin meşru” kılan bir adım olarak görüyor. Tabar, İran’ın bu savaş stratejisini 1980’deki İran-Irak Savaşı’na benzetiyor.
O dönemde de Saddam Hüseyin, devrim sonrası karışıklık içindeki İran’ı kolay bir hedef sanmıştı. Ancak Ayetullah Humeyni, savaşı iç muhalefeti bastırmak ve rejimi konsolide etmek için bir fırsat olarak değerlendirmişti.
Savaş, rejimin “şehitlik” söylemiyle toplumsal desteği artırmasını, Devrim Muhafızları’nın güçlenmesini ve iktidarın pekişmesini sağlamıştı. Bugün de benzer şekilde, İran yönetimi savaşın içerdeki bölünmeleri aşındırarak rejimi güçlendirebileceğine inanıyor.
Mücteba Hamaney’in yeni lider konumunun da bu süreçte babasınınki gibi güçlenebileceği değerlendiriliyor. Savaşın kriz ortamında sadakat ve bütünlüğün ön plana çıkması, tecrübeli kadroların kaybı ile birlikte Mücteba’nın güvenlik aparatıyla (özellikle Devrim Muhafızları’yla) yakın bağlarını bir avantaja dönüştürüyor.
Foreign Affairs’teki analiz, İran’ın düşmanlarından farklı bir savaş yürüttüğünü vurguluyor: ABD ve İsrail devleti yukarıdan vurarak (lider suikastları ve altyapı tahribatı) rejimi zayıflatmaya çalışırken, İran İslam Cumhuriyeti aşağıdan halkı seferber ederek ve savaş milliyetçiliğiyle kamuoyunu yeniden şekillendirerek iç konumunu güçlendirmeye odaklanıyor.
Tahran hem cephede kazanmayı hem de içeride rejimi sağlamlaştırmayı hedefliyor. Savaşın nihai sonucunun ne olacağı belirsizliğini korusa da, İran’ın bu ikili stratejisiyle hem dış saldırganlara bedel ödetmeyi hem de içerdeki meşruiyet krizini aşmayı umduğu görülüyor.
Mohammad Ayatollahi Tabaar: Texas A&M Üniversitesi Bush Kamu Yönetimi ve Kamu Hizmeti Okulu’nda Uluslararası İlişkiler Doçenti, Rice Üniversitesi Baker Kamu Politikası Enstitüsü’nde Araştırma Görevlisi, Harvard Kennedy Okulu’nda Misafir Araştırmacı ve Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’nda misafir araştırmacı. Tabaar aynı zamanda “Dini Devlet Yönetimi: İran’da İslam Politikası” adlı kitabın yazarı.




