FP analizi: ABD ve İran ‘anlaşamama muhtırası’ imzaladı

Foreign Policy (FP) dergisinde güvenlik analisti David Raikow imzasıyla yayımlanan “ABD ve İran bir anlaşamama Muhtırası imzaladı” başlıklı analiz, Washington ile Tahran arasındaki ateşkes metninin arkasındaki vahim hataların izini sürüyor.

FP analizi: ABD ve İran ‘anlaşamama muhtırası’ imzaladı
FP analizi: ABD ve İran ‘anlaşamama muhtırası’ imzaladı
Haber Merkezi
  • Yayınlanma: 20 Temmuz 2026 16:55

Orta Doğu’da tırmanan askeri gerilim ve küresel enerji krizinin kalbinde yer alan Hürmüz Boğazı’nda barış umutları bir kez daha diplomatik bir iflasla sonuçlandı.

Foreign Policy (FP) dergisinde güvenlik analisti David Raikow imzasıyla yayımlanan “ABD ve İran bir anlaşamama Muhtırası imzaladı” başlıklı analiz, Washington ile Tahran arasındaki ateşkes metninin arkasındaki vahim hataların izini sürüyor.

Beyaz Saray’ın imzaladığı metnin ayrıntılarını kavramaktan uzak yaklaşımı ve Tahran’ın metindeki boşlukları kendi stratejik hakimiyetine dönüştürme hamlesi, krizin boyutunu daha da büyüttü.

Beyaz Saray’ın neye imza attığını anlamaması ya da umursamaması nedeniyle patlak veren gerilim, diplomatik beceriksizliğin bölgesel bir savaşı nasıl körüklediğini ve Hürmüz Boğazı’ndaki krizi nasıl derinleştirdiğini gözler önüne seriyor.

Küresel ekonomiyi ve bölge halklarını ateşe atan bu diplomatik fiyaskoyu inceleyen analizin Türkçesi şöyle:


Söz konusu barış ve ateşkes anlaşmaları olduğunda ayrıntılar hayati önem taşır. Bu durum tüm uluslararası metinler için geçerli olsa da, işin içinde silahlı çatışma olduğunda taraflar arasındaki güven veya iyi niyet eksikliği, hata ya da belirsizliğe neredeyse hiç pay bırakmaz. Herhangi bir yargı organının önüne götürülmeseler dahi, imzalanan metin tarafların gerçekte ne üzerinde uzlaştığını tespit etmenin tek yoludur.

Sürece dair değerlendirmelere geçmeden önce bir şerh düşmek gerekiyor: Uluslararası anlaşmalarda sıklıkla görüldüğü üzere, çeviri meseleleri ciddi bir endişe kaynağıdır. İran devlet medyasında yayımlanan görsellere göre ABD Başkanı Donald Trump ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, metnin hem İngilizce hem de Farsça nüshalarını imzaladı.

Değerlendirmemiz, Beyaz Saray tarafından yayımlanan imzalı İngilizce metnin taranmış hali üzerinden yapılmaktadır. Aksine bir hüküm bulunmadıkça her iki versiyon da eşit derecede resmi ve bağlayıcıdır; yetkin bir mütercim tarafından dikkatli bir karşılaştırma yapılmadan iki metin arasındaki farkları veya bu farkların ne kadar kritik olduğunu bilmek mümkün değildir.

İki sayfaya sıkıştırılan muğlaklık

Tek bir dilde bile kelime seçimlerindeki, yapıdaki veya sıralamadaki küçük farklar yaşam ile ölüm arasındaki çizgiyi belirleyebilir. Metindeki herhangi bir muğlaklık, yorum tartışmalarına kapı aralar. Örneğin 2020’deki ABD-Taliban anlaşmasında Taliban, “beş bin (5.000) kadar mahkumu” serbest bırakma sözü vermiş ve ardından sırf takas etmek üzere daha fazla esir almak için saldırılarını hızla artırmıştı.

Deneyimli müzakereci ve uzman ekiplerinin, uzun bir barış anlaşması metnindeki her bir virgülü ve noktalı virgülü tartışarak aylarca çalışması sık rastlanan bir durumdur. Örneğin Sudan ile Sudan Halk Kurtuluş Hareketi/Ordusu arasında 2005’te imzalanan 259 sayfalık Kapsamlı Barış Anlaşması, yalnızca ateşkes ve güvenlik düzenlemelerinin uygulanmasını kapsayan 50 sayfalık bir ek içeriyordu.

Bu titizlik, geçmişte acı tecrübelerle öğrenilen derslerin bir sonucudur. Ancak ABD-İran anlaşmasına yol açan müzakereler sırasında bu dersler tamamen göz ardı edildi. Hangi ölçütle değerlendirilirse değerlendirilsin, ortaya çıkan metin son derece kusurludur. Metin son derece kısadır —resmi imzalı İngilizce versiyonu iki sayfayı biraz geçmektedir— ve muğlak, belirsiz, hatta yer yer anlaşılmazdır.

Metnin daha ilk kelimeleri gelecekteki sorunların habercisidir. Taraflar buna ne ad verirse versin, bu metin anlamlı hiçbir şekilde bir “Anlaşma Muhtırası” (MoU) değildir; zira bağlayıcı olmaması amaçlanan bir belge niteliği taşımamaktadır.

Belli noktalarda açıklık olsa da muğlaklıklar ve neredeyse çözülmesi imkansız ifadeler anlaşmanın en temel unsurlarına kadar uzanmaktadır. Denetim ve uyuşmazlık çözümü mekanizmaları gibi bu tür bir anlaşma için hayati sayılması gereken unsurlar ya tamamen eksiktir ya da neredeyse yok sayılacak kadar kısa geçilmiştir.

Tahran metindeki boşluğu fırsata çevirdi

Müzakerecilerin, imzacıların veya danışmanlarının akıllarından ne geçtiğini kesin olarak bilmek imkansız. Ancak görünen o ki İran, kendisine Hürmüz Boğazı üzerinde idari kontrol sağlama alanı açacak ifadeleri özel olarak müzakere etmiş ve ardından bu kontrolü uygulamaya koyulmuştur. Anlaşmanın 5. paragrafında yer alan kritik pasaj aynen şöyledir:

“İran İslam Cumhuriyeti, ticari gemilerin güvenli geçişi için elinden gelen çabayı göstererek, yalnızca 60 gün süreyle ve hiçbir ücret talep etmeksizin gerekli düzenlemeleri yapacaktır.”

ABD’li müzakereciler ve liderlik bu ayrıntıları anlamakta (ve belki de umursamakta) başarısız olmuş, bu da boğazı kontrol etme konusunda çelişkili adımlara yol açmıştır. İran daha sonra bu düzenlemeleri uygulamak için güç kullanmış (ki bu durum tartışmalı şekilde anlaşma sınırları içindedir), ABD ise anlaşmayı ihlal ederek yanıt vermiştir.

Gelinen noktada her iki taraf da anlaşmayı en azından geçici olarak rafa kaldırmış, karşılıklı saldırılara girişerek istikrarlı bir çözümden daha da uzaklaşmıştır.

İran’ın, en azından Birleşik Devletler ülke içindeki hedefleri vurmaya başlayana kadar anlaşma şartlarını ihlal etmediğine dair makul bir argümanı bulunmaktadır.

Anlaşmadaki hiçbir hüküm, İran’ın her ticari geminin boğazdan geçişine izin vermesini şart koşmamaktadır. Nitekim anlaşmanın 4. paragrafındaki orantılılık dili, en azından ilk 30 gün için İran’ın bunu yapmayabileceğini zımnen kabul etmektedir.

Anlaşma, 4. paragrafta ABD’nin İran limanlarına yönelik blokajı “tamamen kaldırmasını” gerektiren ifadeden çok farklı bir dil kullanarak, İran’ın yalnızca 5. paragraf uyarınca ticari gemilerin güvenli geçişi için düzenlemeler yapmasını şart koşmaktadır.

Diğer paragraflardaki birkaç hükmün aksine, metin bu düzenlemeler üzerinde karşılıklı bir uzlaşma veya onay aramamaktadır. Düzenlemelerin neleri kapsayabileceği, nasıl uygulanacağı veya İran’ın bunları nasıl dayatabileceğine ilişkin sınırlandırmalara dair başka hiçbir ayrıntı yer almamaktadır.

ABD kendi imzasıyla çelişti

Nitekim İran, anlaşmanın lafzına uygun düzenlemeler yapmış görünmektedir. Bu düzenlemeler tüm gemilerin:

– Basra Körfezi Boğaz Yetki Alanı’ndan (PGSA) transit geçiş izni başvurusunda bulunup bunu almasını,

– Yalnızca İran’ın karasularından geçen ve onaylanmış transit koridorları kullanmasını şart koşmaktadır.

Bu şartlara yönelik itirazlar olsa da, şartların kendisi anlaşmadaki hiçbir hükmü doğrudan ihlal etmemektedir.

Anlaşma ayrıca İran’ın ticari gemilere karşı güç kullanımını açıkça yasaklamamaktadır. (Uluslararası deniz hukukunun olası ihlalleri ayrı bir konudur; İran kendisini BM Deniz Hukuku Sözleşmesi ile bağlı saymazken, ABD kendisini kısmen bağlı saydığı için konu göründüğünden daha karmaşıktır.)

Anlaşmanın ilk paragrafı tarafların birbirine karşı güç kullanımını yasaklamakta, ancak üçüncü taraflara karşı güç kullanımı hakkında hiçbir şey söylememektedir.

Bugüne kadar bildirilen tüm İran deniz saldırıları, İran tarafından onaylanan koridorun dışında (ve muhtemelen PGSA izni olmadan) boğazdan geçmeye çalışan gemileri hedef almıştır. Eğer İran anlaşmanın gerektirdiği düzenlemeleri uygulamaya çalışıyorsa, bir miktar güç kullanımı en azından metne uygun kabul edilebilir.

Öte yandan Birleşik Devletler, İran’ın boğaz üzerindeki kontrolünü engellemek için özel bir çaba göstermiş görünmektedir. ABD liderliğindeki Birleşik Deniz Kuvvetleri’nin bir parçası olan Müşterek Deniz Bilgi Merkezi, anlaşmadan bu yana ticari gemilere defalarca İran tarafından onaylanmayan koridoru kullanmalarını tavsiye etmiştir.

ABD Yabancı Varlıkları Kontrol Ofisi’nin (OFAC) PGSA’ya yönelik yaptırımları anlaşmanın bir parçası olarak kaldırılmamış ve OFAC “Sözde boğaz otoritesiyle işbirliği yapan herkesin yaptırım riskiyle karşı karşıya kalabileceği” uyarısında bulunmuştur.

Anlaşma bu tedbirleri açıkça yasaklamamakta, ancak ABD’nin İran topraklarına veya varlıklarına karşı güç kullanımını kesin bir dille menetmektedir.

Çöküşün faturası bölgeye kesiliyor

Tüm bu koşullar altında, İran liderliğinin kendi üzerine düşeni yaptığına ve Birleşik Devletler’in anlaşmanın önemli unsurlarını görmezden geldiğine samimiyetle inanması oldukça muhtemeldir. Trump, anlaşmanın güç tehdidini açıkça yasaklayan hükmünü neredeyse anında çiğnediğinde ABD bu algıyı pekiştirmiştir. Bu durum, İran’ın Haziran sonundan bu yana attığı her adım için mantıklı bir zemin sağlamıştır. Tahran yönetimi, tutarlı kamuoyu mesajlarını yalnızca ABD’nin kötü niyetine değil, yukarıda belirtilen somut maddelere dayandırmıştır.

Bunların hiçbiri İran’ı veya eylemlerini savunmak anlamına gelmemektedir. Anlaşmanın tamamı yazıldığı haliyle derin kusurlar taşımaktadır ve uluslararası hukukun diğer unsurlarıyla bağdaştırılması son derece zordur.

Harfiyen uygulandığı takdirde tüm bölgeyi istikrarsızlaştırma potansiyeline sahiptir. Ayrıca İran liderliğinin de metnin en azından İngilizce versiyonundaki kritik unsurları yanlış anladığına inanmak için sebepler mevcuttur.

Örneğin anlaşmanın Lübnan’a ilişkin hükümleri İsrail açısından bağlayıcı değildir ve ABD’ye geniş bir hareket alanı tanımaktadır; geçici yaptırım muafiyeti hükümleri ise uygulamada bu muafiyetin çoğunu hükümsüz kılan OFAC tedbirlerini yerinde bırakmıştır.

Her halükarda, İran’ın bu sürece dair algısı, bu çatışmayı yönetme ve boğazı yeniden trafiğe açma yönündeki gelecekteki tüm çabaların üzerine büyük bir gölge düşürmektedir.

ABD’nin veya başka bir gücün İran’ın rızası olmadan Hürmüz’ü zorla açmaya hem istekli hem de muktedir olduğuna inanmak için hiçbir neden yoktur; krize yönelik istikrarlı bir çözümün yolu eninde sonunda müzakere masasından geçecektir.

Ancak imzalanan bir metnin hiçbir hükmünün geçerliliği kalmadığı algısı hakimken, o masaya doğru atılacak en küçük adımlar bile son derece zor olacaktır.

Bu zorlukların aşılması ise en azından şimdiye kadar nelerin yanlış gittiğinin tam olarak anlaşılmasını ve bundan sonra yürütülecek dürüst olmayan müzakerelerin taşıdığı tehlikelerin kavranmasını gerektirmektedir.