13 Ekim Salı sabahı Greta Thunberg, Paris’in kuzeyindeki Saint-Denis’de Paul-Éluard Lisesi’nin önündeydi. İsveçli aktivistin öğrencilere verdiği destek, günün dikkat çeken haberlerinden biriydi. Fakat bu okulun hikâyesini anlamak için bugünkü görüntüler kadar eski bir gazete sayfasına da bakmak gerekiyor. Fransa’da binlerce gencin sokağa çıktığı bir dönemde, tek bir lisenin dosyası ülke genelindeki eşitsizlik tartışmasına beklenmedik ölçüde ışık tutuyor.
Le Monde, 25 Ekim 1990’da Paul-Éluard’ı anlatıyordu. Yaklaşık 2 bin 400 öğrencinin bulunduğu lisede güvenlik kaygıları, öğretmenlerin yaşadığı güçlükler ve 85 milyon franklık yenileme projesi gündemdeydi. Otuz altı yıl sonra aynı okul yeniden ülke çapındaki öğrenci hareketinin simgelerinden biri. Ama iki dönemin sorunlarını birebir aynı saymak doğru olmaz: 1990’daki haberin ağırlığı okul içi güvenlikteydi; bugün binanın durumu, öğretmen eksikliği ve eğitimin sürekliliği öne çıkıyor.
2023’te okulda su alan tavanların çökmesi, bu kaygıların ne kadar somut olduğunu gösterdi. Aralık 2024’te belediyenin güvenlik komisyonu faaliyetlerin sürmesi konusunda olumsuz görüş bildirdi. Bir ay sonra bazı çalışanlar, ciddi ve yakın tehlike gerekçesiyle çalışmaktan kaçınma haklarını kullandı. Île-de-France Bölge Yönetimi, 43 milyon avroluk yenileme programının çalışmalarına 2026 yazında başladı. Proje önemli; ancak yatırımın ilan edilmesiyle öğrencilerin daha güvenli sınıflara kavuşması arasında zaman ve uygulama farkı var. Bölge yönetiminin verilerine göre Seine-Saint-Denis’deki 66 kamu lisesinden 51’inde çeşitli yenileme çalışmaları bulunuyor. Dolayısıyla bütün okulların unutulduğunu söylemek kolaycı olur. Tartışılması gereken, acil sorunlarla uzun vadeli inşaat programlarının nasıl bağdaştırıldığı.
13 Ekim’de İçişleri Bakanlığı gösterilere 161 bin 500 kişinin katıldığını açıkladı; organizatörlerin sayısı 480 bindi. Eğitim Bakanlığına göre 214 lise kapalıydı. Hareket sırasında yaşanan şiddet olayları, okul çalışanlarının ve göstericilerin yaralanması, tartışmayı eğitimden kamu düzenine de taşıdı. Adalet Bakanlığının 8 Ekim’e kadarki verilerine göre 6 bin 877 kişi gözaltına alındı; yüzde 86’sı reşit değildi. İçişleri Bakanı Laurent Nuñez, polis müdahalelerine ilişkin 36 IGPN soruşturması açıldığını, dördünün ağır ve sakatlayıcı yaralanmalarla ilgili olduğunu söyledi. Soruşturma açılması suçun kanıtı değil; aynı şekilde bütün protestoları çatışma görüntülerinden ibaret görmek de yanıltıcı. Bazı gösterilerde okullara zarar verildi, çalışanlar yaralandı. Öğrencilerin güvenliğiyle protesto hakkının korunması aynı anda ele alınmak zorunda; aksi hâlde eğitim talepleri tamamen güvenlik tartışmasının gölgesinde kalıyor.
Fransız liselilerinin geçmişinde benzer büyük seferberlikler var. François Mitterrand’ın cumhurbaşkanı, Lionel Jospin’in eğitim bakanı olduğu 1990’da gösteriler sonrasında 4,5 milyar franklık acil plan açıklandı. Bu plan yalnızca kâğıtta kalmadı: 1992’de yayımlanan bilanço, öngörülen önlemlerin büyük bölümünün uygulandığını gösteriyordu. 1998’de Jospin bu kez başbakandı; öğretmen açığı, ağır ders programları ve okul koşulları yeniden yüz binlerce öğrenciyi sokağa çıkardı. Bakanlığın 2026 istatistikleri ilginç bir karşılaştırma sunuyor: Genel ve teknolojik liselerde sınıf başına ortalama öğrenci sayısı 1990’da 29,7 iken 2025’te 30,2. Otuz altı yıl sonra kalabalık sınıf şikâyetinin hâlâ duyulmasına şaşırmamak gerek. 2006’da işten çıkarmayı kolaylaştıran İlk İşe Giriş Sözleşmesi’nin (CPE) protestolarla geri çekilmesi ise gençlerin kaygılarının okul kapısından sonra, çalışma hayatına da uzandığını hatırlattı.
Bu tarihlerden “hiçbir şey değişmedi” sonucu çıkmaz. Okullar yenilendi, yükseköğretime erişim genişledi, öğrenci hakları gelişti. Yine de bazı sorunlar neden sürekli acil müdahale gerektiriyor? Sorunun bir bölümü, aynı kamu eğitim sistemi içindeki okulların birbirinden çok farklı koşullarda çalışmasında yatıyor.
En zor bölgelerde öğretmeni bulmak kadar, görevde tutmak da güç. Mesleğe yeni başlayanların sık değiştiği bir okulda kadro sayısı tamamlanmış görünse bile eğitim sürekliliği aksayabiliyor. Eğitim Bakanı Édouard Geffray’nin 8 Ekim’de duyurduğu 3 bin yedek öğretmenin ihtiyaç duyulan liselere yönlendirilmesi bu yüzden kısa vadede anlamlı. Bakanlık 114 liseyi kritik, 400’ünü ciddi sorun yaşayan kurumlar arasında belirledi. Ama bu 3 bin yeni öğretmen istihdam edildiği anlamına gelmiyor. Geçici boşluğu kapatmakla bir okulda istikrarlı kadro kurmak aynı şey değil.
Fransa’nın dezavantajlı bölgeler için uyguladığı öncelikli eğitim politikaları, REP ve REP+ ağları üzerinden ilkokullara ve ortaokullara ek destek sağlıyor. Liseler ise bu ağların doğrudan kapsamında değil. Bu ayrım, çocukların sosyal ve eğitimsel eşitsizliklerinin lise kapısında ortadan kalkmadığı düşünüldüğünde önemli. Varlıklı bir aile mahalle değiştirebilir, özel okul veya ek ders seçeneklerini değerlendirebilir. Aynı imkânlara sahip olmayan öğrenciler için öğretmensiz geçen birkaç hafta daha ağır sonuçlar doğurabilir. Üstelik okulun bulunduğu mahalle, yalnızca ders başarısını değil, öğrencinin çevresinde görebildiği meslekleri, ulaşabildiği kültürel imkânları ve yükseköğretim planını da etkileyebilir. Bunların hiçbiri tek başına kader değildir; fakat başlangıç çizgilerini farklılaştırır.
Eylül ayında yayımlanan PISA 2025 sonuçları da bu eşitsizliğin büyüklüğünü gösteriyor. Fransa’nın fen bilimleri puanı 483. Sosyoekonomik bakımdan en avantajlı ve en dezavantajlı öğrenciler arasındaki fen başarısı farkı 100 puan; OECD ortalaması 85. Üstelik bu farkın son on yılda biraz daralması, geride kalanların belirgin ilerlemesinden değil, avantajlı öğrencilerin başarısının gerilemesinden kaynaklandı. PISA, bugünkü protestoların nedenini ölçmüyor; fakat gençlerin liseye hangi farklı başlangıç koşullarıyla geldiğini anlamaya yardımcı oluyor. Elbette dezavantajlı ailelerden gelen her çocuk başarısız değil: OECD’ye göre Fransa’da bu gruptakilerin yaklaşık yüzde 11’i fen bilimlerinde ülkenin en başarılı dörtte birlik kesimine girebiliyor. Bu örnekler eşitsizliği ortadan kaldırmıyor; fakat okulun sağlayabildiği desteğin önemini hatırlatıyor.
Üniversiteye geçişte 2018’den beri kullanılan Parcoursup da bu nedenle eleştiriliyor. Sistem başvuruları topluyor ve programların kontenjanlarına göre değerlendirme yapılmasını sağlıyor. Öğrenciler ise eşit olmayan okul koşullarında oluşturulan dosyaların adil biçimde karşılaştırılıp karşılaştırılmadığını soruyor. Liseli Öğrenciler Sendikası (USL), Parcoursup’un kaldırılmasını ve liselere 10 milyar avroluk yatırım yapılmasını istiyor. Fakat bütün öğrencilerin önceliği aynı değil. Bakanlığın açtığı danışmaya gelen yanıtlarda ders saatleri, yorgunluk, binaların durumu ve öğretmen eksikliği de güçlü biçimde öne çıkıyor. Yaklaşık 67 bin katkının değerlendirildiği bu başvurularda ders programından söz edenlerin payı yüzde 70’e yaklaşırken Parcoursup’u ananlar daha az. Bu, bütün liselilerin temsilî bir anketi değil; yine de eylemleri tek bir taleple açıklamanın neden zor olduğunu gösteriyor.
Gündemin nasıl oluştuğu da değişti. NSI adlı araştırma şirketi, 18 Eylül–6 Ekim arasında TikTok ve Instagram’da incelediği 25 bin 642 paylaşımın 101 milyon etkileşim aldığını hesapladı. Bu sayı 101 milyon destekçi demek değil. Ama bir çatışma görüntüsünün hızla yayılırken, aylarca öğretmensiz kalan sınıfın daha az görünür olabildiğini anlatıyor.
Çözümü yalnızca hükümetten veya yalnızca bölge yönetiminden beklemek de eksik kalır. Öğretmenlerin istihdamı merkezi devletin, liselerin büyük onarımları bölgelerin sorumluluğunda. Kaynakların miktarı kadar hangi okulda, ne zaman ve nasıl kullanıldığı da sorgulanmalı. Bütçe kısıtlarını görmezden gelmek doğru değil; fakat her yeni krizde aynı acil planın açıklanması da iyi işleyen bir düzenin göstergesi sayılamaz.
17 Ekim’de başlayacak tatil gösterilerin temposunu değiştirebilir. Okullar 2 Kasım’da açıldığında Paul-Éluard’da kaç dersin öğretmensiz kaldığı, yenilemenin hangi aşamaya geldiği ve öğrencilerin günlük koşullarının nasıl değiştiği görülecek. Otuz altı yıl arayla aynı okuldan yükselen haberleri anlamlı kılacak şey de bu somut sonuçlar olacak.




