Fransa’da öfkeyi kim toplayacak?
Hasan Deniz 21 Ekim 2026

Fransa’da öfkeyi kim toplayacak?

Fransa’da öfkeyi kim toplayacak?

 

Fransa’da okul tatili yaklaşırken liselerin önündeki kalabalıkların dağılacağı konuşuluyordu. 17 Ekim’de tatil başladı. Sokaklar ise doldu. Güvenlik birimleri yaklaşık 200 bin kişi beklemişti; İçişleri Bakanlığının sayımı 550 bini buldu. Organizatörler 800 bin dedi. Sayılar arasında büyük fark vardı ama bir konuda anlaşmazlık yoktu: Liselerin kapısından çıkan itiraz artık liselere sığmıyordu.

Öğretmen isteyen öğrenciye Sarı Yelekli katıldı. Emekli, işçi, üniversiteli… Hepsinin aynı talebi taşıdığı söylenemez. Yine de birbirlerine yabancı değiller. Öğrencinin babası işten çıkarılmaktan korkuyor, annesi ay sonunda hesabı denkleştirmeye çalışıyor olabilir. Evde konuşulanlarla okulda yaşananların birbirinden ayrı iki mesele olduğunu kim söyleyebilir?

Fransa yoksul bir ülke değil. İnsanları kızdıran da biraz bu. Aynı şehirde bir aile çocuğunun eksik dersini özel öğretmenle tamamlayabiliyor, bir başkası okula öğretmen atanmasını bekliyor. Elektrik faturası herkesin kapısına geliyor; fakat herkesin bütçesinde aynı deliği açmıyor. Cumhuriyetin eşitlik sözünü hatırlatanlar, çoğu zaman yeni bir söz istemiyor. Eskisinin tutulmasını istiyor.

Çalışıp çocuklarını okutabilen insanların hayatlarının daha iyiye gideceği düşüncesi uzun süre toplumu ayakta tuttu. Bugün o güven sarsıldığında yalnız ücret pazarlığı başlamıyor. Diploma almaya devam eden gençler, o diplomanın nasıl bir hayat sağlayacağından daha az emin. Böyle bir kaygıyı yalnız birkaç öğretmen atamasıyla gidermek güç. Öte yandan devlet bütçesi de sınırsız değil. Mesele hangi yükün kimin sırtına bırakılacağı. Tasarruf her zaman aynı mahalleden başlıyorsa, bir gün o mahallenin de söyleyecek sözü oluyor.

Buraya kadar anlatılanlar solun yıllardır bildiği meseleler: ücret, okul, hastane, vergi, eşitsizlik. Ne var ki bildiğiniz bir sorunun sahibi olmak, ona kızan herkesin oyuna da sahip olmak anlamına gelmiyor. Fransa solunun önündeki açmaz tam burada. Macron’a kızan seçmenin kendiliğinden sola döneceğini düşünmek için ortada bir neden yok.

17 Ekim’deki yağma ve kundaklamalar bu açmazı daha da görünür kıldı. Geniş kalabalıklar barışçıl yürürken bazı kentlerde dükkânlar yağmalandı, kamu binaları zarar gördü. Ulusal Birlik, yani RN, hemen tanıdık yerinden konuşmaya başladı: Devlet düzeni sağlayamıyor, sol da şiddete göz yumuyor. İkinci iddia partinin siyasi suçlamasıdır; gösteriye katılan yüz binlerce insanın üzerine yapıştırılacak bir hüküm değil.

Ama suçlamanın kimde karşılık bulabileceğini görmek zor değil. Dükkânının önüne kepenk indiren esnafın çocuğu da aynı okula gidiyor. O da zam istiyor, o da faturadan yakınıyor. Şimdi bir de işyerini korumaya çalışıyor. Ona yalnız güvenlikten söz ettiği için gerici muamelesi yapılırsa, derdini dinlemeye hazır başka bir siyasi kapı bulabilir. İnsanlar maaşlarını ve can güvenliklerini ayrı ceplerde taşımıyor.

Burada şiddetle sert itirazı ayırmak gerekiyor. Vergi düzenini kökten değiştirmeyi istemek de radikal olabilir, fabrikada uzun grev örgütlemek de. Bunların bir vitrini parçalamakla ilgisi yok. Öte yandan, birkaç kişinin yaptığını bütün harekete mal etmek de RN’nin işine yarayacak kestirme bir yol. Hem yağmayı reddedip hem polisin müdahalesini sorgulamak mümkün. Hatta demokratik bir ülkede ikisi de gerekli.

Mayıs 1968 anlatılırken haziran seçimleri bazen arada kayboluyor. O yıl greve katılanların sayısı için on milyona kadar çıkan tahminler var. Bu, tek bir meydanın kalabalığı değil; fabrikaları, ulaşımı ve işyerlerini içine alan büyük bir iş bırakma dalgasıydı. Grenelle görüşmelerinden önemli ücret kazanımları çıktı. Sonra Charles de Gaulle Meclisi feshetti, haziranda erken seçime gidildi. Gaullistler ve müttefikleri 487 sandalyenin 354’ünü aldılar.

İşçi ücrette kazanmıştı; seçimi De Gaulle’ün siyasi kampı kazandı. Daha iyi ücret isteyen insan, ülkeyi kimin yöneteceğine karar verirken başka şeyleri de hesaba katabilir. Üstelik o büyük zafer De Gaulle’ü bir yıl sonra referandumu kaybedip istifa etmekten kurtaramadı.

Bugünkü fark daha da düşündürücü. 1968’de düzen arayan seçmen mevcut Gaullist iktidara yönelebiliyordu. Şimdiyse Macron yönetiminin kendisi de düzeni sağlayamamakla suçlanıyor. RN, tam bu aralıkta kendisini hem iktidarın hem solun karşısına yerleştiriyor. Aşırı sağın yükselişi elbette yalnız son gösterilere bağlanamaz. Ama sosyal talepler gözden kaybolup bütün konuşma güvenliğe dönerse, bu dönüşümün kime alan açtığı ortada.

Dışarıdan konuşanlar da kendilerine uygun bir hikâye buldu. Trump ve JD Vance göçü öne çıkardı. Putin’in temsilcisi Kirill Dmitriev göçe bir de Avrupa’nın enerji tercihlerini ekledi. Fransa’da okuluna öğretmen isteyen çocuğun meselesi, Washington’da sınır, Moskova’da gaz borusu tartışmasına dönüştü. Başkalarının siyasi hesapları, o çocuğun boş geçen dersini doldurmuyor.

Şimdi 24 Ekim için yeni gösteri çağrıları var. Beş büyük sendikanın 5 Kasım grev kararı ise zaten 17 Ekim’den önce alınmıştı. O gün trenler, işyerleri ve kamu hizmetlerindeki katılım önem kazanacak. Bir cumartesi yürümekle birkaç günlük yevmiyeden vazgeçmek aynı şey değil; ay sonunu zor getiren insan için grev de masraflı bir karar. Hareketin geleceğini kalabalık kadar dayanışma ve elde edilebilecek somut sonuçlar belirleyecek.

Hükümet öğretmen açığına, ücretlere ve kamu hizmetlerine cevap bulmak zorunda. Sol ise kendi toplantılarında aldığı alkışla yetinemez; işi, dükkânı, mahallesi için kaygılanan insanın sesini de duymalı. Çünkü aşırı sağa öfke duymak, aşırı sağın neden güçlendiğini açıklamaya yetmiyor.

17 Ekim’de hükümet kalabalığı eksik saydı. Aynı kalabalığın bütün oylarını kendinden sayan olursa, sandıkta bir hesap hatası daha çıkar.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.