Akamete uğramaz ve zamanlama sorunlarıyla karşılaşmazsak, “çerçeve yasa” veya “kök yasa” diye adlandırılan yasal düzenlemenin meclis gündemine gelmesi bekleniyor artık. Bununla ilgili belirtiler, söylemler ve taahhütler gittikçe artış gösterdi. Cumhurbaşkanı’nın, Ak Parti sözcülerinin ve Meclis Başkanı’nın temmuz ayını işaret eden demeçleri var. Velhasılıkelam üç vakte kadar bir yasanın çıkacağını söylersek yanılmayacağımızı düşünüyorum. Bu yazının muradı da zamanlama tahmini yapmak değil zaten.
Kürtler dağa çıkan çocukları için “gitti” derlerdi. Şimdi bu yasayla geri gelmesi murat edilenler, o gidenlerden hayatta kalanlar işte. Ölmeyenler, evlerine dönecekler; yakılmış, zorla terk ettirilmiş köylerde, viraneye dönmüş evlerine. Yıkık duvarlara, harap bağlara, kurumuş bahçelere bakacaklar iç geçirip. Dört gözle gelmelerini bekleyip, bugüne ömrü vefa etmemiş anne babalarının, kardeşlerinin, akrabalarının, dostlarının mezarlarında göz yaşı dökecekler.
Hasretle sarılacaklar, gelmelerini bekleyerek bir ömür geçirenlere elbet. Ve onlara hasretle sarılacak, onları bekleyenler. Gözleri ışıldayarak, saygıyla gülümseyecek sokakta karşılaştıkları komşuları. Çünkü savaş, yalnızca insanları birbirinden ayırmaz, cümleleri de yarım bırakır. Ve yarım kalan o cümleler gülümseyerek tamamlanır bazen.
Dönecekleri yerler, yalnızca mekânlar olmayacak. Her taşın, her duvarın, her meşe ağacının hafızasında kendi çocukluklarından bir parça bulacaklar. Hatırlayan yalnız insanlar değildir, bazen coğrafya da bekler.
Bir de onların yüzlerinde, özledikleri yüzleri arayanlarla karşılaşacaklar. İçten içe cevabını bildikleri soruların sahipleri, o soruyu sormaya cesaret edemeden, sessizce bakacaklar yüzlerine. Yaşamın umudunu değilse bile, ölümün anlamını arayacaklar bakışlarında. Çünkü mezarsız ölülerin sahipleri; tamamlanmamış yasını, örtülmemiş kederini, küllenmemiş umudunu sırtlanmış olanlar, ölümle helalleşmek isteyecekler. Gidip yüz sürecekleri bir kaya kovuğu, bir ağaç gölgesi, toprağa dikilmiş bir taş isteyecekler. Avunacakları bir son söz, bir vasiyet, bir selam.
Geri gelmeyenleri bekleyenler olacak elbet, tıpkı gelenleri bekleyenler olacağı gibi. Xaltîka Sosê bekleyecek örneğin. Hayır, Kürtleri fuzuli uğraşlarla meşgul olmakla suçlayıp, dalga geçenlerin söz ettiği parodi karakteri olan değil. Kanıyla canıyla gerçek bir insan olan Xaltîka Sosê, yaralıyken karda donarak ölen oğlunun buz kesmiş ayakları için yıllardır ısrarla ördüğü yün çorapları, geri gelenlere hediye edecek belki. Ve artık yorgun ellerini ve gözlerini dinlendirecek biraz.
Geri gelenler ve bekleyenler, baktıkları yerde eksilenleri hissedecekler önce ve sessizce, bundan söz etmemeye çalışarak, kalanlara tutunacaklar.
İşte “çerçeve” dediğimiz şeyin içine sığacak bunca keder, acı ve hüzün. Dolayısıyla o “çerçevenin” nasıl çatıldığı ve isminin ne olduğunun çok büyük anlamı var. Gelenler, yüzlerce yıl içine sığdırıldıkları o “çerçevenin” ismiyle anılacaklar. Neredeyse 65 yıl önce tutuklanan Kürt aydınlarının hâlâ 49’lar olarak anıldığı gibi. 1980’de üniversiteden atılan akademisyenlere 1402’likler dediğimiz gibi.
Bu yasayla gelecek olanlar da tâbi olacakları yasanın ismiyle anılacaklar muhtemelen. Yasanın içeriğinin yeterli olup olmaması başka bir meseledir. Ancak işin bir de isimlendirme tarafı var ki, bazen zarf mazruftan önce gelir. Bekleyenlerin gelenleri çağırdıkları isimle, “çerçeve”den taşan ismin örtüşmesi ahlaki ve vicdani bir meseledir.
Elbette ki bu topraklar, önlenmemiş bir savaşta yitirilen binlerce çocuğun kanıyla hemhal olurken, tek başına Kürtlerin veya Türklerin acısını öncelemek insani değildir. Sıvasız evlerin, yoksul mahallelerin bayrağa sarılı kayıpları da insan olanın yüreğini titretir. Ancak söz konusu yasa tartışmaları, Kürtlerin acılarına değmeyen bir yerden tartışılıyor durmaksızın.
Kapsama alanından, zamanlama meselesine, siyasi yasaklardan, kanun maddelerine kadar her ayrıntı konuşulurken, bekleyenlerin, gelenlerin ve gelmeyecek olanların hissiyatını, anısını ıskalayan bir yaklaşım, belki yasal bir metin olur ama barışı çerçevelemez.
“Çerçeve” Kürtçe-Farsça bir kelime. Dört ve çubuk kelimelerinden türemiş birleşik bir sözcük. Semantik olarak incelendiğinde, bütün yönleriyle ele alınmış, dört başı mamur bir yaklaşımı da ima eder. Ve eğer gerçekten barışın ve ortak yaşamın “çerçevesi”ise çizilen, içeriğinin buna hizmet etmesi, isminin de bunu anımsatması gerekir. Tefrik eden, tahkir eden, tahrik eden yaklaşımlar murat edilen niyeti sorgulatır.
Suça bulaşmış, bulaşmamış ayrımı gibi eşyanın tabiatıyla kavgalı tanımlamalar, sosyal ve siyasal hayata entegre olmanın önünde engel teşkil eden kısıtlamalar, siyasal bir özne olmanın tarihsel meşruiyetini yok sayan yaklaşımlar çözüm iradesinin kapsayıcılığı ve “çerçeve”nin semantik gerçekliğiyle örtüşmeyen tavırlardır.
Meclise gelecek olan yasanın ismine bakmalıyız önce. “Üslûbu beyan, ayniyle insan” der Ziya Paşa, insanın karakterini konuşmasıyla yansıttığını iddia ederken. Yasalar da kendilerine özgü karakterleri olan ve toplumsal hayatın belirleyici parçalarıdır. Üslûpları da içeriğinden daha önemsiz değildir. Kaldı ki gelmesini istediğiniz insanları nezaketle çağırırsınız. Bu nezaketi sergilemiyorsanız, gelmelerini istemediğiniz anlamı çıkarılabilir üslûbunuzdan.




