Güney Afrika edebiyatı, geçmişinden bağımsız düşünülemez çünkü bu coğrafyada geçmiş, geride kalmış bir zamandan çok hâlâ canlı, nabız atan bir yaradır. Damon Galgut da bu edebî geleneğin içinden gelir. Apartheid’ın bıraktığı ahlaki yıkımı ve toplumsal travmaları incelerken, yalnızca geçmişin izlerini sürmekle yetinmez aynı zamanda “Yeni Güney Afrika”nın parlak vaatlerinin altındaki sessiz çürümeyi de görünür kılar. Sahtekâr, bu çift yönlü bakışın izinde, hakikat ile yüzleşme arasındaki gerilimi derinleştiren bir roman olarak öne çıkar.
Roman, okuru Cape Town’ın doğusundaki Karoo’nun kurak ve ıssız coğrafyasına götürür. Ufkun titreştiği, rüzgârın kuru otları savurduğu bu düzlüklere yalnızca doğa değil, geçmişin gölgeleri de hâkimdir. Eski işkenceciler, mafya kalıntıları ve sonradan görme zenginler aynı mekânda, benzer bir kaderin ağırlığı altında yaşar. Bu karakterler yalnızca bireysel suçların değil, tarihsel bir hastalığın da taşıyıcılarıdır. Galgut, bir ulusun iç manzarasını abartıya kaçmadan, ama merhameti de elden bırakmadan çizer; insan ilişkilerindeki çözülmeyi, kaçınılmaz bir çöküşün ağır ritmiyle hissettirir. Okuru bu sarsıcı gerçekliğin ortasında tanıklığa zorlar.
“Bir şeyi bariz metaforlarla betimlemek, şiir böyle bir şey değildi ki!
Şiir hece ve ritimdi. Şiir nefes ölçüsüydü.
Şiir seslendirilmiş zamandı.
Şiir yaşanan anı çağrıştırırdı, şiir tarihin panzehiriydi.
Şiir alışkanlıktan bağımsız bir dildi.
Şiir onun ötesindeydi.” (s.51)
Romanın merkezindeki Adam, modern dünyanın “gereksizleştirdiği” bir figürdür: işsiz, boşanmış ve ahlaki bir atalete saplanmış bir şair. Yeniden şiir yazmak ister. Johannesburg’un karmaşasından ve yeni sosyal hiyerarşilerden kaçarak Karoo’ya sığınması, görünürde estetik bir arayıştır. Ancak bu kaçış, kısa sürede yanılsama olarak açığa çıkar. Karoo yalnızca fiziksel bir çöl değil rüşvet, şiddet ve eski düzenin hayaletleriyle dolu ahlaki bir boşluktur. Böylece roman, politik dönüşümün ötesinde, ruhsal bir yıkımı da anlatır.
Galgut’un anlatısı, Adam’ın hayatına aniden giren Canning karakteriyle birlikte bir belirsizlik ve yabancılaşma eksenine oturur. Canning, Adam’ın geçmişinden geldiğini iddia eder ancak Adam’ın belleğinde ona dair hiçbir iz yoktur. Yazar okuru ustalıkla bir belirsizliğin içine çeker. Bu durum, okuru temel bir soruyla baş başa bırakır: Belleğini yitirmiş olan mı daha sahte, yoksa kendine yeni bir kimlik kuran mı? Bu kişisel çatışma, aslında ulusal bir metafora dönüşür. Yüzeyde demokratik bir görüntü sunan ancak derinlerinde eski şiddet biçimlerini sürdüren bir ülkenin yansımasıdır bu. Galgut, karakterlerini birer piyon gibi bu yozlaşmış sistemin içinde hareket ettirirken, insanın yalnızlığa ve özgürlüğe tahammül sınırlarını sorgular.
Bu gerilimli ilişkinin içinde, Adam ile Canning’in karısı arasında gelişen yakınlık ise romanın ahlaki çatlağını daha da derinleştirir. Adam’ın mesafeli duruşuna rağmen kadının varlığı, onda bastırılmış bir arzuyu uyandırır. Bu çekim, suçluluk ve kayıtsızlık arasında gidip gelen belirsiz bir ilişkiye dönüşür. Böylece yalanın ve ihanetin yalnızca toplumsal düzeyde değil, en mahrem ilişkilerde bile sızan bir gerçeklik hâline geldiği görülür.
“Charmaine heykeli götürüp komodinin üstüne, kristaller, sarkaçlar ve Budist mandalalardan oluşan bir koleksiyonun arasına yerleştirdi.
İşte hepsi buydu, Adam’ın orada bulunduğuna dair başka hiçbir somut kanıt yoktu. Gerçekte yanında getirmek istediği şey, kelimenin tam anlamıyla yanıp kül olmuştu. Gavin konuyu sık sık açsa da Adam tabii ki bu yaptığını asla kardeşine itiraf etmedi.” (s.249-250)
Romanda eylemsizlik, bekleyiş ve içsel çözülme hâkimdir. Adam’ın bahçesinde sürekli yeniden büyüyen ot, bastırılmaya çalışıldıkça güçlenen geçmişin ve vicdanın simgesine dönüşür. Sanatçının artık dünyayı “olduğu gibi” görememesi, masumiyetin geri dönüşsüz kaybını işaret eder. Doğa bile artık saf bir görüntü değil, anlam katmanlarıyla yüklü bir yüzeydir. Adam, dış dünyaya yöneldiğini sandıkça kendi hikâyesine çarpar; bu da romanın temel paradokslarından birini oluşturur.
Galgut, açık bir politik söylem kurmaktan kaçınsa da, tarihin kaçınılmaz ağırlığını ustalıkla hissettirir. Romanın sonunda geriye, yolsuzluk, hayal kırıklığı ve ahlaki çürümenin ortasında kendi ülkesinde sürgün bir adamın portresi kalır. “Gökkuşağı ulusu”nun renkleri solmuş, yerini Karoo’nun tozlu griliği almıştır. Bunun en net anlatımı kendi ülkesinde sürgünde, depresyonun ortasında olduğunu bilmesidir ancak bunu kendisi bile söyleyemez. Bunu ifade ederken herhangi bir partiye veya lidere hiçbir gönderme de yapmaz. Günlük gerçeklik, hikâyenin manipülasyonudur.
Sahtekâr, yalnızca bir bireyin kimlik krizini değil, bir toplumun kendi geçmişiyle kuramadığı ilişkinin yarattığı derin çatlağı anlatır. Gerçek ile temsil, sahne ile hayat arasındaki sınır giderek silinirken, okur da bu belirsizliğin içine çekilir. Anlam arayışı her seferinde dağılır; geriye ise dünyanın artık eskisi kadar berrak olmadığına dair sarsıcı bir farkındalık kalır. Bu kırılma, yalnızca anlatının değil, okurun da algısını dönüştürür.
Anlatıcının şiirde dile getirdiği “basit ve güzel şeylerin zamanı”na dönme arzusu da bu bulanıklık içinde anlamını yitirir. Artık karşılaşılan şey doğanın kendisi ya da onun üzerine yığılmış anlam değil arayışlarıdır. Saf bakışın yerini sürekli ertelenen bir anlamlandırma çabası alır. Dış dünyaya yöneldiğini düşünen özne, her defasında kendi hikâyesine geri döner. Bu kaçınılmaz geri çarpış, romanın en derin hüznünü kurar: dünyayı olduğu gibi görememenin, ona dolaysızca temas edememenin hüznü.
Sahtekâr, Damon Galgut, Çeviren: Duygu Akın, YKY-2013, 3.baskı




