Silahların susması, cenazelerin gelmemesi, çatışmaların durması…
Türkiye tam da böyle bir kapının önünde duruyor.
Yıllardır ilk kez silahların tamamen devreden çıktığı bir ihtimal konuşuluyor. PKK’nin silahlı mücadeleyi sona erdirmesi, örgütün feshi, Meclis’te kurulan komisyon, silah bırakanların toplumsal yaşama nasıl döneceği, yeni hukuki düzenlemeler, “çerçeve yasa” tartışmaları… Bunların her biri çok önemli başlıklar. Bütün bu tartışmaların üzerinde yükseldiği temel bir soru var aslında.
Gerçekten yeni bir döneme giriyorsak bu nasıl mümkün olacak?
Bu soruya siyasetin günlük diliyle cevap vermek kolay değil. Çünkü siyaset çoğu zaman kendi hakikatini ilan eder. O hakikatin toplumsal gerçekliğe dönüşüp dönüşmediği ise çok daha çetrefilli bir süreç olur.
Belki de bu yüzden bugünü anlamak için sizi Karl Marx’a döndürmek istiyorum.
Marx’ın en fazla tartışılan kavramları sermaye, emek, sınıf ya da artı değer oldu. Oysa daha geride kalan ama bugünü anlamak bakımından son derece güçlü iki felsefi kavramı var: Wahrheit ve Wirklichkeit.
Türkçe’ye çoğu zaman “hakikat” ve “gerçeklik” diye çevrildi. Burada Murat Belge’ye bu çeviri emeği ve bu tartışma için teşekkür borçluyuz, bunu teslim etmek isterim. İlk bakışta aralarında ciddi bir fark yokmuş gibi görünüyor. Oysa Marx’ın kurduğu ayrım, yalnızca felsefi değil, aynı zamanda siyasal bir ayrım.
Wahrheit, yani hakikat, bir iddianın doğruluğudur.
Wirklichkeit ise gerçekleşmiş toplumsal gerçekliktir.
Başka bir ifadeyle biri söylenendir, diğeri yaşanandır.
Bir siyasal iktidar barıştan söz edebilir. Bir örgüt silah bıraktığını ilan edebilir. Muhalefet demokratik çözümü savunabilir. Bunların tamamı bir hakikat iddiasıdır.
Fakat Marx’ın asıl sorusu şu:
Bu iddialar insanların hayatında neyi değiştirdi, neyi değiştirecek?
İşte hakikat ile gerçeklik arasındaki mesafe tam da burada başlıyor.
Barış, yalnızca ilan edildiği için barış olmaz. Tıpkı demokrasi denildiği için demokratik bir rejim kurulamayacağı gibi. Bir düşünce ancak hayatın içinde karşılığını bulduğu ölçüde hakikate dönüşür.
Marx’ın “Wirklichkeit” dediği tam da budur. Gerçeklik, yaşanan hayattır. İşleyen kurumdur. İnsanların devlete güven duyup duymadığıdır. Mahkemeye çıktığında adalet göreceğine inanıp inanmadığıdır. Kendi diliyle konuşabildiği, kimliğiyle siyaset yapabildiği, eşit yurttaş olarak yaşayabildiği toplumsal zemindir.
Barış da tam burada kurulur.
Bugün en fazla konuşulan meselelerden biri olan silah bırakma, tek başına barışın kendisi değil malum. Silah bırakma, olsa olsa barışın başlangıç koşuludur. Bunun ötesini hukuk belirler. Daha doğrusu yeni kurulacak hukuki ve siyasal düzen belirler.
Çünkü silahlar sustuktan sonra eski hukuk bütün refleksleriyle yürürlükte kalıyorsa, eski güvenlik anlayışı varlığını koruyorsa, siyasal alan genişlemiyor, demokratik katılım güçlenmiyor, yerel demokrasi gelişmiyor ve insanlar hala geleceğini hukukun güvencesinde görmüyorsa ortada yalnızca çatışmasızlık vardır. Barış değil.
Silahların susması bir hakikat iddiasıdır. Barışın toplumsallaşması ise gerçekliktir.
Bugün kamuoyunda sıkça “Silah bırakanlar ne olacak?” diye soruluyor. Aslında doğru soru şu:
“Türkiye nasıl bir hukuk kuracak?”
Çünkü hukuk yalnızca cezalandıran bir mekanizma değil ki. Toplumun geleceğe nasıl birlikte yürüyeceğini belirleyen ortak bir sözleşme. Bu nedenledir ki barış süreçlerinde hukuk sona bırakılan teknik bir ayrıntı değil barışın kendisidir.
Bugün tartışılan çerçeve yasa da Abdullah Öcalan’ın uzun zamandır dile getirdiği kök yasa fikri de tam bu noktada önem kazanıyor. Çünkü her ikisinin merkezinde aynı soru duruyor:
“Silahların sustuğu bir ülke, kendisini hangi hukukla yeniden kuracak?”
Bu sorunun cevabı verilmeden barışın kalıcılığından söz etmek kolay değil.
Negatif barışın sonu pozitif barışın başlangıcı
Tam da bu nedenle konuya yalnızca Türkiye’nin iç siyasetinden bakmak eksik kalır. Dünyadaki hemen hemen bütün barış süreçleri aynı soruyla yüzleşti: “Silahlar sustuktan sonra ne olacak?”
Bu soru ilk bakışta teknik görünüyor. Oysa cevabı tamamen politik. Çatışmalar, silahların ateşlenmesiyle başlamaz, çok daha önce başlar. Hukukun eşit işlemediği, siyasal temsilin daraldığı, kimliklerin inkar edildiği, devlet ile toplum arasındaki güven ilişkisinin koptuğu yerde çatışma, çoğu zaman görünmez biçimde zaten başlamıştır. Silah, bu uzun sürecin yalnızca en görünür sonucudur. Bu yüzden silahların susması da sürecin sonu değil, başlangıcıdır.
Norveçli barış araştırmacısı Johan Galtung’un bugün artık klasikleşmiş hale gelen “negatif barış” ve “pozitif barış” ayrımı tam da bunu anlatır. Negatif barış, çatışmanın durmasıdır. Pozitif barış ise çatışmayı üreten nedenlerin ortadan kaldırılmasıdır.
İlkinde sessizlik vardır ikincisinde adalet.
İlkinde güvenlik vardır ikincisinde güven.
İlkinde insanlar ölmez ikincisinde insanlar birlikte yaşamaya başlar.
Türkiye’nin bugün bulunduğu eşik de tam olarak budur. Eğer bugün konuşulan yalnızca silah bırakmaksa, aslında konuşulan negatif barıştır. Eğer konuşulan yeni bir yurttaşlık hukuku, demokratik siyasetin genişlemesi, yerel demokrasinin güçlenmesi, kültürel hakların güvence altına alınması ve geçmişin yaralarının onarılmasıysa, artık pozitif barış tartışılıyordur.
Marx’ın Wirklichkeit kavramı ile Galtung’un pozitif barış anlayışı tam burada birbirine yaklaşır.
Marx, düşüncenin ancak hayatın içinde doğrulanacağını söyler.
Galtung ise barışın ancak toplumsal ilişkiler değiştiğinde kurulacağını…
İkisinin ortak noktası nedir derseniz bence şu: Hakikat, kendi başına yeterli değildir, kurumsallaşmalıdır. İnsanların gündelik hayatına dokunmalıdır, yeni bir toplumsal gerçeklik üretmelidir.
Türkiye’de de bugün asıl zor olan barışı, gündelik hayatın doğal bir parçası haline getirmektir.
Burada da hukukun rolü karşımıza çıkıyor.
Türkiye’de son aylarda en fazla tartışılan başlıklardan biri “çerçeve yasa” oldu. Bu tartışmanın çoğu zaman teknik ayrıntılar üzerinden yürütüldüğünü görüyoruz. Oysa çerçeve yasa, teknik bir metin değil. Siyasal iradenin hukuka dönüşme biçimi. Çünkü hiçbir barış süreci yalnızca iyi niyet açıklamalarıyla yürümez.
Hükümetler değişebilir, siyasal dengeler değişebilir. Barışın kalıcı olmasını sağlayan ise kişilerin iradesi değil, hukukun güvencesidir.
Bu nedenle dünyadaki başarılı örneklere bakıldığında ortak bir özellik görüyoruz. Kuzey İrlanda’da, Güney Afrika’da, Kolombiya’da, Nepal’de… Silah bırakma ile hukuki güvence birbirinden hiç ayrılmadı. Çünkü orada insanlar yalnızca karşı tarafın sözlerine güvenerek silah bırakmadı. Hukukun öngörülebilirliğine güvenerek bıraktılar. Barışın gerçek güvencesi iyi niyet değil, hukuktur.
Bu noktada Abdullah Öcalan’ın dile getirdiği “kök yasa” önerisi de yeniden düşünülmeyi hak ediyor. Bu kavram çoğu zaman yalnızca teknik bir yasa önerisi gibi okundu. Oysa “kök yasa” isminden de anlaşılacağı gibi, tek tek düzenlemelerin üzerinde duran kurucu bir hukuk fikrini ifade ediyor. Bir af yasası değil, bir infaz düzenlemesi değil, bir geri dönüş protokolü de değil. Toplumun çatışmasız dönemde hangi ilkeler üzerinde birlikte yaşayacağını tanımlayan kurucu bir hukuk çerçevesi bu. Bu yönüyle bugün tartışılan çerçeve yasadan daha geniş bir ufka işaret ediyor.
Çünkü silah bırakanların topluma dönüşü, aslında devletin de çatışma döneminden çıkışıdır. Bu nedenle barış süreçlerinde yalnızca silahlı örgütler dönüşmez. Devlet de dönüşür. Hukuk da dönüşür. Siyaset de dönüşür. Eğer bunlar değişmiyorsa, değişen yalnızca çatışmanın biçimi olur.
Toplum bu dönüşe hazır mı?
Devlet bu dönüşü güvence altına alacak hukuku kurabilecek mi?
Siyasal alan bu insanlara yeniden yer açabilecek mi?
Tam da burada Marx’ın Wirklichkeit kavramına geri dönersek bir devlet, “barış istiyorum” diyebilir. Bu bir siyasal iradedir. Ama o irade, insanların hayatında güven duygusu üretmiyorsa henüz gerçekliğe dönüşmemiştir. Hakikat, kendisini toplumsal pratik içinde doğrulamadıkça eksik kalır.
Bugün de ‘barış’ sözcüğü, ancak insanların gündelik hayatında karşılık bulduğu ölçüde anlam kazanacaktır.
Bir genç, düşüncesini ifade ettiği için cezaevine girmeyeceğine inanıyorsa…
Bir anne, çocuğunun yeniden dağa çıkmayacağından eminse…
Bir yurttaş, kimliği nedeniyle ayrımcılığa uğramayacağını biliyorsa…
Bir kent, seçilmiş iradesinin kayyımlarla ortadan kaldırılabileceğinden şüphe etmiyorsa…
İşte o zaman barış, yalnızca söylenen bir söz olmaktan çıkar; yaşanan bir gerçekliğe dönüşür.
Türkiye, çatışmanın hukukundan barışın hukukuna geçebilecek mi?
Cumhuriyet tarihi boyunca Kürt meselesine ilişkin çıkarılan yasaların büyük bölümü olağanüstü dönemlerin hukukunu temsil etti. İstisnayı esas alan, güvenliği merkeze alan, hakları çoğu zaman güvenlik politikalarının gerisine iten bir hukuk anlayışı hakim oldu.
Bu yüzden hukuk, uzun yıllar boyunca toplumsal barışı kuran bir araç olmaktan çok, çatışmayı yöneten bir mekanizma olarak çalıştı.
Belki de bugün ilk kez bunun tersini tartışıyoruz.
Hukuk, çatışmayı yönetmenin değil, barışı kurmanın aracı olabilir mi?
İşte çerçeve yasa tartışmasının gerçek önemi bu kanatimce.
Belki de bu yüzden Marx’ın iki kavramı bugün yeniden okunmayı hak ediyor.
Wahrheit ve Wirklichkeit…
Hakikati ilan etmek kolaydır. Onu toplumsal gerçekliğe dönüştürmek zordur.
Belki de bütün mesele, Marx’ın yüz elli yıl önce işaret ettiği o ince ayrımda gizlidir.
Hakikat ile gerçeklik arasındaki mesafede.




