Hans Lukas Kieser: Kürtlerin yeni statüsü bu süreci önceki barış girişimlerinden ayırıyor

“Kürtlerin demokratik perspektifi, Ankara’daki siyasi manevraların aşamayacağı kadar güçlü bir koz”

Hans Lukas Kieser: Kürtlerin yeni statüsü bu süreci önceki barış girişimlerinden ayırıyor
  • Yayınlanma: 5 Haziran 2026 10:04
  • Güncellenme: 5 Haziran 2026 10:05

Tarihçi Hans Lukas Kieser, Kürtlerin bölgesel ve uluslararası alanda elde ettiği yeni konumun Türkiye’deki çözüm sürecini önceki girişimlerden farklılaştırdığını söylüyor. Kieser, “Bugün Kürtler açık bir demokratik argümana ve uzun vadeli bir perspektife sahipler. Bu, Ankara’daki siyasi manevraların aşamayacağı kadar güçlü bir koz” diyor.

Osmanlı ve Türkiye tarihi üzerine çalışan İsviçreli Tarihçi Hans Lukas Kieser, Ortadoğu’daki dönüşümlerden Türkiye’deki çözüm sürecine, Lozan’dan demokratikleşme tartışmalarına kadar birçok başlıkta değerlendirmelerde bulundu. Kieser’e göre Kürtler, Irak’taki özerk yapıdan Suriye’deki siyasi temsil deneyimine kadar son otuz beş yılda elde ettikleri kazanımlarla bölgesel siyasetin belirleyici aktörlerinden biri haline geldi.

Kürtlerin artık yalnızca gelişmelere tepki veren bir topluluk olmadığını belirten Kieser, uluslararası kamuoyu ve diplomatik çevrelerde de destek gördüklerini söyledi. Kieser, Türkiye’de devam eden çözüm süreci kapsamında yürütülen barış ve demokrasi tartışmalarına dair de önemli değerlendirmelerde bulundu.

Uluslararası temsiliyetlere baktığımızda Kürtlerin, diplomaside söz sahibi bir güç haline geldiğini söyleyebiliriz. Son gelişmeleri düşündüğünüzde Kürtler, Ortadoğu denkleminde nasıl bir aktöre dönüştü?

“Kürtler, Ortadoğu’da hâlâ yaygın ayrımcılıkla karşı karşıya olsalar da bugün 20. yüzyıldakine kıyasla çok daha görünür durumdalar ve talepleri uluslararası düzeyde geniş ölçüde tanınıyor. Irak’taki özerklikle başlayan ve son otuz beş yıla yayılan önemli kazanımları sayesinde bölgede etkin bir güç haline geldiler. Artık 20. yüzyılda olduğu gibi yalnızca olaylara tepki veren ve gölgede kalan bir aktör değiller. Bu nedenle Kürtler, kolayca kullanılabilecek bir topluluk olmaktan çıkıp değer verilen ortaklara dönüştüler. Batı’da hem kamuoyu hem de diplomatik çevrelerde destek görüyorlar.”

Küresel anlamda değişen güç dengelerinin bölgeye etkisi ne yönde? Özellikle Rojava’da yaşanılanları yakından takip ettiniz. Suriye’de Colani ile çözüm mümkün mü?

“Kürtler, soğuk savaşın sona ermesinin ardından ve Ortadoğu’nun küresel siyasetin merkezine yerleşmesiyle birlikte kendi başlarına birer siyasi aktör olarak ortaya çıktılar. Soğuk savaşın ve onu izleyen ‘iyimser’ liberal dönemin sona ermesi; aynı zamanda 20. yüzyılın başlıca ideolojileri arasında sayabileceğimiz kapitalist neoliberalizm, Marksist-Leninist sosyalizm, Kemalizm, Siyonizm ve siyasal İslam’ın da sonunu gösterdi. Bunlardan bazıları, özellikle Siyonizm ve İslamcılık, hala etkili olsa da pratikte büyük ölçüde yıpranmış durumdalar. Genel olarak, 20. yüzyıla yön veren ideolojiler inandırıcılıklarını kaybetti.”

‘Rojava’daki deneyimden geri dönülemez’

“Kürtler, davalarını ilerletmek için birçok farklı yolu denedikten sonra, ideolojilerin ulaştığı çıkmazı muhtemelen en sahici biçimde kavrayan topluluklardan biri oldu. Bu nedenle ideolojik olmayan demokratik bir birlikte yaşam anlayışına, yani anayasal ve toplumsal sözleşmeye dayalı siyasal yapılara yöneldiler. Eğer eski bir İslamcı olan Colani, geçmiş doktrinleri ve aşırılıkçı ağları terk etmenin demokratik bir zorunluluk olduğunu kavrar; Türkiye’nin otoriter etkisinden kopar, yararlı ilişkiler sürdürmeyi başarırsa, bir çözüm mümkün olabilir. Rojava’daki demokratik deneyimden ise geri dönmek mümkün değil. Burada çeşitli gerilemelere rağmen bir şekilde uzun vadede demokrasi kazanacaktır.

Ocak 2026’da Rojava’nın üzerinde ciddi bir felaketin gölgesi dolaşıyordu. Ancak dikkat çekici olan, Ankara’daki sertlik yanlılarının da Şam’daki yönetimin de Rojava’yı ortadan kaldıracak üniter ve merkeziyetçi bir Suriye vizyonunu hayata geçirememiş olmasıdır. Bölgenin zengin ve çeşitli toplumsal yapısıyla, geç Osmanlı ve sonrası tarihsel deneyiminden bu yana merkeziyetçi otoriterliğin karşısında durmaktadır.”

ABD ve İsrail’in Ortadoğu politikalarında neler değişti? İran’la yaşanan gerilim neye evrilir? Bölgedeki Kürt güçleri bundan nasıl etkilenir?

“Hem ABD hem de İsrail, Kürtlerin Ortadoğu’daki çeşitli çatışmalarda yapıcı bir unsur olarak yükselen değerinin farkında. Ancak Kürtlerin, yolları diken ve taşlarla dolu olsa bile, kendi rotalarını çizmeyi öğrenmeleri gerekiyor. Bunu hem kendilerine hem de başkalarına zarar vermeden ve herhangi bir şekilde manipüle edilmeden yapmalılar. Aslında bunu belirli ölçüde öğrenmiş durumdalar.

Trump dönemindeki ABD ve Netanyahu yönetimindeki İsrail, büyük ölçüde 1945 sonrası oluşan değerler sisteminden ve onun demokratik söyleminden uzaklaştı. Demokrasi bugün yalnızca yarı demokratik ülkelerde değil, birçok yerde gerileme yaşıyor. Acı gerçek şu ki, demokrasi artık çoğu zaman sözlü olarak bile savunulmuyor.”

‘Bölgede belirleyici olan demokratik potansiyel’

“Birleşmiş Milletler ve Cenevre Sözleşmeleri’nin temsil ettiği ilkeler, günümüz çatışmalarında sıklıkla göz ardı ediliyor. 2023’ten bu yana Ortadoğu’da yaşanan savaşların yol açtığı yıkım bunun açık göstergesidir. Bu nedenle yeni aktörlerin demokratik toplum ve birlikte yaşam fikrinin değerini kanıtlaması gerekiyor. Ben Kürtleri, bu umut vadeden yeni aktörlerden biri olarak görüyorum. Çünkü Kürtlerin demokratik süreçleri benimsemekten başka kazanacakları bir yol yok. Küresel düzeyde artık büyük “demokrasi fenerleri” kalmadı; gerçi bu tanım ABD için geçmişte de tartışmalıydı.

Demokrasi yeniden öğrenilmeli ve küçük ölçeklerden başlayarak yeniden inşa edilmelidir. Kürt hareketleri uzun yıllardır bu yönde dikkat çekici bir çaba gösteriyor. Geleceğin Ortadoğu’sunda belirleyici olacak olan da bu demokratik potansiyel, buna yapılan yatırımlar ve kararlılıktır. Sadece bunun uzun vadeli bir perspektif olduğu açıktır.”

Barış sürecinin Bahçeli’nin attığı adımla başlaması beklenmedik bir adımdı. Daha sonra iktidar bunu “dış tehditlere karşı bir hamle” olarak açıkladı. Türkiye’nin son yıllarda izlediği dış politikayı düşündüğünüzde bu gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz?

“Yaş ilerledikçe tutumların yumuşaması ya da Ankara’nın bugüne kadar izlediği stratejilerinin sonuçsuz kaldığını fark etmesi gibi kişisel etkenler göz ardı edilmemeli. Son birkaç on yılın çıkmaz politikalarının yol açtığı korkunç can kayıpları da ortadadır. Ancak asıl ve inkâr edilemez neden, Kürtlerin artık uluslararası düzeyde tanınan yeni bir güç unsuru haline gelmiş olmasıdır. Bununla birlikte merkezi devletteki otoriter aktörlerin kırılganlığını da görüyoruz. Hem içeriden hem dışarıdan tehdit algılıyorlar. Şu an ellerinde bulundurdukları gücün ve pozisyonunun geçici olduğunun da farkındalar.

-Abdullah Öcalan mesajlarında sık sık tarihsel göndermeler yapıyor. “Demokratik Cumhuriyet” önerisinde Kurtuluş Savaşı yıllarında kurulan Kürt-Türk ittifakının ruhunu hatırlatırken, 1921 Koçgiri İsyanı’na da referans veriyor. Kürt meselesinin çözümü açısından Türkiye’nin yakın ve uzak geçmişinden hangi dersler çıkarılmalı?

Daha önce de belirttiğim gibi, bugün atılacak demokratik adımlar; 1910’lar ile 1930’ların emperyal, İslamcı ve aşırı milliyetçi yüklerinden arınmış, yeni ve farklı bir temele dayanmalıdır. 1920’lerin başındaki Batı karşıtı ve azınlık karşıtı (özellikle Hristiyan karşıtı) Kürt-Türk ittifakına yapılan tarihsel göndermeler bugün yarardan çok zarar verebilir. Bu savaş dönemi ittifakı ve Lenin ile Stalin yönetimindeki Sovyetlerle kurulan yakın ilişkiler, hem Türklerin hem de Kürtlerin Birinci Dünya Savaşı’nın suçları ve hatalarıyla yüzleşmesini engelledi; Anadolu’nun çok kültürlü yapısına uygun yeni bir siyasal felsefe geliştirilmesinin önünü kapattı.”

‘Kürt-Türk ittifakı tek başına yeterli değil’

“1930’larda hem Moskova hem Ankara farklı ideolojik temeller üzerinden totaliter rejimlere dönüştü; biri Leninist soldan, diğeri etno-milliyetçi sağdan. Buradan çıkarılması gereken ders şudur: Yalnızca Kürt-Türk ittifakı kurmak bunun adına ister İslam, ister reel politika, ister başka bir şey deyin yeterli değildir ve geçmişte bunun yanlış bir yaklaşım olduğu görülmüştür. Esas öncelik, etnik ve dini kimliklerin ötesine geçen demokratik bir ilkenin benimsenmesidir.”

Dünya savaşlarını bitiren anlaşmalar yeniden tartışılırken Lozan bugün yeniden gündemde. Siz bu konuda kitabı da olan bir tarihçi olarak Öcalan’ın “ulusal Lozan” yerine “toplumsal Lozan” önerisi nasıl değerlendirirsiniz?

“Bu sözleri okuduğumda yalnızca katılabilirim. Türkiye Cumhuriyeti hiçbir zaman gerçek anlamda demokratikleşmedi. Bir savaş dönemi ittifakı olarak başladı ve hiçbir zaman sağlam bir demokratik temel geliştiremedi. Geniş kesimlerin müzakere ettiği bir anayasa ya da toplumsal sözleşmesi olmadı; bugün hala 1980 darbesinin ürünü olan anayasaya bile bakmak yeterlidir. Lozan Antlaşması -Ankara’daki elitlerle Batılı başkentler arasındaki bir uzlaşma- gerçekten de Cumhuriyet’in doğum belgesidir.” (Kieser bu konuyu Demokrasi Öldüğünde: Kalıcı Lozan Barışı adlı kitabında detaylı işlemekte)

‘Lozan’ın barışçıl güncellenmesi’

“Küresel tarih perspektifinden bakıldığında, Lozan Konferansı Avrupa’nın iki savaş arası döneminin başlarında demokratik ilkelerin terk edilerek otoriter üniter devletlerin tercih edilmesi anlamına geliyordu. Öcalan’ın “toplumsal Lozan” kavramını, tam anlamıyla kapsayıcı bir toplumsal sözleşme çağrısı ve böylece Lozan’ın radikal biçimde barışçıl bir güncellenmesi olarak yorumluyorum. Türkiye’nin Sevr Antlaşması’na yönelik sağlıksız takıntısı ancak böyle demokratik bir güncellemeyle aşılabilir.”

Kürtlerin ve Türklerin birlikte kazanabileceği bir formül mümkün mü?

“Demokrasi konusunda yeni bir cesaret gösterilmesinden yalnızca Kürtler ve Türkler değil, ülkenin bütünü yararlanacaktır. Bugün Türkiye huzursuz bir ülkedir. Huzur; kapsayıcılık, katılım, ifade özgürlüğü ve ortak refahla gelir. Partizanlık, kutuplaşma, baskı ya da enflasyon yoluyla halkın yoksullaştırılıp küçük bir kesimin zenginleştirilmesiyle gelmez.

Müslüman milliyetçiliği ve bölgesel güç siyaseti, toplumsal barış ve refah eksikliğini telafi edemez. AKP tarzı siyasal İslam ideolojik olarak tükenmiş görünmektedir ve artık yalnızca iktidarı sürdürmeye yönelik sinik bir çabadan ibarettir; bu yönüyle kendisinden önceki Kemalizm’den farklı değildir.”

İktidar vaat ettiği hukuki adımları atmakta gecikti. Gerillaların, cezaevlerindeki siyasi tutukluların ve yurt dışındaki sürgünlerin geri dönüşü hala belirsiz. Önceki barış dönemlerini de takip eden biri olarak yeni süreçten umutlu musunuz?

“Devam eden süreçte elde edilen bazı kazanımları görmemek ve takdir etmemek ciddi bir hata olur. Şu ana kadar Kürtler sürecin aktif ve dinç tarafı oldular. Yeni küresel bağlam ve Kürtlerin uluslararası alandaki yeni statüsü, bu süreci önceki barış girişimlerinden farklı kılıyor. Ayrıca bugün Kürtler açık bir demokratik argümana ve uzun vadeli bir perspektife sahipler. Bu, Ankara’daki siyasi manevraların aşamayacağı kadar güçlü bir koz.

İktidar adımların gecikmesini ‘tam silahsızlanmanın’ gerçekleşmemesine bağlıyor. Önceki süreçlere baktığımızda fesih ya da silah bırakma kararı yoktu ancak ateşkes ihlali de yaşanmadı. Siz bugün ilk adım için öne sürülen bu kaygıyı samimi buluyor musunuz?

“Silahlı çatışmaya dönüşün engellenmesi, her iki taraf için de bir gerekliliktir. Ancak başarılı müzakereler belirli ölçüde karşılıklılık gerektirir. AKP’nin PKK’ye yönelik eleştirileri, şu ana kadar çok az şey yapmış olmasını ve siyasi cesaret eksikliğini örtmeye yönelik bir mazeret gibi görünüyor. Hükümet temel bir ikilemle karşı karşıya: Sürece ihtiyaç duyuyor, fakat süreci ilerletebilmesi için demokrasi yönünde adımlar atması gerekiyor. Bu da eski gerillaların topluma yeniden kazandırılmasına yönelik pragmatik tedbirleri içeriyor. Dolayısıyla son on beş yılda biriken demokratik eksikliklerin ve yargı sistemindeki yozlaşmanın ele alınmasından kaçınılamaz.”

‘Hükümetin zamanı Kürtlerden daha az’

“Bazı geleneksel devletçi siyasetçiler ve yorumcular Kürt sorununu hala yalnızca terör meselesine indirgemektedir. Bu nedenle hedefleri demokratik bir Türkiye değil, yalnızca “terörsüz Türkiye”dir. Bu yaklaşım temelden yanlıştır. Ne yazık ki Kürtler ve tüm demokratik kesimler, binlerce kişinin hâlâ cezaevinde bulunması da dahil olmak üzere, hükümetin hareketsizliği nedeniyle bedel ödemeye devam etmektedir.Sonuçta mevcut hükümet satrançtaki zugzwang (sıkışmışlık halinde hamle yapma zorunluluğu) durumundadır. Kürtlere kıyasla daha az zamana sahiptir. Kişiselleştirilmiş ve partizan yönetimler kaçınılmaz olarak bir son kullanma tarihine sahiptir.”

Diyelim ki süreç en kötü senaryoya doğru ilerledi. Barış sağlanamazsa Türkiye’yi hangi risklerle karşı karşıya kalır? PKK’nin kendi dönüşümünü de dikkate aldığınızda Kürt siyasal hareketi bu sonuçtan nasıl etkilenir?

“Kürt hareketi birçok farklı yönde gelişebilir. Ancak sağlam nedenlerle demokrasiye bağlı kalacağını düşünüyorum. Öcalan’ın kendisi, silahlı gerilladan demokrasiye bağlı bir siyasal aktöre dönüşümün sembolüdür. Bununla birlikte demokrasi, en uç koşullarda meşru savunma hakkını dışlamaz. İsviçre tarihini düşünün. Eğer Türkiye’deki mevcut barış süreci ilerlemez ve hükümet daha da otoriter-partizan bir çizgiye yerleşirse, huzursuzluk daha da büyüyecektir. Sonunda siyasetten uzak duran kitlelerde bile öfke ortaya çıkacaktır; ancak bu öfke kolayca manipüle edilebilir.
Bugün Kürtler ve demokratik kesimler, siyasi açıdan en güçlü ve en bilgili gruplardır. Umudum, Türkiye’nin yeni bir kan dökülmesinden ya da iç savaş riskinden uzak durmasıdır. Kürtlerin ve her kesimden demokratların, mevcut boşluğu ideolojilerden arınmış demokratik bilgi ve bilgelikle doldurabilecek sabıra ve olgunluğa sahip olduklarına inanıyorum.”

Bugün Kürt meselesinin çözümü konusunda odak iktidar olsa da; sorunun kökleri yüz yıl öncesine uzanıyor. Sizce Kürt sorununun çözümünde CHP’nin payına ne düşüyor?

“Bu ciddi bir sorumluluktur. CHP’nin bu konuda üzerine düşeni yaptığını söylemek mümkün değil. Cumhuriyet’in kurucu partisi ve Ankara’nın Batı ile stratejik yakınlaşmasından önce yirmi yıl boyunca tek parti yönetimini sürdüren bir siyasi hareket olarak CHP’nin tarihindeki karanlık sayfalar hâlâ tam anlamıyla açığa çıkarılmış değildir.

Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki yabancı düşmanı ve azınlık karşıtı aşırı milliyetçilik, 1920’lerde Kürtlere yönelik bastırma politikaları sırasında yaşanan katliamlar, 1937-38 Dersim olayları, resmi Tarih Tezi ve Cavid Bey’in idamı da dahil olmak üzere çok sayıda göstermelik dava bunlar arasındadır. CHP bu yanlışlarla gerçekten yüzleşti mi ve bunları kamuoyu önünde açıkça tartıştı mı? Ne yazık ki hayır. Bu durum partinin utancıdır ve siyasi rakiplerinin de kullanabildiği zayıf noktalarından biridir. CHP büyük ölçüde İttihat ve Terakki’nin mirasçısıdır. Parti temsilcileri bugün bile Talat Paşa gibi antidemokratik figürler adına anıtlar dikmektedir. Bu durum, demokrasi anlayışları açısından ağır bir eleştiri konusudur.

Talat Paşa ve Ziya Gökalp, 1910’larda Kürtlerin İslam temelinde Türk kimliği içinde asimile olacağı yönünde bir yanılsama geliştirmişti. Oysa güçlü merkeziyetçi bir Türkiye uğruna Kürtlerin asimile edilebileceği düşüncesi, İttihat ve Terakki’nin ölümcül stratejik hatasıydı ve bu yaklaşım bir asırdan fazla süredir devam ediyor.”

Dünyadaki çatışma çözüm süreçlerine baktığımızda, Türkiye yalnızca savaşın sona ermesi değil, gerçek demokrasi ve kalıcı barış için nasıl bir müzakere süreci izlemeli?

“Bunun kolay bir cevabı yok; çünkü tarih tekrar edilebilen basit reçeteler sunmaz. Türkiye’deki düşünürlerin, Avrupa’nın bugün milyonlarca insana sığınak ya da daha iyi bir yaşam sunan görece barışçıl ve müreffeh bir siyasi yapı haline nasıl geldiğini incelemeleri gerekir.

1945 sonrasında Avrupa içindeki barış süreci zorunluydu; çünkü kıta onlarca yıl ve hatta yüzyıllar boyunca savaşlar, kendi kendini yıkım, azınlıkların baskı altına alınması ve ulusal yüceltme politikaları yaşamıştı. Lider merkezli yüceltme ve mitolojik geçmiş özlemleri, demokratik birlikte yaşamın gerektirdiği gerçek çalışmayı gölgeler.

Demokratik yöntemleri ve değerleri önceliklendirmek, ayrıca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni benimsemek hayati önemdeydi. Bu çerçevede refah, sosyal devlet ve toplumsal denge gelişebildi. Süreç; üstünlükçü milliyetçiliğin, düşman imgelerinin ve tarihin çarpıtılmasının terk edilmesini gerektirdi. Daha somut olarak Türkiye, Birleşik Krallık’ın İrlanda meselesiyle ilgili müzakerelerinden ve İspanya’nın Katalan ile Bask sorunlarını ele alış biçiminden dersler çıkarabilir.”