Haseke

Haseke

 

Haseke, Rojava’nın, toplumsal ve siyasal açıdan önemli kentlerinden biridir. Kürtler, Araplar, Süryaniler, Ermeniler, Çeçenler ve diğer toplulukların tarihsel varlığı, kentin kültürel çeşitliliğinin oluşmasında belirleyici olmuştur. Bu toplulukların dilleri, kültürel gelenekleri, toplumsal ilişkileri ve tarihsel deneyimleri, Haseke’nin kimliğini şekillendiren temel unsurlar arasında yer alır. Bu nedenle Haseke’nin toplumsal yapısını yalnızca etnik çeşitlilik üzerinden değil, farklı toplulukların aynı coğrafyada geliştirdikleri ortak yaşam pratikleri üzerinden de değerlendirmek gerekir.

Kentin coğrafi özellikleri, tarihsel ve toplumsal gelişiminde önemli bir rol oynamıştır. Habur Nehri ve çevresindeki su kaynakları, verimli tarım arazileri ve yerleşime elverişli koşullar, bölgeyi tarih boyunca üretim ve yerleşim açısından önemli kılmıştır. Tarım, hayvancılık, ticaret ve modern dönemde gelişen sanayi faaliyetleri, farklı toplulukların ekonomik ilişkilerini ve gündelik yaşamlarını şekillendirmiştir. Bununla birlikte, bu ortak coğrafyada yaşamak, topluluklar arasında kendiliğinden eşitlik veya siyasal uzlaşma yaratmamıştır. Ortak yaşamın niteliği, tarihsel koşulların yanı sıra kaynakların nasıl paylaşıldığına, farklı kimliklerin nasıl tanındığına ve siyasal kararların kimler tarafından alındığına da bağlıdır.

Haseke’nin çok kültürlü niteliği, günümüzde çevresel sorunlar ve siyasal dönüşümler nedeniyle yeni sınamalarla karşı karşıyadır. Su kaynaklarının azalması, kuraklık, tarımsal üretimdeki gerileme ve geçim olanaklarının zayıflaması, bölge halkının yaşam koşullarını doğrudan etkilemektedir. Tarımsal faaliyetlerin sürdürülemez hâle gelmesi ve ekonomik güvencesizliğin artması, yerinden edilme ve göç hareketlerini de beslemektedir. Bu gelişmeler, yalnızca ekonomik sonuçlar doğurmaz; insanların yaşadıkları yerlerle, kültürel çevreleriyle ve toplumsal dayanışma ağlarıyla kurdukları ilişkileri de dönüştürür.

Dolayısıyla Haseke’nin geleceğine ilişkin bir değerlendirme, kültürel çeşitliliği ekonomik eşitsizliklerden, çevresel sorunlardan ve siyasal temsil meselelerinden ayrı ele alamaz. Kentte kalıcı bir barışın kurulması, farklı toplulukların varlığının kabul edilmesinin ötesinde, bu toplulukların ortak yaşamın koşullarını belirleyen süreçlere eşit ve etkili biçimde katılabilmesini gerektirir.

Haseke açısından bu yaklaşım, kentteki bütün toplulukların dil, kültür, eğitim, ifade özgürlüğü, güvenlik ve siyasal katılım haklarının güvence altına alınmasını gerektirir. Hiçbir topluluğun kimliği, çoğunluğun tercihleri veya merkezi yönetimin siyasal öncelikleri nedeniyle kamusal alandan dışlanmamalıdır. Aynı şekilde, herhangi bir topluluğun kendi siyasal taleplerini diğer toplulukların haklarını sınırlayacak biçimde ileri sürmesi de eşitlik ilkesiyle bağdaşmaz. Adil bir siyasal düzen, hem çoğunluğun hem de azınlıkların haklarını koruyan ortak kurallara dayanmalıdır.

Kimliklerin aşağılanması, görünmez kılınması veya kamusal yaşamın dışına itilmesi, yalnızca kültürel bir sorun değildir; aynı zamanda özgürlük, eşitlik ve siyasal meşruiyet sorunudur. Barışın kurulabilmesi için farklı kimliklerin yalnızca hoşgörüyle karşılanması yeterli değildir. İnsanların kendi kimliklerini özgürce yaşayabildikleri, başkalarının kimliklerini eşit değerde kabul edebildikleri ve ortak karar süreçlerinde söz sahibi olabildikleri bir toplumsal düzen oluşturulmalıdır.

Haseke’de suya erişim, eğitim, sağlık, güvenlik, yerel yönetim ve ekonomik yaşam gibi konular, farklı toplulukların birlikte ele alması gereken ortak meselelerdir. Bu meselelerin çözümü, yalnızca merkezi yönetimin kararlarına veya herhangi bir yerel siyasal yapının tercihlerine bırakılamaz. Kararların meşruiyeti, ilgili toplulukların ihtiyaçlarının dikkate alınmasına, taleplerini özgürce ifade edebilmesine ve karar alma süreçlerini etkileyebilmesine bağlıdır.

Bu nedenle siyasal meşruiyet, yalnızca bir yönetimin ülke toprakları üzerinde kontrol sağlamasıyla ölçülemez. Yönetimin hangi yöntemlerle kurulduğu, toplumun farklı kesimlerine nasıl yaklaştığı, hakları nasıl koruduğu ve kararlarını hangi katılım mekanizmaları aracılığıyla aldığı da önemlidir. Merkezi otoritenin güçlenmesi, kurumsal bütünlüğü ve kamu hizmetlerinin koordinasyonunu sağlayabilir. Ancak bu süreç, yerel toplulukların siyasal iradesini ve kültürel haklarını zayıflatıyorsa tek başına demokratik meşruiyetin göstergesi sayılamaz.

Demokratik diyalog da tarafların yalnızca aynı masada bulunmasından ibaret değildir. Taraflar arasında güç eşitsizlikleri varsa, ifade özgürlüğü kısıtlanıyorsa veya bazı topluluklar karar süreçlerinden dışlanıyorsa müzakere biçimsel bir uygulamaya dönüşebilir. Bu nedenle diyalog, eşit katılımı güvence altına alan hukuki düzenlemeler ve kurumsal mekanizmalarla desteklenmelidir.

Haseke’deki siyasal dönüşüm ve güvenlik kurumlarının yeniden yapılandırılması, İŞİD’in oluşturduğu tehdidin de dikkate alınmasını gerektirmektedir. Örgütün Suriye’de hâkimiyetini kaybetmiş olması, güvenlik tehdidinin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Örgütün yeniden örgütlenmesi, hücre yapılanmaları, sivillere yönelik saldırı potansiyeli ve tutuklu üyelerinin bulunduğu cezaevleri çevresindeki güvenlik sorunları, Rojava’nın istikrarı bakımından önemini korumaktadır.

Haseke’nin bu açıdan taşıdığı önem, salt stratejik konumundan kaynaklanmamaktadır. Bölge, İŞİD mensuplarının tutulduğu cezaevleri ve örgütle bağlantılı kişilerin bulunduğu kamplar nedeniyle de güvenlik politikalarının merkezinde yer almaktadır. Ocak 2026’da Suriye’deki yönetim ve güvenlik yapılarında yaşanan değişim sırasında İŞİD tutuklularının bulunduğu tesislerin güvenliği ve idaresinin devri konusunda belirsizlikler ortaya çıkmış; bazı cezaevlerinde yaşanan olaylar, güvenlik boşluklarının örgütün yeniden hareket alanı kazanması bakımından doğurabileceği riskleri gündeme getirmiştir. Öyle ki Reuters’ın Ocak 2026 tarihli haberleri de cezaevlerinin denetimi, tutukluların kaçması ve sorumluluğun yeni güvenlik kurumlarına devredilmesi meselelerinin ne kadar hassas olduğunu ortaya koymuştur.

Bu çerçevede, SDG ile Suriye merkezi yönetimi arasında yürütülen entegrasyon sürecinin İŞİD’le mücadele üzerindeki etkisi ayrıca değerlendirilmelidir. Güvenlik kurumlarının birleştirilmesi, farklı güçler arasındaki yetki karmaşasını azaltabilir ve ortak bir güvenlik stratejisinin geliştirilmesine olanak sağlayabilir. Ancak geçiş sürecinde cezaevlerinin korunması, istihbarat paylaşımı, sınır güvenliği ve örgütün hücre yapılanmalarına karşı koordinasyon gibi alanlarda ortaya çıkabilecek aksaklıklar yeni güvenlik açıkları yaratabilir.

Burada temel mesele, güvenlik sorumluluğunun hangi kuruma devredildiğinden çok, bu sorumluluğun ne ölçüde etkin, kesintisiz ve hesap verebilir biçimde yerine getirildiğidir. İŞİD tutuklularının bulunduğu tesislerin güvenliğinin sağlanması, olası kaçışların önlenmesi ve örgütün yeniden örgütlenmesinin engellenmesi, merkezi yönetimle yerel güvenlik aktörleri arasında etkili bir koordinasyon kurulmasını gerektirir. Bu koordinasyonun aksaması, yalnızca belirli bir topluluğun değil, Haseke’de yaşayan bütün sivillerin güvenliğini tehlikeye atabilir.

İŞİD tehdidi, toplumsal kutuplaşma ile güvenlik arasındaki ilişki bakımından da önem taşır. Araplar, Kürtler, Süryaniler ve diğer topluluklar arasında siyasal gerilimin artması, ortak güvenlik mekanizmalarına duyulan güveni zayıflatabilir. Güvenlik politikalarının etnik veya siyasal aidiyetlere göre farklı uygulandığı algısı, topluluklar arasındaki mesafeyi artırabilir ve ortak hareket etme kapasitesini olumsuz etkileyebilir. Böyle bir ortamda İŞİD’in ortaya çıkan güvensizlikten veya kurumsal koordinasyon eksikliklerinden yararlanma ihtimali, barış sürecinin karşı karşıya olduğu risklerden biri olarak değerlendirilmelidir. Bununla birlikte, toplumsal gerilimlerin örgüte doğrudan destek sağladığı sonucuna varmak için ayrıca somut kanıtlar gerekir.

Bu nedenle İŞİD’le mücadele, yalnızca askerî ve polisiye tedbirlerle sınırlandırılmamalıdır. Sivillerin korunması, hukuka uygun gözaltı ve yargılama süreçleri, cezaevlerinin güvenliği, yerel toplulukların güvenlik kararlarına katılımı ve temel hakların korunması birlikte ele alınmalıdır. Örgütle bağlantılı olmakla suçlanan kişilerin bireysel durumlarının hukuka uygun biçimde değerlendirilmesi, çocukların ve diğer kırılgan grupların korunması ve kamplarda yaşayan sivillerin geleceğine ilişkin sürdürülebilir çözümler geliştirilmesi de bu yaklaşımın parçalarıdır.

Haseke açısından temel mesele, farklı toplulukların yalnızca mevcut siyasal düzene uyum sağlaması değil, bu düzenin oluşumuna ve işleyişine etkili biçimde katılabilmesidir. Kalıcı bir siyasal uzlaşma, ortak yaşamın kurallarının toplumun bütün kesimlerinin haklarını gözeterek belirlenmesini gerektirir.

Ekim 2026 itibarıyla Haseke’de yaşanan gelişmeler, yukarıda ele alınan siyasal meşruiyet ve çok kültürlü ortak yaşam sorunlarını somutlaştırmaktadır. Ocak 2026’da Suriye geçici hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında imzalandığı belirtilen entegrasyon anlaşması ve sonraki aylarda hızlanan kurumsal dönüşüm, kentteki yönetim yapısının yeniden düzenlenmesinde belirleyici olmuştur. Ağustos ayından itibaren hız kazandığı aktarılan süreç, ekim ayında merkezi devlet otoritesinin kentte daha görünür hâle gelmesiyle yeni bir aşamaya ulaşmıştır.

8 Ekim 2026’da Haseke kent merkezindeki Barış Meydanı’nda Suriye bayrağının göndere çekilmesi, bu dönüşümün sembolik açıdan önemli adımlarından biri olmuştur. Törende bayrağın Arap, Kürt ve Süryani toplulukları dâhil olmak üzere Suriye halkının bütün bileşenlerini temsil ettiği vurgulanmıştır. Eski SDG noktalarının merkezi kurumlara devredilmesi ve güvenlik unsurlarının kentte yeniden konuşlandırılması da entegrasyon sürecinin fiilî boyutunu oluşturmaktadır.

Bu gelişmeler, devlet otoritesinin yeniden tesis edilmesi ve parçalı yönetim yapısının sona erdirilmesi bakımından önemli görülebilir. Bununla birlikte, bir bayrağın göndere çekilmesi veya güvenlik kurumlarının tek bir otorite altında birleştirilmesi, toplumsal uzlaşmanın sağlandığı anlamına gelmez. Siyasal birliğin kalıcı olabilmesi, bu birliğin kentte yaşayan farklı topluluklar tarafından nasıl deneyimlendiğine ve haklarının ne ölçüde korunduğuna bağlıdır.

2 Ekim’de, özellikle Guveyran gibi Arap nüfusun yoğun olduğu mahallelerde gerçekleştiği aktarılan gösterilerde merkezi devlet kontrolünün genişletilmesi ve ikili yönetim yapısının sona erdirilmesi talepleri öne çıkmıştır. Kürt bayrağının yakılması ise topluluklar arasındaki gerilimi artıran gelişmelerden biri olarak aktarılmıştır. Benzer eylemlerin başka yerleşimlerde de görülmesi, entegrasyon sürecine ilişkin tartışmaların yalnızca idari düzenlemelerle sınırlı olmadığını göstermektedir.

8 Ekim’deki tören öncesinde Kürt sembollerine; Kürtçe ve Süryanice tabelalara ve güvenlik kameralarına yönelik saldırıların gerçekleştiği; akşam saatlerinde düzenlenen protestolara güvenlik güçlerinin müdahale ettiği ve yaralanmalar yaşandığı bildirilmiştir. Aktarılan bilgilere göre olaylarda en az beş kişi yaralanmış, bazı sivil mülkler zarar görmüş ve bazı kişiler gözaltına alınmıştır. Bu gelişmeler, siyasal geçişin güvenlik boyutunun yanı sıra kültürel tanınma ve kamusal alanın kullanımı bakımından da hassasiyetler içerdiğini ortaya koymaktadır.

Çok dilli tabelalara veya kültürel sembollere yönelik saldırılar, yalnızca maddi zarara yol açan eylemler olarak değerlendirilemez. Bu tür eylemler, ilgili toplulukların kamusal alandaki görünürlüğüne ve kendilerini eşit yurttaşlar olarak ifade edebilme olanaklarına ilişkin kaygıları derinleştirebilir. Benzer biçimde, barışçıl protestoların ölçüsüz güç kullanımıyla karşılanması da güven duygusunu zedeleyebilir. Dolayısıyla güvenliğin sağlanması, yalnızca olayların bastırılmasıyla değil, hak ihlallerinin önlenmesi, sorumluların hesap verebilirliği ve bütün topluluklara eşit yaklaşılmasıyla değerlendirilmelidir.

Bu noktada merkezi otoritenin güçlenmesi ile demokratik meşruiyet arasındaki ayrım önem kazanmaktadır. Devlet kurumlarının yeniden yapılandırılması, kamu hizmetlerinin sürekliliği ve güvenlik bakımından olumlu olanaklar yaratabilir. Ancak entegrasyonun niteliği, yerel toplulukların siyasal temsilini, kültürel haklarını ve karar alma süreçlerine katılımını nasıl etkilediği üzerinden de değerlendirilmelidir.

Suriye bayrağının Haseke’de göndere çekilmesi, ulusal birlik ve ortak siyasal aidiyet bakımından sembolik bir anlam taşımaktadır. Ancak ortak bir sembolün kabul edilmesiyle farklı toplulukların eşit haklara sahip olması birbirinden ayrı meselelerdir. Birliğin kalıcı olabilmesi, sembollerin birleştirici anlamının kurumsal uygulamalarla desteklenmesini gerektirir.

Haseke’de Arap, Kürt, Süryani ve diğer toplulukların birlikte yaşayabilmesi için ulusal aidiyetin kültürel tekbiçimlilik anlamına gelmemesi gerekir. Ortak yurttaşlık, farklı dillerin, tarihsel anlatıların ve kültürel pratiklerin ortadan kaldırılmasını değil, bunların ortak siyasal düzen içinde eşit biçimde var olabilmesini ifade etmelidir.

Bu nedenle entegrasyon sürecinin değerlendirilmesinde en önemli sorulardan biri şudur: Farklı topluluklar, merkezi devlet yapısı içinde kendi kimliklerini koruyarak ve siyasal kararlara katılarak var olabilecekler midir?

Bu soruya verilecek yanıt, yalnızca resmî açıklamalarla değil, uygulamaların niteliğiyle belirlenecektir. Kürtçenin ve diğer dillerin kamusal alandaki konumu, kültürel kurumların faaliyetlerini sürdürebilmesi, yerel yönetimlerin yetkileri, güvenlik kurumlarının hesap verebilirliği ve farklı toplulukların siyasal temsil olanakları bu bakımdan temel ölçütlerdir.

Merkezi yönetim ile halklar arasındaki ilişkinin demokratik bir temelde kurulması, ülkenin toprak bütünlüğü ile kültürel çoğulculuğun zorunlu olarak birbirine karşıt olmadığını gösterebilir. Buna karşılık, ulusal birlik söylemi farklı kimliklerin kamusal görünürlüğünü sınırlamak için kullanılırsa siyasal bütünleşme toplumsal yabancılaşmayı artırabilir.

Haseke’nin geleceği açısından belirleyici olan, birliğin hangi toplumsal ve siyasal ilkeler üzerinde kurulacağıdır. Haklara dayanan bir birlik, farklılıkları ortak yaşamın meşru unsurları olarak kabul eder. Dışlamaya dayanan bir birlik ise görünürde bütünlük sağlasa bile çözülmemiş gerilimleri geleceğe taşır.

Haseke’deki siyasal dönüşüm, çevresel ve ekonomik koşullardan bağımsız değildir. Habur Nehri ve çevresindeki su kaynakları, tarımsal üretim, yerleşim ve gündelik yaşam bakımından önem taşımaktadır. Kuraklık, su kaynaklarındaki azalma ve tarımsal üretimdeki gerileme, bölgedeki geçim olanaklarını zayıflatan temel sorunlardır. Habur çevresinde taşkınlara karşı yürütülen çalışmalar ve geçmişte yaşanan seller de su yönetiminin yalnızca kıtlık değil, aşırı yağış ve taşkın riski bakımından da ele alınması gerektiğini göstermektedir.

Ekolojik sorunlar, toplulukların yaşam koşullarını doğrudan etkilediği gibi siyasal ve toplumsal ilişkileri de dönüştürmektedir. Geçim kaynaklarını kaybeden insanların göç etmek zorunda kalması, aile bağlarını, kültürel çevreyi ve yerel dayanışma ağlarını zayıflatabilir. Yerinden edilmiş insanların geri dönüşü ise yalnızca fiziksel olarak eski yerleşimlere ulaşmalarıyla tamamlanmaz; güvenlik, barınma, geçim kaynakları ve kamusal hizmetlere erişim gibi koşulların da sağlanmasını gerektirir.

Bu çerçevede ekolojik adalet, Haseke’de barışın sürdürülebilirliği açısından temel bir ilkedir. Su kaynaklarının nasıl yönetildiği, tarımsal desteklerin nasıl dağıtıldığı, çevresel zararların hangi topluluklar üzerinde yoğunlaştığı ve kaynaklara ilişkin kararlara kimlerin katıldığı, doğrudan adalet sorularıdır.

Su yönetiminin şeffaf ve katılımcı mekanizmalarla yürütülmesi, farklı toplulukların ortak ihtiyaçlar çevresinde iş birliği geliştirmesine olanak sağlayabilir. Buna karşılık kaynakların eşitsiz dağılımı, çevresel sorunların belirli toplulukların üzerine yıkılması veya geçim olanaklarının siyasal tercihlere bağlı hâle gelmesi, mevcut gerilimleri derinleştirebilir.

Dolayısıyla Haseke’de barış, yalnızca siyasal kurumların yeniden yapılandırılmasına değil, insanların güvenli ve sürdürülebilir yaşam koşullarına sahip olmasına da bağlıdır. Ekonomik toparlanma, temel hizmetlere erişim, çevresel kaynakların korunması ve yerinden edilmiş insanların haklarının güvence altına alınması, barışın maddi temellerini oluşturur.

Johan Galtung’un sözünü ettiği negatif barış, doğrudan şiddetin ve silahlı çatışmanın yokluğunu ifade ederken pozitif barış, şiddeti yeniden üreten yapısal eşitsizliklerin ve dışlanma biçimlerinin dönüştürülmesini de kapsar. Bu ayrım, Haseke’deki güncel gelişmeleri değerlendirmek açısından özellikle önemlidir.

Aktarılan ve bir süredir izlediğim gelişmeler, Ekim 2026 itibarıyla geniş çaplı bir savaşın kaçınılmaz olduğunu göstermemektedir. Entegrasyon sürecinin devam etmesi, güvenlik kurumlarının yeniden düzenlenmesi ve siyasal aktörlerin zaman zaman sakinlik çağrısı yapması, gerilimin kontrol altında tutulması açısından önem taşıyabilir. Bununla birlikte, yerel şiddet olayları, protestolar, kültürel sembollere yönelik saldırılar ve güvenlik müdahaleleri, toplumsal barışın henüz sağlam bir zemine oturmadığını göstermektedir.

Tam ölçekli bir savaş ihtimalinin düşük olduğu yönündeki değerlendirme de kesin bir güvence olarak görülmemelidir. Siyasal geçiş dönemlerinde olayların seyri, aktörlerin kararlarına, güvenlik güçlerinin davranışlarına, provokasyonlara verilecek tepkilere ve müzakere kanallarının işlerliğine bağlı olarak değişebilir. Bu nedenle riskin değerlendirilmesinde yalnızca geniş çaplı çatışmaların yaşanıp yaşanmadığına değil, yerel gerilimlerin nasıl yönetildiğine de bakılmalıdır.

Pozitif barışın kurulabilmesi için öncelikle sivillerin güvenliği sağlanmalı, barışçıl protesto hakkı korunmalı ve şiddet eylemleri etkili, tarafsız ve hukuka uygun biçimde soruşturulmalıdır. Bunun yanında farklı toplulukların dil ve kültür hakları güvence altına alınmalı, yerel yönetim süreçlerine katılım olanakları geliştirilmelidir. Güvenlik politikalarının herhangi bir topluluğu topluca sorumlu tutmaktan kaçınması ve bireysel sorumluluk ilkesine dayanması da toplumsal güvenin yeniden kurulması bakımından önemlidir.

Kürt siyasi aktörlerinin sakinlik çağrıları ile merkezi yönetimin birlik ve entegrasyon vurgusu, ancak somut bir siyasal diyalogla desteklendiğinde kalıcı sonuçlar doğurabilir. Aynı şekilde, merkezi otoritenin güçlendirilmesini isteyen toplumsal kesimlerin talepleri de diğer toplulukların haklarını ve güvenlik kaygılarını dışlamayan bir çerçevede ele alınmalıdır.

Barış, taraflardan birinin siyasal iradesinin diğerlerine kabul ettirilmesi değil, farklı taleplerin ortak ve adil kurallar çerçevesinde ele alınabilmesidir. Bu nedenle Haseke’deki geçiş sürecinin başarısı, çatışmaların geçici olarak önlenmesinden çok, çatışma üretme potansiyeli taşıyan sorunların çözülmesine bağlıdır.

Haseke, Ekim 2026 itibarıyla Suriye’de merkezi otoritenin yeniden yapılandırılması ile çok kültürlü toplumsal yapının korunması arasındaki ilişkinin önemli bir sınama alanı hâline gelmiştir. SDG ile merkezi yönetim arasında yürütülen entegrasyon süreci, kentteki siyasal ve güvenlik kurumlarını dönüştürürken ulusal birlik, yerel temsil, kültürel haklar ve siyasal meşruiyet konularını yeniden gündeme taşımaktadır.

8 Ekim’de Suriye bayrağının göndere çekilmesi, devlet otoritesinin sembolik olarak güçlenmesini ifade etmektedir. Ancak 2 ve 8 Ekim’de yaşandığı bildirilen protestolar, saldırılar ve güvenlik müdahaleleri, sembolik birlik ile toplumsal uzlaşma arasında hâlâ aşılması gereken bir mesafe bulunduğunu göstermektedir. Bu nedenle mevcut süreci ne yalnızca merkezi yönetimin güçlenmesi üzerinden olumlu değerlendirmek ne de yaşanan gerilimlerden hareketle kaçınılmaz bir çatışma sonucuna ulaşmak yeterlidir. Asıl mesele, siyasal dönüşümün hangi haklar, kurumlar ve toplumsal ilişkiler temelinde ilerleyeceğidir.

Haseke’de kalıcı barışın sağlanabilmesi için üç temel koşulun birlikte gerçekleştirilmesi gerekmektedir.Haseke’de kalıcı barışın sağlanabilmesi için üç temel koşulun birlikte gerçekleştirilmesi gerekir. Birincisi, bütün halkların dil, kültür, güvenlik ve siyasal katılım haklarının güvence altına alınmasıdır; ikincisi, merkezi yönetim ile yerel topluluklar arasında güvene dayalı, kapsayıcı ve hesap verebilir bir yönetim ilişkisinin kurulmasıdır; üçüncüsü, çevresel sorunların, ekonomik eşitsizliklerin ve yerinden edilmenin etkilerinin adil politikalarla azaltılmasıdır.

Haseke’de barışın geleceği, yalnızca silahlı yapıların entegrasyonuna veya devlet otoritesinin yeniden tesis edilmesine bağlı değildir. Belirleyici olan, bu sürecin farklı toplulukların kendilerini eşit, güvende ve temsil edilmiş hissedebilecekleri bir siyasal düzene dönüşüp dönüşmeyeceğidir. Barış, farklılıkların ortadan kaldırılmasıyla değil, bu farklılıkların ortak yaşamın meşru unsurları olarak kabul edilmesiyle kalıcı hâle gelebilir. Haseke’de asıl sınav, birliğin sağlanıp sağlanmadığından çok, bu birliğin adalet temelinde kurulup kurulmadığıdır.

Çünkü kalıcı barış, yalnızca çatışmanın sona ermesi değil; insanların kimliklerinden vazgeçmeden yaşayabildikleri, ortak kararları etkileyebildikleri, kaynaklara adil biçimde erişebildikleri ve anlaşmazlıklarını şiddete başvurmadan çözebildikleri bir toplumsal düzenin kurulmasıdır.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.