Son zamanlarda yakın çevremin bana sorduğu “Neden artık yazmıyorsun?” sorusunun cevabını arıyorum. Bu beni de rahatsız ediyor çünkü artık işle ilgili haber metinlerinin dışında tek satır yazasım yok. Buna tıkanıklık diyemem çok başka bahaneler arıyorum. Sıcak havayı bile gerekçe göstermişliğim oldu. Oysa değil suçlunun kim olduğunu biliyorum.
İlkokuldayken okuma yazma bilmeyen komşumuz Fehime’nin Diyarbakır’da yaşayan annesine yazdığım mektuplarla yazı hayatına giriş yaptım. Fehime’nin mahalledeki komşularının adını tek tek sayarak selam göndermesini, annesine, kardeşlerine, memleketine olan hasretini mektuba dökerken benim için çok zor olsa da onunla empati kurmaya çalışırdım. Yıllar sonra danışmanlığını yaptığım kişilerin konuşma metinlerinin mayasını bu mektupların oluşturduğunun farkında değildim henüz. Bu ‘yeteneğimi’ fark eden arkadaşlarım kompozisyon ödevleri, düğün davetiyeleri, taziye mesajları, sevgililerine yazmak istediği mektuplar, teknoloji geliştikçe sevgiliden gelen ucu açık mesajlara nasıl yanıt vereceklerine ilişkin soluğu yanımda alırlardı. Sence burada ne demek istemiş? Şöyle yazsam gururumdan ödün vermiş olur muyum? Gerçi “kelin ilacı olsa kendi başına sürerdi” ama bir başkası adına kelam etmek daha konforlu gelirdi bana. Bu soruların cevabını ararken birbirimizin olaya bakış şeklini, duygularını, heyecanını, deneyimlerini de paylaşıyor, birbirimizi besliyor, bir kez daha tanışmış oluyorduk. Bu bir duygu alışverişiydi. “Uzun metni kimse okumaz, betimlemeler can sıkıcı olabilir, okuru ilk cümlede yakalamak gerek” fikri henüz gelişmemişti. Tıpkı adeta bir kısa film gibi hazırlanan, iki buçuk dakika süren introları, ara müzikleri, sözleriyle altı dakikaya varan o güzelim müziklerin lezzetine de hasret kaldığımız gibi. Çünkü kimsenin dinlemeye, anlamaya, maziye gitmeye, hafızayı zorlamaya, okumaya sabrı yok, hız çağındayız arkadaşım, senin fikrine, duyguna, hatıralarına kimsenin ihtiyacı yok. Kısacık, dinamik, düşünmeye zorlamayan, sabun köpüğü, saman alevi gibi uçucu üretimler, akılda kalmayan cümlelerle idare edip gidiyoruz.
Yıllar sonra ben de yazdığım bir metni yayınlatmadan önce duygusuna, zihnine güvendiğim kişilere gönderir, görüşünü alırdım, hatalarımızı birlikte ayıklardık. Sonuç olarak günahıyla sevabıyla insan eliyle yapılmış bir yazı çıkardı ortaya. Gazetede çalışırken sayfaların çıktısını alır imla hatası avcılığına çıkardık. Gerçi bu kelime bile unutulmaya yüz tuttu ama yaptığımız işleme tashih yani düzeltme denirdi.. Bir yazıyı okurken imla hatalarını görmeye hiç tahammül edemezdim, yanlış kullanılan de-da ayırımı, noktalı virgülün hiç olmaması gereken yerde boy gösterdiğini görünce sinirim bozulurdu.
Son dönemlerde okuduğum hiçbir metinde bu hataları göremiyorum. Gayet pürüzsüz, cümleler sular seller gibi akıyor, ne fazla uzun ne fazla kısa, duygu tam kararında, ne çok öfkeli ne fazla yumuşak, noktalı virgül olması gereken yerde ama benim okuma zevkim başını alıp terk eyledi buraları. Ben o yazıyı sevmiyorum, lezzetli bulmuyorum, bir yavanlık, çiğlik kalıyor damağımda çünkü kimin yazdığını merak ediyorum. Daha doğrusu yazan kişinin gerçekten orada olup olmadığını. Çok iyi tanıdığım, kendi duygusu ve kalemi olmadığına adım kadar emin olduğum kişilerin sosyal medya paylaşımlarındaki foto altı yazıları bile beni çileden çıkartıyor.
Eskiden yazılarda hata ayıklarken şimdi ise yazıda insanı arıyorum. Onların cümlelerine dokunurdum, şimdi onların cümleleri bana dokunmuyor. Çünkü cümlenin içinde bir insanın tereddüdünü, öfkesini, beceriksizliğini, heyecanını görmek istiyorum. Yazarken duraksamasını, yanlış kelimeyi seçmesini, sonra o kelimenin üstünü çizmesini, bir şeyi söylemek isteyip söylememesini, bazen de saçmalamasını. Zaten insan dediğimiz varlık böyle bir şey değil midir? Belki de yıllarca yanlış yerde kullanılmış noktalı virgülü özlüyorum. Bana ‘de”yi yanlış yazan insanı özlüyorum. Cümlesini tamamlayamayanı, ne demek istediğini üç ayrı cümlede anlatanı, -tıpkı şu an benim yaptığım gibi- aynı şeyi dönüp dolaşıp söyleyeni. Çünkü o yazılarda bir hayat vardı. Şimdi herkes çok güzel yazıyor ama kimse bir şey anlatmıyor, aklımda kalan, beni sarsan tek bir cümle neredeyse yok.
Artık kimsenin cümlelerini düzeltmem için bana ihtiyacı yok, herkesin cebinde sonsuz kelimeleri, editörü, basın danışmanı var, anladınız onun kim olduğunu… Bu arada bu yazıyı yayınlayacak sevgili editörüm lütfen yapay zekayla hatalarımı düzeltmeyin olur mu? Hatamla sevin beni. Zira bundan sonra ben öyle yapacağım. Olacağını sanmıyorum ama yazısını düzeltmemi isteyen çıkarsa eskisi kadar acımasız olmayacağım. Bir ‘de’yi düzeltmeyeceğim. Noktalı virgül varsın yanlış yerde dursun. Bana kusursuz cümleler kurmayın, biraz sizde kalsın, birazı bana bulaşsın. Hatalarınızla gelin bana ve hatamla sevin beni.




