Hırsızın hiç mi suçu yok?
Sevda Çetinkaya 28 Mayıs 2026

Hırsızın hiç mi suçu yok?

“Person of Interest” diye bir dizi izlemeye başladım yakın zamanda. Yeni bir yapım değil ama dünyanın ve memleketin gerçek gerilimini ve kötülüğünü bir an için unutmama yarıyor bu bilim kurgu gerilim. Laf aramızda oldum olası seviyorum bu polisiye gerilim türünü, bilim kurgu versiyonuna bayılıyorum. En çok da İskandinav yapımı olanlarına.

Başta klasik bir polisiye sanılabilir ama değil. İki adam var, biri eski CIA ajanı, diğeri garip derecede zeki ve içine kapanık bir milyarder yazılımcı. Kadın dedektif karakterini de yabana atmayın ama ana karakterler erkek. Bu başka bir yazının konusu olabilir.

Bir ‘Makine’ var, New York’ta işlenecek suçları önceden tespit ediyor. Her bölümde bir sosyal güvenlik numarası geliyor. Bu ekip de o kişinin kurban ya da fail olduğunu anlamaya ve olaya müdahale etmeye çalışıyor.

İlk bakışta mesele tamamen “suçu önceden engelleme” fikri gibi duruyor. Ama dizi ilerledikçe şunu fark ediyorsunuz: Bu aslında suçla ilgili bir hikaye değil. Bu, gözetleme ve kontrol etme gücüyle ilgili bir hikaye.

Bir noktadan sonra ‘Makine’ denilen şey sadece suçları tahmin eden bir sistem olmaktan çıkıyor. “Samaritan” diye daha sert, daha otoriter bir yapı devreye giriyor. Orada hikaye tamamen değişiyor. Artık birilerini kurtarmak değil, bütün bir şehrin nasıl yönetileceği ana hikaye oluyor.

Bu ‘Makine’ aslında otoriter rejimlerin simülasyonu gibi. Tıpkı bu makine gibi otoriter sistemler de başlangıçta hep aynı argümanı kullanıyor. “Daha güvenli bir toplum” “Daha az suç” “Daha istikrarlı bir hayat”.

İlk başta kulağa çok masum geliyor. Kim güvende olmak istemez ki? Ama bir sistem her şeyi görmeye, gözetlemeye ve denetlemeye başladığında, sadece suçları değil, hayatın kendisini yönetmeye başlıyor.

Samaritan tam da bunu yapıyor. Sadece suç işleyenleri değil, suç diye tanımladığı eylemleri gerçekleştirecek olanları da hesaba katıyor. Yani ortada henüz yapılmamış şeyler bile “risk” sayılıyor. Bu noktada yargı da devreye giriyor; artık olanı değil, olasılığı yargılamaya başlıyor.

Otoriter rejimlerin mantığı da biraz böyle çalışmıyor mu? Önce “düzeni korumak” diyorlar. Sonra “riskleri azaltmak” diyorlar. En sonunda da her şeyi izleyen, her şeyi öngören ve her şeyi yönlendiren ve tek karar verici bir yapıya dönüşüyorlar. “Normal ve doğru nedir” onlar belirliyorlar.

Dizide de bu sistem bir anda kötü olmuyor. Yavaş yavaş “daha iyi bir dünya” vaadiyle büyüyor. Kimse çıkıp “biz baskıcı bir şey kuruyoruz” demiyor. Tam tersine, “daha güvenli daha huzurlu olsun” diye başlıyor her şey. Kontrol arttıkça özgürlük daralıyor, güvenlik özgürlüğün yerine geçiyor.

‘Samaritan’ kaosu azaltmak, sistemi kusursuzlaştırmak için var. Bunu yaparken insan iradesini, mahremiyetini ve itiraz hakkını gereksiz görmeye başlıyor.

‘Mutlak’ kontrol istikrar vaadiyle geliyor. İnsanlar iradelerini teslim etmeye ve hayır deme haklarının gasp edilmesine, güvende hissetmek için razı oluyor. Böylece özgürlük bir anda değil, küçük tavizlerle kayboluyor.

Sadece suçlular ya da “sistemin kötü kodları” için makul ve kabul edilebilir görülen istisna hali operasyonları, artık tek yönetme biçimi oluyor.

Bu makinenin önce suçlu ve tehlikeli görülenler üzerinde denendiğini ve bir laboratuvar aşaması olduğunu hatırlatmam gerek. Tıpkı günümüz  OHAL rejimleri gibi, tıpkı hukukun önce bir grup ya da bir bölge için askıya alınması gibi.

Bir de dizideki iki ‘kurtarıcı’ karakterin seçimi de tesadüf olmasa gerek. Modern anlatılarda sık görülen bir gerilim hattını açıyorlar. Şiddetin içinden gelen “temizleyici” ile sermayenin tepesinden gelen “iyileştirici”.
Bir tarafta “katil, işkenceci ve sisteme hizmet etmiş bir ajan” var. “Gizli operasyonlar, bastırma teknikleri, düşman üretimi, istisna hali” hepsini biliyor, parçası olmuş.

Buyurun karar verin; şiddeti kuran mekanizmaların içinden gelen biri, o mekanizmaları gerçekten tasfiye edebilir mi, yoksa sadece yeniden mi düzenler?

Diğer tarafta ‘milyarder’ bir karakter var. Bu da başka bir kurtarıcılık iddiası taşıyor. “Ben sistemin dışından değil, en tepesinden geliyorum, o halde sistemi ben iyileştiririm.”

Servetin birikim biçimi zaten mevcut düzenin eşitsizliklerine ve sömürüye dayanırken, bu kurtarıcının amacı da “yumuşatılmış bir devamlılık” olmasın sakın?

Bu iki karakterin “toplum adına konuşma” ve “toplum adına müdahale etme” iddiasını ve cüretini de size bırakayım…

Dizinin böyle bir gerilim hattı yok doğrudan ama bunu da ben sorayım:

Biri daha kötü iki “makine” arasında “kim daha iyi kurtarır?” diye seçim yapmak yerine “neden kurtarıcıya ihtiyaç duyulan bir siyasal ve toplumsal düzen var?” diyebilirsiniz mesela.

Amerikan yapımı bir diziden sonra bir Nasreddin Hoca fıkrası ile bitireyim bu “mutlak butlanlı” bayram gününü.

Hoca’nın eşeği çalınır. Komşular gelir ama hırsızı konuşacaklarına Hoca’yı suçlamaya başlarlar:

“Kapıyı iyi kapatsaydın…”

“İpi sağlam bağlasaydın…”

“Bir daha kontrol etseydin…”

Hoca sonunda dayanamaz:

“İyi de hırsızın hiç mi suçu yok?”

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.