Küresel ekonomik ve politik düzende anlamlı ve/ya anlamsız kopuşlar yaşanırken değişim, kaçınılmaz bir sonuç oluveriyor haliyle. Mevcut dengeler bozuluyor / kararsızlaşıyor, statik unsurlar dinamikleşerek statükoyu tehdit eder hale geliyor.
Böylesi bir ahval ve şerait içinde, menüde olmamanın yollarını aramak / bulmak elbette akla en yatkın seçenek olacaktır. Özellikle ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci döneminde ticaret – enerji savaşları, stratejik kanal – koridorlar üzerindeki rekabet; ülkeler arası ilişkileri yeniden düzenlerken jeopolitiğin etkisini de gözler önüne sermektedir.
Nihayetinde Panama Kanalı ile Meksika Körfezi üzerine başlayan polemikler, Venezuela ve Grönland’a uzanmış; ayarsız – ölçüsüz gümrük vergileri şantajlarıyla devam eden süreç, Ortadoğu’da yeni bir dinamiğin harekete geçmesini sağlamıştır.
ABD / İsrail – İran Savaşı’yla birlikte bölgesel yeni bir nizamın kurulmaya çalışıldığı aşikar. Özellikle İsrail’in yayılmacı perspektifi ve bölgede hegemonik güç olma isteği, dengeleri altüst eden temel bir dinamik olarak görülebilir. Bu çerçevede İran ve Rusya’yı Akdeniz’den uzak tutmak ile Türkiye’nin Akdeniz’deki etkisini sınırlandırmak için ciddi girişimlerde de bulunuldu zaten.
Suriye sahasında Ahmed Şara’nın yönetimindeki Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) uluslararası güçlerin uzlaşısıyla iktidara getirilmesi, bir yönüyle doğrudan İran ve Rusya’nın Akdeniz ve enerji koridorlarından uzak tutulması operasyonuydu.
Sonuç itibarıyla ABD, Katar ve Fransız şirketleri, Geçici Şam Hükümetiyle anlaşarak Doğu Akdeniz’de doğalgaz ve petrol arama hakkı elde ettiler. Yine İsrail – Güney Kıbrıs – Yunanistan’ın Eastmed Boru Hattı projesi ve 2023 yılında G20 Zirvesinde ilan edilen Hindistan –Ortadoğu – Avrupa koridoru (IMEC) da Türkiye açısından kaygıyla takip edilen girişimlerden birkaçı. Elbette jeopolitik rekabet bunlarla bitmiş değil, Hürmüz Boğazı’nda petrol akışının sekteye uğramasıyla birlikte perde daha yeni açılıyor.
Petrolün gösterdiği jeopolitik
Ortadoğu jeopolitiğinde Kürtlerin de (Kurmanc, Zaza, Soran, Goran) önemli bir denge unsuru olduğu / olacağı göz ardı edilemez. Çünkü Kürtler; dört ülke (Türkiye, Irak, İran, Suriye) sınırları içinde geniş bir coğrafyaya yayılmakla birlikte nüfusu toplamda 50 milyonu aşan ontolojik bir realite.
Buna karşın 2000’li yılların başına kadar Kürtlerle hiçbir zaman jeopolitik bir zaviyeden ilişki geliştirilmemiş, bölge ülkeleri birbirileriyle Kürtleri etnik açıdan görünmez kılmayı amaçlayan ikili – üçlü anlaşmalar yapmayı tercih etmişlerdir. Bu sebeple Kürtlerle anlamlı bir ilişki biçimi kurulmamış, etno-jeopolitiğin sunduğu fırsatlar hiçbir zaman bir enerji – ticaret jeopolitiğe dönüştürülmemiştir.
Bunu değiştiren önemli gelişme, 2005 yılında Irak Kürtlerinin Anayasal bir statüye kavuşmuş olması. Çünkü Irak Kürdistan Bölgesi, kazandığı statüyle birlikte sınırları içindeki zengin petrol kaynakları üzerinde de söz sahibi olmuş; Exxon Mobil başta olmak üzere Total, Chevron, Gazprom vb. dünya enerji şirketleri de burada petrol aramaya başlamışlardı.
Bu gelişmeler, Türkiye’nin dikkatinin buraya kaymasına sebep olmuş ve Federe Kürdistan’da hem petrol arama rekabetine katılmış, hem de Kerkük – Ceyhan Boru Hattı üzerinden petrolün Akdeniz’e aktığı stratejik bir köprü olmuştur.
Bunun üzerine dönemin Enerji Bakanı Taner Yıldız, Kürt petrolünü Türkiye’ye getirecek boru hattı için “Çözüm sürecinin ölçülebilir ilk sonucu olacak (2013)” ifadesini kullanırken dönemin analistleri, Türk – Kürt yakınlaşmasında jeopolitik imkanların etkisinden sıklıkla bahsetmeye başlamışlardı.
Hürmüz’e alternatif arayışları
Hürmüz Boğazı, bugün küresel petrol ve doğalgazın %20-25’nin geçtiği stratejik bir geçiş rotası. Aynı şekilde Kızıldeniz’den Hint Okyanusu’na açılan Babül – Mendeb Boğazı da kritik bir konumda. Çünkü hem petrolün Akdeniz’e hem de Asya’ya taşındığı, fakat İran yanlısı Husilerin kontrolünde bir boğaz.
Dolayısıyla iki boğazın kapatılması demek, dünya petrol arzının %30 civarında azalması demek. Yine Süveyş Kanalı’nın yetersizliği de (ki 2021 yılında bir geminin sıkışmasıyla enerji nakliyatı günlerce durmuştu) Akdeniz’e çıkmanın ve biraz da Güneydoğu Asya’ya gitmenin yeni yollarını bulmayı zorunlu kılmış durumda.
Bu amaçla Suudi Arabistan, Doğu – Batı boru hattıyla körfezden milyonlarca varil petrolünü Yanbu Limanı’na taşımaya çalışırken (İran’ın sıklıkla bu boru hattına saldırdığı ve Husilerin Babül-Mendeb ablukası da akılda tutulmalı) Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ise Batı- Doğu petrol hattıyla Fujairah Limanı üzerinden 1,8 milyon varil petrolü Umman Körfezine taşıyor.
Buna karşın Irak, coğrafi konumu sebebiyle petrolünü dünyaya piyasalarına taşımak için farklı bir yol bulmak zorunda. Dolayısıyla Irak açısından Türkiye, Suriye ve Ürdün; Akdeniz’e çıkışın ana kapıları durumunda.
Irak’ın gelirlerinin %90’nın petrolden geldiği ve günlük 3,5 milyon varil petrolün de Hürmüz Boğazı üzerinden ihraç ettiği düşünüldüğünde komşu ülkeler ve bölge halklarıyla işbirliği hayati bir anlam kazanıyor.
Bunun ilk ayağı olarak ABD gözetiminde Irak ve Suriye arasında Kerkük – Banyas boru hattı için anlaşma sağlandı. 2-3 yıl içinde bitirilmesi amaçlanan bin 520 kilometrelik boru hattıyla 2 milyon varil petrolün Akdeniz’e taşınması bekleniliyor.
Washington’da imzalar atıldığında en çok sevinenlerden biri, ABD’nin Suriye ve Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack’tı. Ona göre bunun anlamı “Enerji için yeni boru hatları, ilerleme için yeni yollar demekti” ve en önemlisi de Hürmüz’e olan bağımlılığın biraz daha azaltılacak olmasıydı. Tabii Büyükelçi Barrack birkaç ay önce, “dağıtımdan önce enerji güvenliğinin” de altını çizmişti.
Bugün Suriye’de bir kısmı Rojava’da olmak üzere Kuzeydoğu’dan Güneybatı yönüne doğru dağılan birçok petrol ve doğalgaz sahası var. Özellikle Kürt bölgesinde bulunan petrolün çıkarılarak Kerkük – Banyas boru hattına bağlanması da muhtemel görünmektedir.
Kürt jeopoliği “bypass” edilebilir mi?
Bunun yanında daha Aralık 2024’te Enerji ve Altyapı Bakanı Alparslan Bayraktar “Suriye’den Türkiye’ye bir petrol boru hattı oluşturmaktan, bunu Irak-Türkiye boru hattımızla birleştirmeye kadar olgunlaşması gereken pek çok konu var” sözleriyle Rojava’daki petrolün Irak – Türkiye Boru Hattı üzerinden taşınmasına değinmişti.
Tabii bunun yolunun açılması için Kürt jeopolitiğinin, karşılıklı olarak birbirini tanıma ve ilişkileri geliştirme yönünde kullanılması gerekiyordu. Tabii tüm girişim ve çağrılara rağmen bu yapılmadı.
Aksine Ankara, abartılı bir şekilde Şam’a adapte oldu, Kürtlere güvenlik doktrininden bakıldı. Dolayısıyla Rojava Kürtleriyle ilişkiler geliştirilmezken Suriye’nin Kuzeydoğu’sundaki petrol sahaları, ABD’li HKN Energy’ye devredildi.
Suriye sahasında yaşanan gelişmeler ve Basra’daki petrol sahalarının Ürdün’ün Kızıldeniz’e açılan kenti Akabe’ye bağlanması projesi, Kerkük – Ceyhan Boru Hattını ve Kalkınma Yolu projesini daha da önemli kılıyor haliyle. Burada da hem Irak’ın hem de Türkiye’nin Kürt jeopolitiğiyle kuracağı ilişkiler çok önemli.
Kalkınma Yolu Projesi’nde ilk imzalar, Nisan 2024’te Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Bağdat ziyaretinde atıldı. Katar ve BAE de yatırım ve finansman anlamında projenin içinde. Basra kentinden başlayıp Irak’ta 9 şehre uğrayıp Türkiye sınırına Ovaköy’e ulaşarak oradan Avrupa’ya açılacak uzun bir kara ve demiryolu projesi.
Tabii Irak Kürdistan Bölgesi, Habur-İbrahim Halil Sınır Kapısı yerine Ovaköy’ün açılması ve Kalkınma Yolunun Kürdistan Bölgesine paralel geçmesinin bir “bypass girişimi” olduğunu düşünüyor.
Bakan Bayraktar, bununla Basra petrolünü de Kerkük – Ceyhan hattına bağlamak istediklerini, hatta Kuveyt ve Katar gazının da bununla taşınabileceğini belirtiyor.
Bunun yanında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da, Hürmüz Boğazı krizinin aşılmasında Kalkınma Yolu’na işaret ederken 2008 yılında Suriye üzerinden Katar gazının Türkiye’ye (ki Rusya’nın bunu engellediği iddia ediliyor) ulaştırılması projesinin hayata geçmesi durumunda mevcut krizlerin olmayacağını söylüyor.
Tabii niyet ne olursa olsun, Kürt coğrafyasının bütünselliği ile sınırlar arası sosyo-kültürel süreklilik ve politik Kürt özneselliği, tüm halkları karşılıklı bir bağımlılığa mecbur bırakıyor.
İstikrar olmadan petrol akar mı?
ABD/İsrail – İran Savaşı, sadece konvansiyonel bir savaş veya bir rejim değişikliği hamlesi değil. İlk etapta, Hürmüz’ün açık tutulması adeta bir kırmızı çizgi olarak öne çıksa da gün geçtikçe süreç, “Hürmüz’ün kapatılması” stratejisine doğru evrildi.
Trump’ın İran’la 19 Haziran’da anlaşmaya imza atıp Ankara’daki NATO Zirvesinde bunu tanımadığını söylemesi başka nasıl okunabilir ki! Bununla zaten Zengezur koridoruyla kuzeyden kuşatılan İran’ın, Hürmüz’ün özgül ağırlığını kaybetmesiyle ciddi bir jeostratejik ve ekonomik zarara uğraması kaçınılmaz bir sonuç olacaktır.
Bu sebeple BAE ve Suudi Arabistan alternatif boru hatlarını aktivite ederken Irak, Suriye ve Türkiye üzerinden birçok projeyi 2-3 yıl içinde hayata geçirmek istiyor. Bu da Ortadoğu ülkelerini diplomatik ve ekonomik işbirliğine zorlarken ABD’nin hakemlik rolünü de güçlendiriyor.
Elbette ticaret yollarının ve enerji koridorlarının ihtiyaç duyduğu en önemli şey, güvenlik ve istikrardır. Birçok boru hattının yerleşim yerlerinin az ve insan nüfusunun olmadığı yerlerden geçtiğini düşünürsek güvenlik meselesinin aşılması öyle çok da kolay değil.
Washington Enstitüsü’nden Andrew J. Tabler da Suriye bağlamında enerji hatlarının işlemesi için Şam’ın siyasi katılımı genişletmeye teşvik edilmesinin gerekliliğine vurgu yaparak “Aleviler, Hristiyanlar, Dürziler, Kürtler ve diğer azınlıklar Suriye nüfusunun yaklaşık dörtte birini oluşturmaktadır; onları dahil etmek sadece bir insan hakları meselesi değil, bir istikrar meselesidir.” diyor.
Bununla birlikte Erbil / Süleymaniye’nin bypass edilerek tüm yumurtaları Bağdat’ın sepetine koymanın da uzun vadede riskli olacağı bilinmelidir. Çünkü Bağdat’ta İran’ın etkisi düşünüldüğünde gelecekte İran yanlısı bir iktidarın gelmesi durumunda söz konusu projelerin akamete uğrama ihtimali yüksektir.
Bu açıdan Kürtlerle doğru temelde bir ilişkinin kurulmasıyla Bağdat’a karşı bir denge unsuru oluşturulabilir. Yine Hürmüz’ün açılarak tam kapasite çalıştığı bir senaryoda da Kalkınma Yolu Projesine yönelik ilginin kaybı da söz konusu olabilir.
Buna karşın Kerkük – Ceyhan boru hattı, 1973 yılından bugüne görüldüğü haliyle Kürt jeopolitiğinin bir kazan-kazan sonucunu doğuracağı unutulmamalı.
Kürt özneselliği inkar edilemez
Türkiye’de Barış ve Demokratik Toplum sürecinin de yarattığı pozitif iklim düşünülerek coğrafyanın imkanlarının halkların lehine kullanılması mümkün. Buna karşın Kürtlerin ekonomik ve politik denklemlerin dışında tutma gayretleri, geçmişte de görüldüğü gibi ancak ciddi bir ekonomik maliyetin kapısını açabilir.
Dolayısıyla yeni enerji rotalarının belirlendiği, yeni ekonomik koridorların çizildiği ve ticaretin coğrafi bağlantısallıkla genişleyebildiği bir reel politik dünyada, Kürtlere geçmişin dar ve sorunlu bakış açısıyla bakmanın halklara hiçbir yararı olmadığı, olmayacağı ortada.
Çünkü Kürtler, Ortadoğu’nun göbeğinde yerleşik bir halde; önemli ticaret ve stratejik koridorlar üzerindeler. Bu sebepledir ki bölgemizde demokrasi, özgürlük ve barış ikliminin hakim kılınması, geleceğin ekonomik gelişim ve istikrarını da etkileyecektir.
Bunun bir parçası olarak; özgür Kürt özneselliği, jeopolitik denklemde bir aktöre dönüşürken buna karşı statik-statükocu her yaklaşım sergilemek ancak bir enerji kaybı olacaktır.




