İklim krizinde yaşlanmak
Ecehan Balta 3 Ekim 2026

İklim krizinde yaşlanmak

İklim krizinde yaşlanmak

 

İki gün önce  14. İzmir Ulusal İleri Yaş Sempozyumu’na katıldım. “Isınan Dünyada Yaşlanmak: Küresel Isınma, İklim Krizi ve Afetler” başlıklı konuşmaya hazırlanırken birbirinden ayrı tartışmaya alıştığımız iki büyük dönüşümün giderek aynı hikâyenin parçaları haline geldiğini düşündüm. Dünya ısınıyor, dünya nüfusu yaşlanıyor. Türkiye de aynı anda hem ısınıyor hem yaşlanıyor.

Bu iki eğilimin kesişiminde iklim krizi artık yalnızca çevre politikalarının konusu değil. Emeklilik sisteminden barınmaya, sağlık hakkından bakım emeğine, kent planlamasından enerji yoksulluğuna kadar uzanan son derece somut bir toplumsal adalet meselesi haline geliyor.

Son yılların sıcaklık verileri yönün ne kadar açık olduğunu gösteriyor. 2015-2025 arasındaki on bir yıl, küresel ölçekte kaydedilen en sıcak on bir yıl oldu. Türkiye’de 2025’in ortalama sıcaklığı 1991-2020 ortalamasının 1,2 derece üzerindeydi; Temmuz 2025 son 55 yılın en sıcak temmuzu olarak kayıtlara geçti ve Silopi’de 50,5 derece ölçüldü. Aynı yıl yağışlar normalin yüzde 27,6 altında kaldı.

Dolayısıyla mesele birkaç sıcak yaz yaşamamız değil. Sıcaklık rejimi değişirken su rejimi, tarımsal üretim, gıdaya erişim, enerji ihtiyacı, çalışma koşulları, kent yaşamı ve sağlık riskleri de değişiyor.

Türkiye hızla yaşlanıyor. 65 yaş ve üzerindeki nüfusun toplam nüfus içindeki payı 2007’de yüzde 7,1 iken 2025’te yüzde 11,1’e çıktı. Önümüzdeki dönemde iklim krizi ile yaşlılık arasındaki ilişki, küçük bir nüfus grubunun özel sorunu değil, toplumun giderek daha geniş bir kesimini ilgilendiren yapısal bir mesele olacak.

Burada ilk karşılaştığımız risk aşırı sıcak.

Yaş ilerledikçe vücudun yüksek sıcaklığa uyum sağlama kapasitesi azalabiliyor. Susama hissinin zayıflaması, böbrek ve dolaşım sistemindeki değişimler, kronik hastalıklar ve bazı ilaçlar sıcaklığın sağlık üzerindeki etkisini ağırlaştırıyor. Avrupa’daki araştırmalar da sıcağa bağlı ölüm riskinin özellikle 65 yaşından sonra keskin biçimde arttığını, 80 yaş üzerinde ise çok daha yüksek seviyelere ulaştığını gösteriyor.

Fakat yalnızca biyolojiye bakarsak asıl meseleyi kaçırırız.

Yaşlılık kendi başına insanı “kırılgan” hale getiren doğal bir durum değildir. Kırılganlığın önemli bir bölümü toplumsal olarak üretilir.

Yetmiş beş yaşında, iyi yalıtılmış bir evde yaşayan, klimasını elektrik faturasını düşünmeden açabilen, düzenli geliri bulunan, sağlık hizmetine kolayca ulaşabilen ve güçlü sosyal ilişkileri olan biriyle aynı yaşta, düşük emekli aylığıyla yaşayan, betonlaşmış bir mahalledeki sıcak bir apartman dairesinden çıkamayan ve tek başına yaşayan bir insanın iklim riski aynı değildir.

Termometre ikisinin evinin önünde de 40 dereceyi gösterebilir. Fakat 40 derece herkes için aynı 40 derece değildir. İklim adaleti tartışmasının başladığı yer tam olarak burasıdır.

Son yıllarda iklim krizine ilişkin ana akım söylem, bireysel davranışları değiştirmemizi öğütlemeyi seviyor. Daha az tüketmek, klimayı daha az kullanmak, elektrik tasarrufu yapmak, kişisel karbon ayak izimizi küçültmek… Oysa milyonlarca emeklinin aldığı aylıkla temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı bir ülkede serinleme hakkını bireysel tercihlere indirgeyemeyiz.

Enerji yoksulluğu artık yalnızca kışın yeterince ısınamamak anlamına gelmiyor. İklim kriziyle birlikte yazın yeterince serinleyememek de enerji yoksulluğunun bir parçası haline geliyor. Bu nedenle “sıcaklardan korunmak için klimanızı kullanın” demek tek başına bir kamu politikası değildir. Klimanın elektriğini ödeyemeyen insana ne olacağına dair bir cevabınız yoksa, ortada iklim uyum politikası da yoktur.

Üstelik kentlerin kendisi eşitsizliği büyütüyor. Betonlaşma, asfalt yüzeyler, yetersiz yeşil alanlar ve yoğun yapılaşma kentsel ısı adası etkisini artırıyor. Özellikle geceleri sıcaklığın düşmemesi, bedenin gün boyunca biriktirdiği ısı yükünü atmasını zorlaştırıyor. Yaşlılar ve kronik hastalığı bulunanlar açısından bu durum ciddi sağlık riskleri yaratıyor.

Oysa “gölge” bir halk sağlığı hizmetidir. Ücretsiz içme suyuna erişim bir sosyal politika aracıdır. Erişilebilir ve serin toplu taşıma iklim uyumunun parçasıdır. İyi yalıtılmış konutlar ise piyasanın sunduğu lüks ürünler değil, sağlık altyapısıdır.

İklim krizinin ileri yaşla kesiştiği bir başka alan afetler.

Sel, yangın ve aşırı sıcak gibi ani olayların yanında etkileri yıllara yayılan krizler var. Kuraklık, su kıtlığı ve gıda krizi bunların başında geliyor. Gıda üretimindeki düşüş market raflarına fiyat artışı olarak ulaşıyor. Su kıtlığı, suyu satın alma gücü düşük olanlar için başka bir anlama geliyor. Dolayısıyla gıda güvenliğini yalnızca ülkede yeterince gıda bulunup bulunmadığıyla açıklayamayız. Gıdaya erişimi konuşmak zorundayız. Aynı şekilde su meselesi yalnızca barajların doluluk oranı değildir. Temiz ve yeterli suya kimin, hangi bedelle ulaşabildiği de sorunun parçasıdır.

Bütün bunların ortasında bakım meselesi de var.

Türkiye’de bakım hâlâ büyük ölçüde aile içinde ve çoğunlukla kadınların ücretsiz emeği üzerinden örgütleniyor. İklim krizi büyüdükçe bu bakım yükü de artacak. Aşırı sıcak günlerde hasta ve yaşlı bir yakının serin tutulması, ilaçlarının takip edilmesi, su ve gıdaya erişimin sağlanması, afet sırasında tahliye edilmesi ve sonrasında bakımının sürdürülmesi görünmez bir emek gerektiriyor.

Yaşlıları yalnızca korunacak, yardıma muhtaç ve pasif insanlar olarak görmek de doğru değil. Yaşlı insanlar aynı zamanda toplumsal hafızanın taşıyıcıları. Bir köyde hangi derenin ne zaman taştığını, hangi ürünün kuraklığa dayandığını, geçmiş yangınlarda rüzgârın nasıl yön değiştirdiğini, mahallenin hangi hanesinde desteğe ihtiyaç olduğunu çoğu zaman uzun yıllardır orada yaşayan insanlar biliyor. İklim ve afet politikalarının onların adına değil, onlarla birlikte yapılması gerekiyor.

Evet, Türkiye yaşlanıyor ve Türkiye ısınıyor. Bu iki sürecin kesiştiği yerde çözüm, yaşlılara biraz daha fazla “dikkatli olun” demek değil. Yaşlıların sıcak havada serinleyebilmesini, afet sırasında geride kalmamasını, gıdaya, suya, sağlığa ve bakıma erişebilmesini bir hak olarak güvence altına alan kamucu bir iklim politikası kurmaktır.

Çünkü iklim krizinde kimin hayatta kalacağını yalnızca hava sıcaklığı belirlemiyor. İçinde yaşadığımız toplumsal düzen de belirliyor.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.