İklim müzakereleri devam ediyor

İklim müzakereleri devam ediyor
  • Yayınlanma: 10 Haziran 2026 18:03
  • Güncellenme: 10 Haziran 2026 18:12

Bonn’da içinde bulunduğumuz günlerde yapılan BM iklim görüşmeleri (SB64), önümüzdeki dönem iklim rejiminin yönünü belirleyecek. Hangi başlığın güçleneceği, finansman taahhütlerinin gerçek bir mekanizmaya dönüşüp dönüşmeyeceği bu görüşmelerde ortaya çıkacak.

Bu yıl Bonn toplantıları ayrıca önem taşıyor. Kasım 2026’da yapılacak COP31’in Antalya’da düzenlenecek olması, Bonn’da yürüyen tartışmaları Türkiye açısından daha kritik hale getiriyor. İklim finansmanı, uyum, adil geçiş, kayıp ve zarar ve fosil yakıtlardan çıkış başlıkları Antalya’ya giden sürecin ana eksenlerini oluşturuyor.

Bonn’daki en önemli tartışmalardan biri adil geçiş. Bu kavramın içeriği üzerinde güçlü bir siyasal mücadele yürütülüyor. Şirketler açısından adil geçiş, fosil yatırımlardan yeşil yatırımlara kâr kaybı yaşamadan geçmek anlamına gelebiliyor. Zengin ülkeler açısından tarihsel sorumluluğu sınırlı maliyetle yönetmenin aracı haline gelebiliyor. Finans çevreleri açısından ise yeni kredi, tahvil ve yatırım piyasaları yaratmanın adı olabiliyor.

Halklar açısından adil geçiş bambaşka bir içeriğe sahip. İşçilerin güvenceli ve sendikalı istihdam hakkı, enerjiye erişim, kamusal hizmetlerin güçlendirilmesi, kadınların bakım emeğinin görünür kılınması, yerli halkların ve yerel toplulukların karar süreçlerine katılımı, köylülerin ve küçük üreticilerin toprak ve su hakkı, Küresel Güney’in borç baskısından kurtarılması bu içeriğin temel parçalarıdır.

Bu nedenle adil geçiş başlığı, yalnızca enerji sektöründeki teknik dönüşümle sınırlanamaz. Toplumsal eşitsizlikleri, sınıfsal güç ilişkilerini, bakım krizini, gıda ve su hakkını, istihdam güvencesini ve kamusal planlamayı birlikte ele alan bir yaklaşım gerektirir.

Nisan ayında Kolombiya’nın Santa Marta kentinde yapılan Fosil Yakıtlardan Çıkış Konferansı bu açıdan önemli bir eşik oluşturdu. İklim müzakerelerinde uzun süre emisyon azaltımı, karbon piyasaları, teknoloji ve hedefler konuşuldu. Ancak kömür, petrol ve gaz üretiminin planlı biçimde azaltılması meselesi çoğu zaman açık bir siyasal gündem haline getirilemedi. Santa Marta, fosil yakıt çağının sona erdirilmesini doğrudan tartışmaya açtı.

Santa Marta’daki Halklar Zirvesi ise bu tartışmaya hak temelli ve toplumsal bir çerçeve kazandırdı. Yerli halklar, Afro-kökenli topluluklar, kadınlar, gençler, işçiler, sendikalar, çiftçiler, balıkçılar, inanç toplulukları ve iklim adaleti hareketleri bir araya gelerek fosil yakıtlardan çıkışın yeni bir sömürü biçimine dönüşmemesi gerektiğini vurguladı.

Enerji dönüşümü bugün lityum, kobalt, nikel, bakır ve nadir toprak elementlerine dönük talebi artırıyor. Bu süreç şirket merkezli, sömürgeci tedarik zincirlerine dayalı ve yerel toplulukların rızasını dışlayan bir biçimde yürütülürse, fosil yakıtların yerini yeni bir ekstraktivizm (çıkarcılık/çıkarmacılık) alır. Halklar Zirvesi bu riske karşı enerji demokrasisini, gıda egemenliğini, su hakkını, bakım emeğini, sendikal hakları ve yerel toplulukların karar süreçlerine katılımını öne çıkardı.

Halklar Zirvesi’nin önemi yalnızca resmi konferansın dışında örgütlenen bir sivil toplum etkinliği olmasından kaynaklanmıyor. Bu zirve, resmi iklim diplomasisinin çoğu zaman teknikleştirdiği ve piyasalaştırdığı başlıkları yeniden yaşam, emek, hak ve adalet eksenine taşıdı. Fosil yakıtlardan çıkışın hızlı, adil, kamusal, demokratik ve finansal olarak desteklenmiş bir süreç olması gerektiğini ortaya koydu.

Bonn ile Santa Marta arasındaki bağ burada kuruluyor. Santa Marta fosil yakıtlardan çıkış iradesini güçlendirdi. Halklar Zirvesi bu çıkışın halkların hakları ve denetimi olmadan kabul edilemeyeceğini gösterdi. Bonn ise bu taleplerin BM iklim rejimi içinde ne ölçüde karşılık bulacağını belirleyecek bir süreç olarak önem kazanıyor.

İklim finansmanı bu bağın en kritik unsurlarından biri. Zengin ülkeler ve fosil yakıt şirketleri tarihsel sorumluluğun merkezinde yer alırken, yoksul ülkelere yalnızca emisyon azaltımı ve uyum hedefleri dayatmak adil bir yaklaşım değildir. Borç yaratmayan, kamusal, erişilebilir ve ihtiyaç temelli finansman mekanizmaları olmadan adil geçişin toplumsal zemini kurulamaz.

Türkiye açısından bu tartışmalar daha da yakıcı. COP31’in Antalya’da yapılacak olması Türkiye’ye yalnızca ev sahipliği rolü vermiyor. Aynı zamanda iklim politikasının siyasal sorumluluğunu da gündeme getiriyor. Türkiye hâlâ kömürden çıkış takvimi olmayan, enerji dönüşümünü büyük ölçüde şirket yatırımları üzerinden kurgulayan, maden ve enerji projeleriyle kırsal alanlarda ekolojik yıkımı derinleştiren bir ülke konumunda.

Antalya’ya giden süreçte Türkiye’de iklim adaleti hareketinin kömürden çıkış, yeni fosil yakıt yatırımları, enerji demokrasisi, maden projelerinde yerel rıza, iklim finansmanının kullanımı, afet adaleti, işçilerin güvenceli geçiş hakkı ve kamusal hizmetlerin güçlendirilmesi başlıklarını birlikte ele alması gerekiyor.

Bu başlıklar yalnızca çevre hareketinin gündemi değil; sendikaların, kadın hareketinin, köylü örgütlerinin, kent hakkı mücadelelerinin, gençlik hareketlerinin, barış mücadelesinin ve demokratik muhalefetin ortak gündemi. İklim krizi parçalı bir kriz değil. Toprak, su, emek, bakım, enerji, gıda ve barış mücadeleleri aynı siyasal zeminde kesişiyor.

Bonn’dan Santa Marta’ya, oradan Antalya’ya uzanan süreç, iklim mücadelesinin yalnızca karbon azaltımıyla sınırlanamayacağını gösteriyor. Fosil yakıtlardan çıkış; enerji sistemlerinin demokratikleştirilmesi, kamusal hizmetlerin güçlendirilmesi, borç rejimine karşı ekolojik adalet, şirket egemenliğine karşı halkların karar hakkı ve savaş politikalarına karşı yaşamı savunan bir bütçe anlayışıyla birlikte düşünülmeli.

Resmi müzakereler önemlidir. Metinler, hedefler, finansman mekanizmaları ve uygulama takvimleri önemlidir. Ancak iklim adaleti müzakere salonlarında kurulamaz. Halkların kendi sözünü, taleplerini ve yol haritasını oluşturduğu alanlar olmadan resmi süreçler şirketlerin, zengin ülkelerin ve teknokratik yaklaşımların dar çerçevesine sıkışıyor.

Antalya COP31’e giderken Türkiye’de de ihtiyaç duyulan şey budur. İklim zirvesini bir diplomasi vitrini olmaktan çıkarıp halkların iklim adaleti gündemine bağlayan ortak, örgütlü ve politik bir hat kurulmalıdır.