Bazı öykülerdeki ironi, doğrudan bir eleştiri niteliği taşımaz; okuru güldürürken aynı zamanda içten içe rahatsız eder. Saki’nin (Hector Hugh Munro) Lady Anne Susuyor adlı eserindeki öyküler tam olarak bu özelliği yansıtır. Çünkü onun mizahı, trajedinin maskesidir. Bir ölüm, sanki bir evdeki mobilyaların yerinin değişmesi kadar sıradan anlatılır. İşte bu sıradanlık, öykünün asıl sarsıcı gücüdür. Çünkü Saki, burada sadece bireysel bir vurdumduymazlığı değil, bir çağın duygusal tükenmişliğini resmeder. Bir çağ dediysem de sadece yaşadığı çağ değil, günümüz toplumunun sessizliğini o dönemden toplayıp da getirmiş gibidir. O sessizlik, toplumun maskesinin arkasından sızan yorgun bir nefes, bastırılmış bir kahkaha ya da farklı gerekçelere sığdırılmış, gizlenen boşluklardır. Öykülerin bizi güldüren yanı onun silahıdır. Lady Anne’nin susuşu, belki de dönem aristokrasisinin çöküşünü haber veren en güçlü sestir.
Yazarın keskin zekâsı ve ince mizah anlayışıyla örülen toplumsal eleştiriyi öykülerin hemen hepsinde görmek mümkün. Onun anlatım tarzı kısa, öz ve vurucu. Fantastik kurgusuyla gerçek üstü hikâyelerin nabız gibi her sayfada attığı, bir solukta okunabilecek bir kitap. Lady Anne Susuyor, Jorge Luis Borges’in hazırladığı ve önsözünü yazdığı Babil Kitaplığı dizisinde yer alan bir seçkidir.
İngiliz aristokrasisinin katı kuralları, toplumun ikiyüzlülüğü ve insan doğasının küçük zaafları Saki’nin kaleminin ustalığıyla harmanlanıyor. Bireysel özgürlüğün kısıtlanmasını ve insan doğasının karanlık yönlerini keskin bir mizah ve ince bir ironiyle sunar. Her öyküde sıradan görünen günlük olayların ardında saklı ince mizah ve sosyal eleştiriyi farklı bir boyutuyla görürüz. Hem de hiç beklemediğimiz yerden gelir bu. Bu yanıyla öyküler, sürprizli sonları ve zekice kurgusuyla hem düşündürüyor hem de eğlendiriyor.
Hayvanlar ve çocuklar, öykülerde sıkça yer alan figürlerdir ve masal tadında anlatımla karşımıza çıkarlar. Genellikle yetişkinlerin dünyasına dair eleştirilerini de bu karakterler aracılığıyla yapar. Hayvanlar kendi dünyasında değildir hiçbir öyküde. İnsanların hayatının tam ortasında bulunurlar. Müdahale eder, doğruyu gösterirler. Tobermory adlı öyküde konuşan bir kedi, bir parti nedeniyle biraraya gelen insanların birbirlerine karşı ikiyüzlülüklerini ortaya serer mesela. Sredni Vashtar’da, bir çocuğun, evdeki baskıcı ortamdan kaçmak için yarattığı hayali bir tanrı vardır. Bu tanrı kafesteki gelinciktir. Gabriel-Ernest, kurt çocuğun öyküsüdür. Anlatılan tam bir hayvan olmasa da bir çocuğun vahşi doğası ve toplumun ona yaklaşımı üzerinden, insan doğasının aslında karanlık yanlarına tepkileri irdeler. Bazıları korkar, bazıları yüceltir.
Öykülerin çekim merkezinde olan çocuklar hayvanlarla dostturlar. Yetişkinlere ders verir nitelikte sorgulamalara şahitlik ederiz. Beğenerek okuduğum yine Masalcı Amca öyküsü böyle bir öyküdür. Teyze ve üç çocuğun tren yolculuğunda sorduğu saçma sapan sorularla karışık sohbete dâhil olan yaşlı bir adama sorulan soruların cevaplarıyla ve adamın anlattığı masallarla doğruyu bulan çocuklar çıkar karşımıza. Masalların, gerçek dünyadaki olaylarla nasıl örtüştüğünü görürüz böylece. Öykü, hayal gücü ile gerçeklik arasındaki ince çizgiyi sorgular. Teyzeler demişken Tavan Arası öyküsünde yasak konulan bir alandaki sarnıca düşen teyzeyi kurtarmayan çocuğu görürüz. Çünkü o tarafa geçmesi o teyze tarafından yasaklanmıştır. Onun karakterleri hayvan da çocuk da olsa kötüyse, kötülük yapan taraftadır. Bizim şaşırdığımızsa zorda kalan birine çocukların sorgusuzca yardıma koşmasının tersyüz edilmesidir. Bu yüzden Saki’nin öyküleri bildiğimizin dışında, beklentilerimizi boşa çıkartan bir tarzda ve hatta doğrularımızla çelişen yanda durur.
Öykülerin anlatım becerisiyle yabancısı olduğumuz mekânlara, rahatsız edici ama merak uyandıran ortamlara gider, dağınık hisler yaşarız. Bazen yükseldiğimiz his, bizi düşüren de olur. Bu düşüşün sersemliğiyle kahkaha attığımız da olur. Absürt insani iddiaların ve eylemlerin örtük bir yansımasıyla baş başa kalmamızdır bunun sebebi. Ancak olayların samimi olay örgüsü; onun acımasızlığına, sevinç ve hüznüne bir önemsizlik atfetmesinden gelir. Bu da bizi dönemin katı düzenlemelerini ve alışkanlıklarını eleştirisini hatırlatır. Günümüzde ya da çocukluğumuzda takıldığımız bir kural, öğreti ya da normdur bu. Bu eleştiri aynı zamanda daha genel olarak topluma ve bilge çocuksu masumiyetin isyan etmeye meyilli olduğu yanıyla da eğlenceli bir bakış açısı sunar. Eğlenceli olduğu kadar “ben bunu niye düşünmedim” dedirten yakınlığın içinde olmamız öykülerin en çarpıcı yanı. Kendi içimizdeki zıtlığı bulmamızın ifadesidir bu. Hayali öğeler, fantastik kurgular; olabilirlikleri sorgulanmadan gerçeğin akışında karşımıza çıkar.
Bu tür kitaplarda yazarın biyografisine bakmam pek. Ancak Borges’in önsözünü öykülerden önce okuma gibi bir hata yaptım; dolayısıyla hayatı hakkında okuduklarım ister istemez öykülerle kurduğum bağın önyargısını da oluşturdu. Annesini bir kaza sonucu çok küçük yaşta kaybeden yazar, teyzeleriyle yaşamak zorunda kalmıştır. Onların baskısıyla büyür. İki teyzesi de hayvanlardan nefret etmektedir. Bu yüzden yazar, hayvanları kendine dost seçmiştir. Öykülerdeki hayvan ve çocuk izleği buraya dayanıyor olsa gerek.
Diğer yandan I. Dünya Paylaşım Savaşı çıktığında üstelik 43 yaşındayken gönüllü olarak askere yazılır. Onun sakin, içe kapanık ve insanları alaya alan bakış açısı göz önüne alındığında, bu gönüllülük kararının ayrıca sorgulanması gerekir. Çünkü bu tercih, ironik bir biçimde, onu eleştirdiği sınıfın ve toplumun ‘onur kodları’na duyduğu bağlılığa götürür. O dönemde İngiltere’de özellikle üst ve orta sınıflar arasında krallığa ve imparatorluğa ve vatana hizmet etmek ahlaki bir görev olarak görülüyordu. Onun yetiştiği ortam ve aldığı eğitim de bunu öngörüyordu.
1916 yılının Kasım ayında, yer aldığı siperde, yanındakine “Söndür şu uğursuz sigarayı!” diye haykırdığı rivayet edilir; aradan saniyeler geçmeden başına aldığı kurşunla canından olur. Ölümle mühürlenen bu son sözleri zamanla simgesel bir anlam kazanmıştır. Sanki yaşamının son ironik sahnesi gibidir bu an. Hâlâ bir uyarı, bir susma çağrısı, bir disiplin isteği sezilir. Bu da onun edebî tarzının temel özelliklerini hatırlatır; ölçü, alay ve zarif bir mesafe.
Saki’nin sivri dili, zaman zaman “İnsanlardan intikam mı alıyor?” sorusuna götürdü beni. Elbette bu yalnızca bende oluşan bir histi. Bunun bir yanılgı olup olmadığını görmek için son öyküye kadar bekledim. Ancak son öyküde, birbirine düşman iki insanın, aynı kaza sonucunda mahsur kaldıkları yere aç kurtların gelmesi, bu duygumu güçlendirdi.
“Kimler peki?” diye sordu Georg; ötekinin görmemek için dünyaları vereceği şeyi görmek için gözlerini zorlamaktaydı.
“Kurtlar.” (s.111)
Son öykünün finali olan bu cümlede daha önce söylenen her şeyi duyabiliyoruz aslında. Öykülerin geri kalanı da aynı yapıyı sunuyor, en iyiyi finale bırakıyor Saki. Önceki öykülerdeki izler de bu yorumu destekler nitelikte. Yaşamımızda nefret ettiğimiz ya da tiksindiğimiz insanlar vardır ya, işte Saki onlarla dalga geçerek intikam alıyor gibidir. Onları sürekli küçük düşürürken insanların ne kadar basit olabileceğini de gözler önüne seriyor. Bu öyküleri okudukça bazı karakterleri hayatımdaki bazı insanlara benzettim. Bu kez dalga geçme sırası bana gelmişti. Herkes gibi ben de kendimdeki o basit, avam yanları keşfedip hayatta ne kadar anlamsız şeyler için çaba harcadığımı fark ettim.
Lady Anne Susuyor, Saki, Babil Kitaplığı, Hazırlayan Jorge Luis Borges, Çeviren: Fatih Özgüven, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2015




