İran ile ABD–İsrail ekseni arasında süren çatışmanın ikinci aşaması yalnızca askeri bir gerilim değil; aynı zamanda bölgesel ve küresel güç dengelerini yeniden şekillendirebilecek bir kırılma anına işaret ediyor. Tartışmalar çoğunlukla savaşın kimin kazandığı ya da kimin geri adım attığı etrafında dönüyor. Yalnızca askeri gelişmelerde değil, savaşın hedeflerine ilişkin artan belirsizlikler de tartışılıyor. Farklı analizler birbirinden oldukça farklı sonuçlara işaret ediyor.
Bir kesime göre ABD ve İsrail İran’da bir çıkış yolu arıyor ancak istedikleri sonucu elde edemiyor. Bu yorumlara göre savaşın uzaması, ABD’de Donald Trump yönetimine yönelik siyasi güveni de zedeliyor.
Başka bir değerlendirme, İran rejiminin tüm saldırılara rağmen ayakta kaldığını ve hatta bu süreçten daha da güçlenerek çıkabileceğini savunuyor. Buna karşılık üçüncü bir görüş, rejim ayakta kalmış görünse bile ciddi biçimde zayıfladığını ve Ortadoğu’nun artık daha zayıf bir İran gerçeğiyle yoluna devam edeceğini öne sürüyor.
Ancak tartışmaların çoğu daha derin bir gerçeği gözden kaçırıyor, askeri müdahaleleri güncel liderlerin politik tercihlerinin ürünü olarak sunuyor. Oysa ortada daha uzun soluklu bir jeopolitik süreç var.
2000’li yılların başından bu yana Ortadoğu’da yürütülen müdahalelere bakıldığında ortak bir stratejik çizgi görülüyor: İsrail merkezli güvenlik perspektifiyle şekillenen ve aynı zamanda küresel güç dengelerini yeniden düzenlemeyi hedefleyen bir dönüşüm süreci.
Bu nedenle İran’a yönelik müdahaleyi yalnızca Donald Trump ile Benjamin Netanyahu’nun kişisel siyasi tercihleriyle açıklamak eksik bir analiz olur. Bu liderler savaşın taktiklerini belirliyor olabilir; ancak İran’ın hedef haline gelmesi çok daha geniş stratejik hesapların parçasıdır.
Savaşın aşamaları
Son gelişmeler İran’a yönelik askeri baskının birkaç aşamalı bir strateji çerçevesinde ilerlediğini gösteriyor.
İlk aşama 13 Haziran 2025’te başladı. Yaklaşık on iki gün süren bu çatışma dönemi yoğun istihbarat operasyonları ve sınırlı askeri saldırılarla yürütüldü. Bu süreçte taraflar adeta birbirlerinin kapasitesini test etti.
İkinci aşama ise 28 Şubat 2026’da başladı. Bu aşamada saldırıların kapsamı genişledi ve İran’ın yalnızca askeri kapasitesi değil, aynı zamanda siyasi, idari ve ekonomik altyapısı da hedef alınmaya başladı.
İran’ın verdiği yanıt ise önemli bir mesaj içeriyor: savaş yalnızca İran topraklarında kalmayabilir. Körfez ülkelerinden Türkiye’ye kadar ABD askeri varlığının bulunduğu bölgelere yönelik füze saldırıları, İran’ın savunma stratejisi olarak okunsa da, olası bir müdahaleyi bölgesel bir çatışmaya dönüştürebileceğini de gösteriyor.
Bu tablo, savaşın henüz tamamlanmadığını, aksine yeni aşamalara doğru ilerleyebileceğini düşündürüyor. Eğer diplomatik bir uzlaşı sağlanamazsa üçüncü bir aşamanın ortaya çıkması şaşırtıcı olmayacaktır. Bu aşamada yalnızca havadan askeri müdahaleler değil, aynı zamanda İran içinde yada sınırında yeni şiddet dalgalarının tetiklenmesi de olasıdır. Bugün giderek daha fazla dile getirilen “ABD kara desteği olmadan bu savaş kazanılamaz” tartışmaları da aslında böyle bir senaryonun zeminini hazırlıyor olabilir. Bu olası aşamaların bölgesel denklemleri çok daha fazla zora sokacağı ise aşikardır.
Kısacası, ABD–İsrail ekseni ile İran arasında yaşanan savaş belki de henüz yeni başlıyor.
Müdahalenin gerçek hedefi
Bu ikinci aşama saldırıların son günlerinde kamuoyunda yürüyen tartışmaların en belirgin özelliği İran’a yönelik müdahalenin hedefleri konusunda sergilene kafa karışıklığı, yada muğlaklık. Bu saldırıların niçin yaşandığı, neyi hedeflediği sürecin başındaki kadar netlik taşımıyor.
Oysa bu saldırıların tartışma platformlarına taşınan üç temel yaklaşımı bulunuyor.
İlk yaklaşım rejim değişikliğini hedefleyen bir strateji olduğunu savunuyor.
İkinci yaklaşım ise daha sınırlı bir hedefe işaret ediyor. Buna göre amaç İran rejimini devirmek değil, rejimin davranışlarını veya güç odaklarını değiştirmek. İran’ın bölgesel etkisinin sınırlandırılması, nükleer programının kontrol altına alınması ve bölgedeki vekil güç ağlarının zayıflatılması bu stratejinin temel hedefleri arasında sayılıyor.
Öte yandan bu rejim yada rejim içi değişikliği hedeflerinin de açık ki farklı nedenleri bulunuyor.
İsrail faktörü
Bu stratejinin merkezinde İsrail’in güvenliği yer alıyor.
İran’ın nükleer programı, bölgesel füze kapasitesi ve Hizbullah başta olmak üzere müttefik ağları İsrail tarafından uzun vadeli bir varoluşsal tehdit olarak görülüyor. Bu nedenle İran’ın askeri ve politik kapasitesinin sınırlandırılması İsrail güvenlik stratejisinin temel hedeflerinden biri. Öte yandan İsrail bölgesel bir güç olmayı da güvenlik stratejisinin parçası olarak görüyor. İran merkezli bölgesel güç alanlarının zayıflatılmasını, el değiştirmesini bu hedefle uyumlu buluyor.
Küresel güç mücadelesi
İran meselesi aynı zamanda küresel güç rekabetinin de bir parçasıdır.
İran uzun yıllardır batı blokunun karşısında, Rusya ve Çin öncülüklü bir blokun parçasıdır. Rusya, Ukrayna savaşı sonrasında içe kapanmış görünse de Çin’in büyüyen küresel etkisi ABD açısından ciddi bir stratejik meydan okuma olarak görülüyor.
Bu bağlamda zayıflamış ya da kontrol altına alınmış bir İran, ABD açısından yalnızca bölgesel değil küresel bir avantaj anlamına geliyor. Bu müdahale ile hem Kafkaslara ve Asya’nın içlerine uzanan enerji hatlarına hakimiyete bir adım daha yaklaşmış oluyor hem de Çin’in yalnızlaşması yada kuşatılması kolaylaşıyor. Özetle İran üzerindeki baskı bu nedenle yalnızca Ortadoğu politikası değil, aynı zamanda küresel güç dengesi mücadelesinin bir uzantısı olarak da okunmayı hak ediyor.
Öte yandan 1. Dünya savaşı sonrası İngiltere konseptli Ortadoğu’dan ABD-İsrail konseptli Ortadoğu’ya geçişin batı bloku içindeki güç çatışmalarını gündeme getirme olasılığına da dikkat çekmek gerekiyor.
Kürtler bu tablo içinde nerede duruyor?
İran’a yönelik saldırıların başlamasından bu yana en çok tartışılan iç aktörlerden biri de Kürtler oldu. Bazı analizler Kürtlerin ABD–İsrail ekseninin İran içindeki askeri gücü haline gelebileceğini savunuyor. Başka yorumlar ise Kürtlerin İran rejimiyle birlikte hareket edebileceğini öne sürüyor.
Daha önceki yazılarımda genişçe yer verdiğim bu tartışmaların, çoğu zaman Kürtlerin son yıllarda edindiği deneyimleri göz ardı ettiğini, hegemonya savaşlarının jeopolitik hedefleri karşısında Kürtlerin konjonktürel adresler olarak değerlendirildiği ve çıkar hasıl olursa hızla yüz çevrildiği pratiklerin Kürtlere öğrettiklerini ıskaladığını belirtmiştim.
Kürt siyasi hareketleri artık büyük güçler arasındaki savaşlarda araç haline gelmenin risklerini çok daha iyi biliyor. Bu nedenle Kürtlerin temel stratejisi bu tür çatışmalara eklemlenmekten çok, ortaya çıkan koşullar içinde kendi varlıklarını korumak ve yaşadıkları tarihsel yurtlarında siyasal statülerini güçlendirmek yönünde şekilleniyor.
Bugün görülen politik duruş da büyük ölçüde bu yönde.
İran Kürdistanı’nda kurulan siyasi ittifaklar, bu iktidarların güçler arası ilişkileri gözleyişi, Irak Kürdistan Bölgesi’nin savaşın “mızrak ucu” değil “köprü” olmak istediğini vurgulayan yaklaşımı ve diğer parçalardaki Kürt siyasi hareketlerinin siyasal dönüşüm perspektifini öne çıkarması bu yaklaşımın parçalarıdır.
Belki de yakın tarihte ilk kez farklı parçalardaki Kürt siyasi aktörleri benzer ve hatta giderek ortaklaşan bir stratejik vizyon etrafında buluşuyor. Bunun kıymeti Kürtler için kaderseldir.
Öte yandan Kürtleri hep güvenlik perspektifine ve askeri kapasitesine sıkıştıran egemen algıya açılmış güçlü bir savaştır bu duruşlar.
Örneğin İran özgülünde Kürtlerin politik ağırlığı artık yalnızca askeri kapasiteyle ölçülemez. Çünkü Kürt hareketi aynı zamanda İran’daki en örgütlü, en deneyimli en belirleyici demokratik muhalefet dinamiklerinin başında geliyor.
Jina Mahsa Amini’nin ölümü sonrasında başlayan protestolar ve son savaş öncesinde yükselen toplumsal hareketler bu potansiyelin güçlü örneklerini ortaya koydu. Tüm bunlar Kürtlerin salt bir askeri kapasite olarak değil, dönüştürücü güçte demokratik muhalefet kapasitesi olarak, Bölgenin en önemli siyasal aktörleri olarak görülmesini gerektiriyor. Kürtler, Suriye’de rejim değişikliği sonrası jeopolitik risk olarak sunmak isteyenlere jeopolitik bir aktör olma kapasitesini yeniden sergiliyor. Kürtler aslında bu duruşları ile büyük güç kavgaları içinde kendi jeopolitikasını kuruyor. Bu İran içinde bölge içinde önemli bir duruştur.
Sonuç olarak İran’da –ve genel olarak bölgede– otoriter rejimlerin kalıcı dönüşümü dış askeri müdahalelerden çok güçlü iç toplumsal muhalefetlerle, iç dinamiklerle mümkün olacak.
Bu nedenle İran’ın geleceğini belirleyecek en önemli unsur yalnızca savaşın sonucu değil, ülke içindeki demokratik dönüşüm dinamiklerinin ne ölçüde güçleneceğidir…




