İslam’ın ötekileri ve Osmanlı’da dinden çıkma

Bu makalede, Zerdüşt’ün Zend Avesta’sından türeyen “Zandeka/Zındık” kavramının; Arap İslam coğrafyasından Osmanlı İmparatorluğu şeyhülislam fetvalarıyla buluşması, bu uğrakta “Zındık-Kızılbaş” kavramlaşmasıyla nasıl bir nefret olgusuna dönüştüğünü ve günümüzde “Dürzü” olgusunda nasıl somutlaştığını ele aldık.

İslam’ın ötekileri ve Osmanlı’da dinden çıkma
  • Yayınlanma: 25 Mayıs 2026 14:58

Nesimi Aday

Dürziler, Suriye iç savaşına kadar geniş kitleler tarafından tanınan bir halk değildi. Lübnan, İsrail ve Suriye’nin sarp dağlarına dağılmış bu ezoterik topluluk, tarihçilerin ve antropologların dar koridorları dışında pek kimsenin ilgisini çekmemişti. Tıpkı Aleviler gibi yüksek dağları mesken tutan, derin vadilerin kuytularında inançlarını bir “sır” gibi saklayan bu kadim halk, Suriye iç savaşı patlak verince görünür hale geldi. Böylece Dürziler; Kürtler ve Alevilerle birlikte bir anda küresel ilginin odağına yerleştiler. Ancak bu ilgi, uğradıkları katliamların ve maruz kaldıkları nefretin gölgesinde kaldı; nihayetinde yeni bir siyasal çalkantıya kadar tekrar kendi sırlarına çekildiler.

İnançsal kökleri itibariyle Alevilikle akrabalıkları bulunan Dürziler, Ortadoğu’daki savaş sarmalında, ana akım İslami unsurlar tarafından yüzyıllardır olduğu gibi “İslam dışı” görülmenin ve ‘küfür’ olarak tanımlanmanın bedelini çok ağır ödediler. Türkiye gibi ülkelerde “dürzü” kelimesinin bir küfürle eşdeğer tutulması hatırlanırsa, bu halkın içine düştüğü vahamet daha sarih anlaşılabilir. Suveyda kentinde İslami köktendinci grupların saldırısına uğrayan, kutsal saydıkları sakalları kesilerek katledilen Dürzilerin yaşadığı bu trajedi; aslında arkaik bir motivasyonun, yüzyıllardır değişmeyen bir ‘nefret birikiminin’ yansımasıydı.

İslam coğrafyasında, ana akım şeriatın sınırları dışına taşan, yerleşik İslam yorumlarını reddeden ya da bu yorumlara muhalif birer şerh düşen çevrelere karşı, yüzyılların tortusuyla harmanlanmış köklü bir nefret birikimi mevcuttur. Zerdüştlük ve onun kutsal metinlerini içeren Zend Avesta dili olan Pehlevice’den türetilen ”Zandik: Zendeka / Zındık” kavramsallaştırması da bu nefretin tarihsel nosyonları olarak işaretlenmiştir. Yine Safeviler üzerinden geliştirilen ”Kızılbaş” nefret söylemi, bugün İslam adına bir nizam tesis etme iddiasıyla ortaya çıkan El-Kaide veya DAİŞ gibi yapıların şiddet sarmalına birer argüman olarak tahvil edilmektedir. Bu örgütlerin bir versiyonu olan HTŞ’nin Suriye’de Alevi (Nusayri) ve Dürzi katliamları gerçekleştirmesi; aslında şiddet motivasyonu üzerinden bir varoluş alanı açmaya çalışan ve arkaik öfkeyi mobilize eden organizasyonların güncel birer yansımasıdır. Bu noktada şiddetin hedefi haline gelenler, sadece inançsal birer ‘öteki’ değil, aynı zamanda bu kadim nefret birikiminin modern dünyadaki kolay hedefleri konumundadır.

Zındıklık’tan Sosyo-Politik Direnişe

Zendeka (teolojik kopuş) ve ilhad (doktriner sapma) hareketlerinin tarihsel kökenleri incelendiğinde, meselenin salt inançsal bir uyuşmazlıktan öte, derin bir sosyo-ekonomik çatışmaya dayandığı görülür. Emevi ve Abbasi saltanatları döneminde kristalize olan bu “protesto” kültürü; aslında teolojik bir sapmadan ziyade, Arap şovenizmine ve merkezi otoritenin tahakkümüne karşı, özellikle Mevaliler özelinde örülen entelektüel bir barikat olarak ifade edilebilir. Bu muhalif damar; Mazdekizm, Maniheizm ve Zerdüştlük gibi kadim öğretilerin mirasını tevarüs ederek, özellikle İranî “Mevali” sınıfının sistem dışına itilmesine karşı geliştirdiği bir ideolojik savunma mekanizmasına dönüşür. Ekonomik ve siyasi dışlanmışlığın yarattığı bu tepkisellik, dönemin egemen diliyle “zındıklık” olarak yaftalanmış olsa da özünde bir hak arayışı ve kendi özgünlüğünden, kendini İslam içinde ifade etmek olarak tanımlanabilir. (Melhem Chokr, A.Y.Ocak vb.)

Mani’den Mazdek’lere, oradan Zerdüşt’ün kutsal kitabı Zend Avesta’dan türetilen Zandeka-Zındık kavramına kadar uzanan (Kürtçe/Kurmancî’de Zan/Zanîn; bilgi, bilim kök anlamıyla), süreç içerisinde Kâfir, Mülhid, İrtidad, Kızılbaş gibi kimliklerle ifade bulan bu heretik akımların uğradığı ölümlü saldırıların fihristi oldukça kalabalıktır. Heretik sürek ve kimliklere yönelik düşmanca yaklaşım, bu süreğin takipçilerine de sistematik olarak uygulanagelmiştir. İbnü’r-Râvendî’den Hallâc-ı Mansûr’a, Sühreverdî el-Maktûl’den Seyyid Nesîmî’ye, Şeyh Bedreddin’den Pir Sultan’a kadar büyük sosyal yarılmalara neden olan ‘‘Zandeka / Zındık’’ suçlaması ve bunun ölümlü sonuçları, sosyal tarihin akışına etki edecek kadar büyük çaplı olmuştur. Bu ‘aydınlık’ (İşrak) damara karşı biriken nefret söylemi; Kafir, Dürzü, Zındık, Kawat, Mülhid, İrtidad gibi ‘suça iştirak’ söylemleriyle birer ‘düşman kod’ olarak işaretlenmiş ve günümüze dek ‘‘Kızılbaş’’ nefreti olarak taşınmıştır. Dün “Zındık” olarak kriminalize edilen kitlelerin itirazı ile bugün Suveyda’da kendi kimlik ve varoluş hakları için direnen Dürzilerin kavgası arasında reddedilemez bir tarihsel süreklilik ve sosyolojik bağ mevcuttur. Fakat bu büyük sosyal vakıalar, ne yazık ki az sayıda objektif çalışmaya konu olmuş ya da yeterince şerh edilmiştir.

Osmanlı’da Dinden Çıkma: İrtidad

İşte tam bu noktada, tarihçi Yalçın Çakmak’ın titiz bir işçilikle hazırladığı Osmanlı’da Dinden Çıkma (İrtidad) adlı eseri, söz konusu nefretin ve ötekileştirmenin tarihsel köklerini anlamak adına devasa bir boşluğu doldurmaktadır. Çakmak, kitabında sadece teolojik bir tartışma yürütmemekte; aksine 15. yüzyıldan imparatorluğun çöküşüne kadar geçen süreçte devletin “dinden çıkma” eylemine karşı geliştirdiği resmî tavrı ve bu tavrın siyasi konjonktüre göre nasıl şekillendiğini belgeleriyle ortaya koymaktadır.

Kitabın sunduğu perspektiften bakıldığında irtidadın, sadece bireysel bir inanç tercihi değil, Osmanlı devlet aygıtı için bir “sadakat testi” ve toplumsal düzeni tehdit eden bir “isyan” olarak kodlandığı görülmektedir. Ali Akyıldız’ın da vurguladığı üzere; İslâm’a geçiş (ihtida) büyük bir coşkuyla karşılanırken, İslâm’ı terk etmek (irtidad) toplumsal bir çözülme tehlikesi olarak görüldüğü için ağır yaptırımlara tabi tutulmuştur. Çakmak’ın çalışması, 19. yüzyıla gelindiğinde Batı’nın da baskısıyla idam cezalarının fiilen azaldığını, ancak mürtedlere yönelik cezai ve toplumsal yaptırımların biçim değiştirerek devam ettiğini göstermektedir.

Yalçın Çakmak, konusunu bir taraf olmadan akademik bir soğukkanlılıkla ele alırken aslında şunu hatırlatmaktadır: İster 9. yüzyılın “zındık” olarak tarif edilen çevreleri olsun, ister Osmanlı’nın “mürted” tebaası; her biri aslında tek tip bir inanç dayatmasına karşı kendi özgün kimliğini korumaya çalışan topluluklardır. Eser, İslam hukukundaki teorik yaklaşımlardan klasik fakihlerin fetvalarına kadar geniş bir yelpazeyi tararken, bu tarihsel sürecin bugünün nefret diline nasıl evrildiğinin de izlerini sürmektedir. Özellikle Osmanlı’nın kurucu fetvacılarından olan 16. yüzyıl Şeyhülislamları İbn Kemal ile öğrencisi Ebussuûd Efendi’nin yayımladığı fetvalar, Çakmak’ın deyimiyle ‘olağanüstü hal hukukunun üretilmesi ve yerleşmesi’ geleneğinin kurumsallaşmasını sağlar. İbn Kemal ve Ebussuûd Efendi’nin öncülük yaptığı; ardıllarının da bu nefret kombinasyonunu devam ettirdiği ulema sınıfının idam, yakma ve Kızılırmak’ta Kızılbaşları boğdurma gibi bir katl geleneğinin inşasına odaklanan yazar, çok çarpıcı belge ve metinlerden yararlanmaktadır. İbn Kemal, Zındıklar Hakkında Risale adlı eserinde zendeka ve ilhad kavramlarını hukuki ve itikadi açılardan inceledikten sonra; Râfızîler’i ve kimi tasavvufi görüşleri “zındıklık” olarak tanımlayıp bu yolu sürenlerin katlinin meşru olduğunu savunur. Râfızîler’in (Aleviler) ‘sapkın’ olduklarını, dolayısıyla ‘kıbleye dönseler bile’ şer’an öldürülmelerini emreder.

Kızılbaşlık Meselesi ve Çifte Standart

Yalçın Çakmak dahil pek çok tarihçi; 1501’de kurulan Safevi-Kızılbaş Devleti’ni, Osmanlı yönetimindeki Sünni radikalleşmeyi tetikleyen ana unsur olarak kabul eder. Radikalleşen ulemanın “mürted” sıfatı üzerinden inşa ettiği nefret söylemi, Yavuz Sultan Selim döneminde 40 bin Alevinin katledilmesi gibi büyük trajedilere teorik zemin hazırlamıştır. Osmanlı-Sünni bürokrasisi, irtidad (dinden dönme) vakalarına karşı “tövbe kapısı” gibi hafifletici yolları açık tutarken, Kızılbaşlar söz konusu olduğunda aynı esnekliği göstermemiştir. Özellikle 19. yüzyılda Protestan misyonerlerin etkisiyle Hristiyanlığa geçen tebaa dahi sürgün gibi hukuki sınırda kalan cezalarla yargılanırken; zendeka ve 16. yüzyılın temel fenomeni olan Kızılbaşlığa karşı tavır çok daha sert olmuştur. Kitapta aktarılan “Maraşlı Mürted Mustafa” vakasında, Mustafa her türlü eziyete rağmen bir içtihat çerçevesinde tutulurken; benzer bir yaklaşım Kızılbaşlara tanınmamış, hatta Pir Sultan Abdal örneğinde olduğu gibi “zındık” ve “kafir” suçlamalarıyla doğrudan idam (berdar) yoluna gidilmiştir.

Bu sert tutumun arkasında, İslam literatüründeki katı içtihatlar yatmaktadır. Hanefi mezhebinin kurucusu İmam Azam’a göre dinden dönenlerin tövbesi kabul edilebilirken; Maliki, Hanbeli ve Şafii imamları bu konuda kesin bir ret tavrı takınmaktadır. Şeyhülislam Ebussuûd Efendi’nin, mensubu olduğu Hanefi mezhebinin görece yumuşak hükümlerini bir kenara bırakıp, diğer mezheplerin radikal kararlarını örnek alarak Kızılbaş idamlarını meşrulaştırması ise dikkat çekici bir vakıadır. Çakmak; Ebussuûd’un bu noktada tamamen Osmanlı otoritesinin pragmatik ihtiyaçları doğrultusunda hareket ettiğini belirtmektedir (Sf. 80).

Şeyhülislamların Ölümcül Fetva Skalası

Osmanlı’da mürted ve kâfir kategorisi oldukça geniş tutulmuştur. Şeriatı tanımayanlar, peygamberlik iddiasında bulunanlar, sema ve raksı ibadet sayanların yanı sıra; gayrimüslimlerin düğününü tebrik edenler, namaz ve oruç gibi ibadetleri reddedenler, haramı helal sayanlar ile “Aşk olsun” veya “Ya Hû” gibi selamlaşma biçimlerini kullananlar dahi bu kategoriye dahil edilmiştir. Ayrıca Şeyh Bedreddin ve Hallâc-ı Mansûr gibi isimleri savunanlar da benzer bir akıbetle yüzleşmiştir. Bu ağır suçların dışında kalan durumlar için ise iman tazeleme, tazir veya hapis cezaları uygun görülmüştür (Sf. 85).

Ebussuûd’un referans verdiği İmam Malik’e göre, küfrünü gizleyen zındıkların tövbelerine itibar edilmeksizin öldürülmeleri esastır (Sf. 80). Benzer şekilde, Bağdat civarındaki Yezidilere yönelik fetvalarda; güneşe tapan ve padişah emrine karşı çıkan bu topluluğun yaşam alanları “darü’l-harb” (savaş alanı) sayılmış; kadın ve çocuklarının esir edilmesi, direnenlerin ise öldürülmesi yönünde hükümler verilmiştir. Çakmak, 12. yüzyıla ait Şeyzerî’nin Nehcü’s-Sülük adlı eserine dayanarak irtidadın tarihsel köklerini analiz ederken; Şeyzerî’nin mürtedleri “sığınağı olanlar ve olmayanlar” şeklinde ayırdığını, sığınağı olmayanların tövbeye davet edilmesini ancak inat edenlerin cinsiyet ayrımı yapılmaksızın öldürülmesini savunduğunu aktarır.

Acemi’nin Ateşte Yaktığı Hurufiler

İslam’ın erken dönemlerinde görülen “yakma” pratiğinin Osmanlı’da genel bir kural olmasa da istisnai örneklerle mevcut olduğuna dikkat çeken yazar; Edirne Yeni Cami’de halka ilan edilerek yakılan Hurufilerin yaşadıklarını sarsıcı bir vaka olarak sunar:

‘‘Fahreddin Efendi Edirne’deki Yeni Cami’ye gitti. Müezzinler ezan okuyarak halkı çağırdılar. Halk camide toplanınca Fahreddin Efendi minbere çıktı. Bu mülhidlerin sapkın mezheplerini halka anlattı. Kâfir ve zındık oldukları, bu yüzden de öldürülmeleri gerektiği hükmüne vararak öldürülmelerine yardımcı olacakların çok büyük sevaba ulaşacaklarını ilan etti. Ardından zındığı ve arkadaşlarını şehrin musallâsına götürüp onların elebaşını yaktırdı.’’ (Sf. 228)

Bilindiği gibi Hurufilik, 14. yüzyılda Fazlullah-ı Esterâbâdî tarafından kurulan; evreni, insanı ve Kur’an’ı harflerin gizli anlamlarıyla (ebced) açıklayan bâtınî bir akımdır. Kurucusunun idamından sonra Anadolu’ya yayılan bu inancın en güçlü sesi, inancı uğruna derisi yüzülerek öldürülen Seyyid Nesîmî olmuştur. Fatih Sultan Mehmet’in gençlik yıllarında saraya sızan Hurufiler; ulemanın kışkırtması, Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’nın onayı ve müftü Fahreddin-i Acemi’nin fetvasıyla 1444’te Edirne’de diri diri yakılarak katledilmiştir. Osmanlı tarihindeki bu ilk büyük inanç tasfiyesinden sonra Hurufiler, varlıklarını özellikle Bektaşilik içerisinde eriterek sürdürmüş ve bu tarikatın edebî/inanç dünyasını derinden etkilemişlerdir.

Yazar, kitabın bu bölümünde siyasi amaçlı mürted suçlamalarına maruz kalan iki Osmanlı paşası örneğine de yer verir: 1716’da Belgrad Kalesi muhafızı olan Vezir Sarı Ahmet Paşa ile 1769’da Rus saldırılarına karşı köyleri korumadığı gerekçesiyle halk tarafından “mürted” ilan edilip öldürülen Hüseyin Paşa, bu siyasi etiketlemenin kurbanları olmuşlardır (Sf. 122).

Avrupa’nın Müdahalesi ve Tanzimat Dönemi Yumuşaması

1800’lerin ortalarından itibaren Avrupa devletleri, özellikle Hristiyanlaşan tebaaya yönelik idam kararlarına sert itirazlarda bulunmuştur. İngiliz Elçisi Canning’in “Avrupa’da kalmak istiyorsanız kan dökmeyi bırakmalısınız” uyarısı ve Fransa Kralı Louis Philippe’in Mustafa Reşit Paşa ile yaptığı görüşmeler, Saray’ın yaklaşımını yumuşatmıştır (Sf. 147).

Dış baskıların etkisiyle, Tanzimat sonrası dinden dönenlere yönelik idam hükmü yerini sürgüne bırakmış; hatta II. Abdülhamid 1880’de İngiliz elçisine, Şeyhülislam dahi Hristiyan olsa hoşgörü gösterileceğini ifade etmiştir (Sf. 208). 1848’den sonra terminoloji de değişmiş; “irtidad” yerine daha çok “tanassur” (Hristiyanlaşma) kelimesi kullanılmaya başlanmıştır. Devletin bu teorik tutumu, bazı yumuşamalarla birlikte Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar Cerîde-i İlmiyye gibi yayın organlarındaki fetvalarda varlığını sürdürmüştür.

Tarihsel Literatürle Harmanlanan Bir Kitap

Yalçın Çakmak, Osmanlı’da Dinden Çıkma (İrtidad) başlıklı çalışmasında, 15. yüzyıldan imparatorluğun son dönemlerine kadar uzanan geniş bir tarihsel süreci panoramik bir perspektifle ele almaktadır. Yazar, uzun erimli tarih yazımının getirdiği detay kaybetme riskini, devlet ve toplumun konjonktürel tutumlarını net bir şekilde kristalize ederek aşmayı başarmıştır. Bu sayede irtidad olgusunun dönemlere göre sertleşen veya yumuşayan seyri, somut bir tarihsel zemine oturtulmaktadır. Özellikle Osmanlı-İran ilişkileri ekseninde Kızılbaşlık meselesinin siyasi bir enstrüman olarak evrimini titizlikle inceleyen Çakmak; teorik İslam hukukunun pratik devlet siyasetiyle girdiği etkileşimi de gözler önüne sermektedir.

Akademik nesnelliği elden bırakmayan yazar, İslam hukukunun teorik çerçevesini klasik dönem fakihlerinin fetvalarıyla harmanlamış; meseleyi kuru bir bilgi yığını olmaktan çıkarıp canlı örnekler üzerinden analiz etmiştir. Eserini klasik ve modern dönem olarak iki ana eksene yerleştiren Çakmak, çalışmanın merkezini verilerin yoğunlaştığı 19. yüzyıl üzerine inşa ederek dönemin karmaşık yapısını aydınlatmaktadır. Analizlerini Osmanlı ve İngiliz arşiv belgeleri, şer’iye sicilleri ve fetva mecmualarının yanı sıra Protestan misyoner raporları gibi zengin birinci el kaynaklarla destekleyerek literatüre nitelikli bir katkı sunmaktadır.

Zerdüştlerin, Yezîdîlerin, Dürzilerin ve Alevilerin tarih boyunca maruz kaldığı baskılar; tesadüfi öfke patlamalarından ziyade, sistemli bir “irtidad” ve “ilhad” parantezine alınma çabasının ürünüdür. Bu kıymetli çalışma, tarihin tozlu sayfalarında kalmış trajedileri gün yüzüne çıkarırken, günümüz dünyasındaki dinsel şiddeti ve ötekileştirmeyi anlamak isteyenler için de bir rehber niteliği taşımaktadır.

Osmanlı’da Dinden Çıkma, yalnızca bir tarih kitabı değil, aynı zamanda insanın varoluş ve kimlik mücadelesine tutulmuş bir aynadır. Nitekim bu aynanın yansımaları; yakın tarihimizdeki Dersim, Malatya, Maraş, Çorum, Sivas/Madımak ve Gazi katliamı gibi toplumsal kırılmalarda acı bir şekilde tecrübe edilmiştir.