Acil olan her şey aynı derecede acil değildir.
İnsan hayatının söz konusu olduğu acil servislerde bile triyaj vardır. Üstelik renkleri vardır. Yaşamı hemen tehdit edenden bekleyebilene kadar bir öncelik sırası kurulur. Bu, diğer hastayı değersiz görmek ya da acısını küçümsemek değildir. Elde olan zamanı ve imkânı doğru kullanmanın yöntemidir.
Hayat da böyledir. Siyaset de.
Her şeyi aynı anda, aynı yoğunlukta yaşayamayız. Her meseleye aynı gücü veremeyiz. Seçmek, hangisine önce yöneleceğimize karar vermektir. Sartre’ın seçim ve sorumluluk düşüncesinin hatırlattığı gibi, seçim aynı zamanda sorumluluktur.
O hâlde siyasetin de öncelikleri olmak zorunda.
Neye göre öncelik veriyoruz?
Çünkü siyasetin aciliyetiyle yurttaşın aciliyeti her zaman aynı olmayabilir.
Gündem çok kalabalık. Her gün yeni bir başlık açılıyor ve her başlık kendi aciliyetini yaratıyor.
Oysa birbirinden bağımsızmış gibi tartıştığımız pek çok mesele, birkaç temel sorunun farklı alanlarda karşımıza çıkan sonuçları. Onları birbirinden kopuk ele aldıkça gündem çoğalıyor, siyasal enerji de dağılıyor.
Alt başlık dediğimiz şey de budur: Ana mesele çözülmeden kalıcı olarak çözülemeyecek olan.
Siyasetin görevi her soruna ayrı ayrı cevap yetiştirmek değil, sorunların hangi kökten beslendiğini görebilmek ve siyasal gücü oraya yöneltebilmektir.
Ana başlıklarda yol aldığımız ölçüde bugün gündemimizi dolduran pek çok alt başlık ya ortadan kalkacak ya da çözülebilir hâle gelecektir.
Belki de güçlü siyaset, gündemin çokluğu içinde sorunlar arasındaki bağı ve öncelik sırasını görebilmektir.
Ben siyaseti yalnızca siyasetçilerin alanı olarak görmüyorum. Çünkü alınan her kararın, çözülen ya da çözülemeyen her meselenin sonunda vardığı yer yurttaşın hayatıdır.
Bu nedenle bir yurttaş olarak bugün Türkiye’nin önünde birbirinden ayrı düşünülemeyecek üç temel mesele görüyorum:
Barış. Ekonomi. Liyakat.
Barış, çatışmasız bir Türkiye’de birlikte yaşayabilmenin zemini.
Ekonomi, insanın bugününü ve geleceğini kurabilmesinin maddi zemini.
Liyakat ise bunları kişilere ve dönemlere bağlı olmaktan çıkarıp kurumlara emanet edebilmenin güvencesi.
Bunlar yan yana duran üç ayrı başlık değil. Birinin eksikliği diğerini yaralıyor; birindeki iyileşme diğerinin alanını genişletiyor.
Ekonomiyle başlayalım.
Ekonomi eğitimdir, beslenmedir, barınmadır, sağlıktır; insanın geleceğini kurabilme imkânıdır. En nihayetinde onurlu bir hayat sürdürebilmenin maddi zeminidir.
Ekonomi, diğer pek çok sorunun içine kök salabildiği bir zemindir.
O zemini barıştan bağımsız düşünemeyiz.
Çünkü barış yalnızca silahların susması değildir. İnsanların geleceğe güvenebilmesi, devletin kurumlarının öngörülebilir ve hukuk içinde işleyebilmesidir.
Çatışma uzadıkça güvenlik kaygısı hukukun önüne geçmeye, istisna olağan hâle gelmeye başlar. Bunun bedelini yalnızca çatışmanın doğrudan tarafları değil, bütün toplum öder.
Hukukun zayıfladığı yerde ekonomik güven de zayıflar. Yatırım, üretim ve gelecek planları belirsizleşir; kamusal kaynaklar çatışmanın doğrudan ve dolaylı maliyetlerini taşır.
Barışın olmadığı yerde yalnız güvenlik sorunu yaşamayız; hukuk, ekonomi ve toplumsal hayat da bundan payını alır.
Fakat barışı ve ekonomiyi kurmak kadar onları sürdürebilmek de önemlidir.
İşte üçüncü ana başlık burada karşımıza çıkıyor: liyakat.
Liyakat yalnızca “işi ehline vermek” değildir. Devletin kişilere, ilişkilere ve dönemsel sadakatlere değil; kurallara, bilgiye ve kurumsal hafızaya dayanmasıdır.
Çünkü hukuk da ekonomi de barış da yalnızca doğru kararlarla kurulmaz. Onları kalıcı kılan, doğru işleyen kurumlardır.
Sahaya ihtiyaç varsa, önceliği de orada aramak gerekir.
Ekonomi yalnızca rakamlarda, barış yalnızca siyasi aktörlerin açıklamalarında, liyakat yalnızca atama tartışmalarında aranamaz. Bunların tümü yurttaşın yaşamla ve devletle temas ettiği her yerde karşısına çıkan, hayatına doğrudan değen meselelerdir.
Biz sahanın içinden mi konuşuyoruz, yoksa saha adına mı konuşuyoruz?
Çünkü halk adına konuşmakla halkın içinden konuşmak aynı şey değildir.
İtiraz siyasetin vazgeçilmez parçalarından biridir. Fakat her gelişmeye aynı sertlikte ve aynı aciliyet duygusuyla itiraz edildiğinde toplum da itirazları kendi içinde tartmaya başlar.
Hangisi gerçekten hayati?
Hangisi bugün müdahale gerektiriyor?
Hangisi sonuna kadar takip edilecek?
Hangisi birkaç gün sonra başka bir tartışmanın altında unutulacak?
İtirazın gücü sesinden değil, arkasındaki süreklilikten gelir.
Arkasında bilgi, saha, takip ve çözüm olmayan itiraz bir süre sonra yalnızca bir cümle olarak kalır. Çok sayıda güçlü cümle ise kendiliğinden güçlü bir siyaset yaratmaz.
Her şey acil ilan edildiğinde hiçbir şeyin gerçekten ne kadar acil olduğu anlaşılamaz.
Siyasal triyaj tam da burada anlam kazanır: Sorunları yalnızca önem sırasına dizmek değil; hangi temel sorunun başka sorunları ürettiğini ve hangisinde sağlanacak çözümün başka alanlarda da çözüm yaratacağını görebilmektir.
Bu, herhangi bir haksızlığı görmezden gelmek ya da acıları yarıştırmak değildir.
Önceliklendirmek vazgeçmek değildir; siyasal gücü sonuç alınabilecek yerde yoğunlaştırmaktır.
Mesele artık yalnızca neye itiraz ettiğimiz değil.
Neyi değiştirmek istediğimiz, nereden başlayacağımız ve bunun için ne kadar ısrar göstereceğimizdir.




