Brüksel’de Avrupa Türkiye Yurttaş Komisyonu (EUTCC) tarafından düzenlenen 20. Uluslararası Avrupa Birliği, Türkiye, Ortadoğu ve Kürtler Konferansı’nın ilk oturumunda konuşan Hollanda’daki Wageningen Üniversitesi Profesörü Joost Jongerden, PKK’nin silah bırakma süreci ile Kürt sorununun siyasi çözümü arasındaki ayrıma dikkat çekti.
“Yirmi yıllık diyalog ve tartışma: Avrupa ve Ortadoğu’daki gelişmeler bağlamında EUTCC konferansları” başlıklı sunumunda Jongerden, silah bırakmanın silahlı mücadeleye son vermek kadar cesaret gerektirdiğini belirtti.
Jongerden PKK’nin silahsızlandırılması ve üyelerinin Türkiye’ye dönüşünün yanı sıra demokratik bir cumhuriyet içerisinde Kürt sorununa siyasi çözüm bulunmasının da sürecin temel boyutları arasında yer aldığını ifade etti.
Jongerden, silahların yakılmasıyla sembolik bir anlam kazanan sürecin hukuki bir boyuta taşındığını, ancak Kürtlerin siyasi haklarının güvence altına alınmasını içeren demokratik çözümün henüz hayata geçirilmediğini kaydetti.
‘Şimdilik yalnızca bir süreç var’
Kürt sorununa barışçıl ve demokratik bir çözümün yolunun silahlara veda edilmesiyle henüz açılmadığını belirten Jongerden, Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) önde gelen isimlerinden Feti Yıldız’ın kısa süre önce 2 bin 800 siyasi tutuklunun serbest bırakılmasına yol açabilecek prosedürlerin başlatılabileceğine ilişkin açıklamasını hatırlattı.
Sürecin sonunda olumlu sonuçlar alınabileceğine yönelik umutların bulunduğunu belirten Jongerden, yerine getirilmeyen vaatler ve sürekli ertelenen beklentilerin farklı bir durum yarattığını söyledi.
Bu koşullarda ne barışın ne de savaşın hâkim olduğu bir ara durumun ortaya çıktığını ifade eden Jongerden, bu nedenle pek çok kişinin “barış süreci” yerine yalnızca “süreç” ifadesini kullandığını dile getirdi.
Jongerden, mevcut belirsizliğin anlaşılabilmesi için bugünün ötesine bakılması ve Türkiye’de Kürt sorununa barışçıl çözüm bulma girişimlerinin tarihsel geçmişinin değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.
Barışçıl çözüm arayışı 1993’te başladı
Jongerden, bir meslektaşıyla birlikte geçmişte yayımlanmış bazı belgeleri yeniden incelediklerini ve bu belgelerin silahlı mücadeleden barışçıl siyasete geçiş arayışının uzun bir geçmişe sahip olduğunu gösterdiğini söyledi.
Bu belgelerden birinde yer alan “Diyalog ve Kürt sorununa tartışma ve demokratik siyasal yöntemlerle çözüm arayışı, yeni yolu oluşturmaktadır” ifadesini aktaran Jongerden, sözlerin Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli açıklamasından alınmış gibi görünebileceğini ancak aslında 2000 yılında gerçekleştirilen PKK’nin 7. Kongresi’ne dayandığını belirtti.
Çeşitli akademik çalışmaların da ortaya koyduğu üzere PKK’nin silahlı mücadelesinin, Kürt kimliğini ortadan kaldırmaya yönelik politikalara karşı geliştirilmiş siyasi bir yanıt olarak şekillendiğini kaydeden Jongerden, şiddet içermeyen siyasi çözüm arayışının da silahlı mücadelenin ilk dönemlerinden itibaren bu sürece eşlik ettiğini ifade etti.
Jongerden’e göre silahlı çatışmadan barışçıl siyasi çözüme geçiş girişimleri 30 yılı aşkın süre önce, 1993’te başladı. Abdullah Öcalan, kendisinin ve dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın da yer aldığı bir çözüm arayışına alan açmayı amaçlayan ateşkesi ilan etti. Jongerden, bu girişim başarılı olsaydı bugün barışçıl çözüm arayışını tartışıyor olmayacaklarını söyledi.
1990’lı ve 2000’li yıllarda yapılan sonraki girişimlerin de başarısızlıkla sonuçlandığını belirten Jongerden, PKK ile devlet arasında gerçekleştirilen en kapsamlı görüşmelerin 2009-2011 yılları arasında Oslo’da, 2013-2015 yılları arasında ise İmralı’da yürütüldüğünü hatırlattı.
Silahlı mücadeleyi sona erdirmeyi ve şiddet içermeyen siyasi bir çözüm bulmayı amaçlayan bu kapsamlı ancak gayriresmî görüşmelerin ardından yeniden şiddete dönüldüğünü belirten Jongerden, Türkiye devleti ile PKK arasında arabuluculuk rolü üstlenen Norveç’teki Oslo Barış ve İnsan Hakları Merkezi’nin de Türkiye’nin barışçıl siyasi çözüm bulmaya yönelik ilgisini kaybettiği sonucuna vardığını aktardı.
Siyasi çözümün önündeki iki temel engel
Jongerden, Kürt sorununa siyasi çözüm bulunmasının önündeki iki temel engelin, çatışmanın niteliğine ilişkin farklı yaklaşımlar ve devletin Kürt hareketiyle siyasi müzakere yerine askerî mücadeleyi tercih etmesi olduğunu söyledi.
İlk engelin, çözülmesi gereken sorunun nasıl tanımlandığı konusunda yaşanan anlaşmazlık olduğunu belirten Jongerden, Türkiye devletinin çatışmayı ağırlıklı olarak bir terörizm sorunu şeklinde ele aldığını ifade etti.
Bu yaklaşımın temel çözümü PKK’nin silahsızlandırılması ve feshedilmesi olarak gördüğünü kaydeden Jongerden, böylece örgütün feshedilmesi ve silahlı mücadelenin sona ermesinin sorunu da ortadan kaldıracağı varsayımının öne çıktığını söyledi.
Buna karşılık PKK ve Kürt hareketinin silahlı mücadeleyi, Kürt kimliğinin inkârı ve ortadan kaldırılmasına yönelik politikalarla bağlantılı daha derin bir siyasi sorunun ifadesi olarak değerlendirdiğini belirten Jongerden, bu bakış açısından çözümün siyasi tanınmayı ve hakların güvence altına alınmasını gerektirdiğini vurguladı.
İkinci engelin ise Türkiye devletinin tarihsel olarak Kürt hareketiyle siyasi müzakere yürütmekten çok askerî alanda karşı karşıya gelmeyi tercih etmesi olduğunu dile getiren Jongerden, 2015’te İmralı sürecinin çöküşüne giden dönemin bu gerilimi açık biçimde ortaya koyduğunu söyledi.
Kürt siyasi hareketinin seçimlerde giderek güçlenmesinin ve Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) Haziran 2015 genel seçimlerindeki başarısının, AK Parti açısından giderek daha önemli bir siyasi meydan okuma oluşturduğunu belirten Jongerden, iktidarın bölgede ve bölge halkı üzerindeki kontrolünü yeniden sağlamak amacıyla askerîleştirme ve güvenlikleştirme politikalarına yöneldiğini ifade etti.
Jongerden seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınması ve tutuklanması, yerlerine kayyımlar atanmasının da Kürt hareketinin faaliyet yürüttüğü kritik alanlarda devlet kontrolünü pekiştirmeye hizmet ettiğini kaydetti.
‘Müzakere isteği askerî yenilgi anlamına gelmiyor’
Konuşmasının devamında iki temel değerlendirmesini paylaşan Jongerden, PKK’nin müzakerelere katılma isteğinin askerî yenilgiyi kabul ettiği şeklinde yorumlanmaması gerektiğini söyledi.
Ne PKK’nin ne de devletin kesin üstünlük sağlayabildiği bir askerî çıkmaz bulunduğunu belirten Jongerden, bu tür çıkmazların şiddet içeren çatışmaların yıllarca, hatta on yıllarca sürmesine neden olabileceğini ifade etti.
Jongerden’e göre PKK’nin müzakereye açık olmasının nedeni, hareketin siyasi hedeflerinin artık devleti askerî olarak yenilgiye uğratma düşüncesine dayanmaması. Hareketin halkların kendi gelecekleri hakkında karar verme hakkını, devletin demokratikleşmesiyle birlikte devlet içinde demokratik öz örgütlenme olarak kavradığını belirten Jongerden, bu yaklaşımın Türkiye sınırları içerisinde müzakere yoluyla bir çözüme ulaşılmasını siyasi hedeflerle uyumlu hâle getirdiğini söyledi.
Ancak bu noktada devletin hedeflerinin de Kürtlerin demokratik öz örgütlenme talepleriyle aynı ölçüde uyumlu olup olmadığı sorusunun ortaya çıktığını belirten Jongerden, bunun gerçekleşebilmesi için etnik temelli vatandaşlık anlayışından yurttaşlık esasına dayanan bir anlayışa geçilmesi gerektiğini vurguladı.
Demokratik çözüm için hangi adımlar atılmalı?
Jongerden, Kürt sorununun çözümünün daha geniş anlamda demokrasi meselesiyle birlikte ele alınması gerektiğini belirtti. PKK’nin öncelikle siyasi bir hareket olarak gelişmesinin önünün açılması gerektiğini söyleyen Jongerden, bunun için atılması gereken adımları sıraladı.
Jongerden’e göre demokratik bir siyasi çözüm için siyasi tutukluların serbest bırakılması, kayyım atama uygulamasına son verilmesi, yerel özyönetim olanaklarının oluşturulması ve Kürtçenin eğitim dili olarak tanınması gerekiyor. Ayrıca eski PKK üyelerinin ve yöneticilerinin siyasi yaşama katılımının kolaylaştırılması ve Abdullah Öcalan’ın statüsünün ele alınması gerektiğini ifade etti.
Bu başlıkların tamamının, şiddet içeren çatışmaların yeniden ortaya çıkmasına neden kalmayacak demokratik bir siyasi düzenin temel unsurları olduğunu belirten Jongerden, devletin çoğulcu bir yurttaş topluluğunu kendisine yönelik tehdit olarak görmemesi gerektiğini söyledi.
Devletin yurttaşlarını dışlanmışlara ve düşmanlara dönüştürerek kendisini onlara karşı korumaya çalışmasının önüne geçilmesi gerektiğini vurgulayan Jongerden, demokratik bir düzenin farklı kimliklerin ve siyasi taleplerin bir arada var olabilmesine imkân sağlaması gerektiğini kaydetti.
‘Barış süreci yönetim boşluğunu da engellemeli’
Jongerden, konuşmasının son bölümünde isyancı hareketlerin yalnızca savaşmadığını, aynı zamanda yönetim faaliyetleri de yürüttüğünü hatırlattı.
Jogerden bu hareketlerin kendilerini feshederek silah bırakmasıyla ortaya çıkabilecek boşluğun başka aktörler tarafından doldurulabileceği uyarısında bulundu.
Uyuşturucu kaçakçılarının, madencilik şirketlerinin ve insanların yaşamını ya da toprağın kaynaklarını sömüren başka aktörlerin bu boşluğa yerleşebileceğini belirten Jongerden, insanların yaşamını ve toprağı gerçekten önemseyen başarılı bir barış sürecinin bu ihtimali de engellemesi gerektiğini söyledi.
Jongerden’in değerlendirmesine göre silah bırakma, barışçıl çözümün önemli bir aşamasını oluştursa da tek başına yeterli değil. Kalıcı bir çözüm, Kürtlerin siyasi ve kültürel haklarının güvence altına alınmasını, demokratik katılımın önündeki engellerin kaldırılmasını ve devletin yurttaşlık anlayışının dönüşmesini gerektiriyor.




