Türkiye’de kadınların yıllar süren mücadelelerle elde ettiği haklar, son yıllarda sistematik biçimde hedef alınıyor. Mevcut siyasal iktidarın kadınların yaşamına, emeğine ve toplumsal konumuna ilişkin yaklaşımı yalnızca söylemlerle sınırlı kalmıyor. Artık yargı kararları ve hukuki düzenlemeler üzerinden de kendisini gösteriyor. Kadınların çalışma yaşamına katılımını güçlendirmek, bakım yükünü hafifletmek ve ekonomik eşitsizlikleri azaltmak yerine, boşanma sonrasında kadınları yoksulluğa karşı koruyan mekanizmalar tartışmaya açılıyor.
Bu tartışmalar sürerken Anayasa Mahkemesi, Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan ve yoksulluk nafakasının “süresiz” olarak bağlanabilmesine imkân tanıyan düzenlemeyi iptal etti. Kararın yürürlüğe gireceği süre içerisinde yeni bir yasal düzenleme yapılması bekleniyor. Ancak bu karar, hiçbir şekilde “teknik bir hukuk meselesi” olarak görülemez. Çünkü doğrudan doğruya boşanma sonrasında ekonomik olarak güçsüz duruma düşen binlerce kişinin, özellikle de kadınların yaşamını, geçimini ve hayatta kalma koşullarını etkileyen bir toplumsal müdahale niteliği taşımaktadır.
Yoksulluk nafakası, boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek olan eşe verilen ve temel amacı ekonomik olarak güçsüz duruma düşen tarafı korumak olan bir hukuki güvencedir. Ancak kamuoyunda yaratılan algı bunun çok ötesindedir. Özellikle son yıllarda yoksulluk nafakası, sanki ömür boyu devam eden, hiçbir koşulda sona ermeyen ve büyük bir mağduriyet yaratan uygulamaymış gibi sunulmaktadır.
Oysa “süresiz nafaka” kavramı çoğu zaman bilinçli şekilde çarpıtılmaktadır. Süresiz nafaka, nafakanın hiçbir koşulda sona ermeyeceği anlamına gelmez. Nafaka alan kişinin yeniden evlenmesi veya taraflardan birinin ölmesi halinde nafaka kendiliğinden sona erer. Bunun yanında nafaka alan kişinin evlilik dışı fiilen evliymiş gibi yaşaması, düzenli ve yeterli bir gelire kavuşarak yoksulluk durumunun ortadan kalkması ya da tarafların ekonomik koşullarında önemli değişikliklerin meydana gelmesi halinde mahkeme kararıyla nafaka kaldırılabilir veya azaltılabilir.
Dolayısıyla süresizlik, kamuoyuna anlatıldığı gibi sonsuza kadar devam eden bir yükümlülüğü değil, yoksulluk hali devam ettiği sürece sürdürülen ve şartlar değiştiğinde sona erdirilebilen bir koruma mekanizmasını ifade etmektedir.
Bu nedenle asıl sorulması gereken soru şudur: Yoksulluk hali ortadan kalkmamışken nafakanın süreyle sınırlandırılması ne kadar adildir?
Örneğin on yıllık bir evlilik düşünelim. Üç çocuk sahibi olan bir kadın, hayatının yıllarını çocukların bakımına, ev içi emeğe ve aile yaşamının sürdürülmesine ayırmış olsun. Çocukların bakım yükünü üstlenmiş, işine ara vermiş, mesleki gelişim imkanlarından mahrum kalmış olsun. Evliliğin onuncu yılında boşandığında ise önünde son derece ağır bir tablo bulunmaktadır. Bir yandan çocuklarının bakım sorumluluğu devam etmekte, diğer yandan yıllardır çalışma hayatından uzak kaldığı için iş bulmakta zorlanmaktadır. Üstelik iş piyasasında çocuk sahibi kadınların karşılaştığı ayrımcılık da hâlâ ciddi bir gerçeklik olarak varlığını sürdürmektedir.
Şimdi bu kadına belirli bir süre nafaka bağlandığını düşünelim. Süre dolduğunda ne değişmiş olacaktır? Çocukların bakım yükü ortadan mı kalkacaktır? Yıllarca çalışma yaşamından uzak kalmasının yarattığı ekonomik kayıplar telafi edilmiş mi olacaktır? İş piyasasında karşılaştığı eşitsizlikler sona mı erecektir? Elbette hayır.
Bu nedenle nafakaya süre sınırı getirilmesi, yoksulluğu ortadan kaldıran bir çözüm değil; yoksulluğun sonuçlarını ekonomik olarak güçsüz olan tarafın omuzlarına yükleyen bir yaklaşım olacaktır. Hukukun görevi, zaten kırılgan durumda olan bireyi daha da korumasız bırakmak değil, ekonomik eşitsizlikleri dengelemeye çalışmaktır.
Üstelik kamuoyunda sıkça gözden kaçırılan bir gerçek daha vardır: Yoksulluk nafakası yalnızca kadınlara özgü bir hak değildir. Kanun, kadın veya erkek ayrımı yapmaksızın boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek olan eşe nafaka talep etme hakkı tanımaktadır. Bir erkek de gerekli koşullar oluştuğunda yoksulluk nafakası alabilir. Ancak Türkiye’nin toplumsal ve ekonomik gerçekliği nedeniyle boşanma sonrasında yoksulluğa düşen taraf çoğunlukla kadınlardır. Çünkü kadınlar hâlâ ücretsiz ev içi emeğin ve bakım sorumluluğunun büyük kısmını üstlenmekte, çalışma yaşamına daha düşük oranlarda katılmakta ve daha güvencesiz koşullarda çalışmaktadır.
Tam da bu nedenle yoksulluk nafakasına yönelik saldırılar, hukuki bir düzenleme tartışmasının ötesinde kadınların ekonomik güvencelerine yönelik bir müdahale niteliği taşımaktadır. Kadınların neden yoksullaştığını sorgulamak yerine, onları yoksulluğa karşı koruyan mekanizmaların hedef alınması iktidarın kadın erkek eşitsizliği konusundaki politik hattını göstermektedir. Kadınların işgücüne katılımını artıracak politikalar geliştirmek, ücretsiz ve erişilebilir kreş hizmetlerini yaygınlaştırmak, bakım emeğini görünür kılmak ve ekonomik bağımsızlıklarını güçlendirmek yerine nafakayı tartışmaya açmak, sorunu çözmek değil var olan eşitsizlikleri daha da derinleştirerek sorumluluğu kadınların omuzlarına bırakmaktır.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı başta olmak üzere ilgili kurumların görevi, boşanma sonrasında kadınların yoksullaşmasını önleyecek sosyal politikalar üretmek olmalıdır. Ancak bugün tartışılan şey, yoksulluğun nedenleri değil, yoksulluğun sonuçlarına karşı oluşturulmuş sınırlı güvencelerin nasıl ortadan kaldırılacağıdır. Bu yaklaşım kadınların ekonomik eşitliğini güçlendirmediği gibi, kadınları her türlü şiddete boyun eğmeye zorlayan çoklu sonuçları doğurmaktadır.
Yoksulluk nafakası bir ayrıcalık değil, boşanmanın taraflar arasında yarattığı ekonomik eşitsizliği gidermeye yönelik sınırlı bir hukuki güvencedir. Bu güvenceyi zayıflatmak ya da süreyle etkisiz hale getirmek, kadınları daha derin bir ekonomik çıkmazın içine itme tehlikesi taşımaktadır. Dahası bu karar, kadınların herhangi bir sebeple boşanmak istemeleri durumunda ekonomik gerekçelerle bunu yapamamalarına ve şiddet gibi yıkıcı bir sebep olduğunda buna boyun eğmelerine sebebiyet verme ve kadına yönelik şiddeti derinleştirme potansiyelini ciddi oranda içerisinde barındırmaktadır.
Siyasal iktidar Anayasana Mahkemesini vermiş olduğu hukuki birçok kararı görmezden gelip uygulamama konusunda direnirken bu hukuksuz kadın düşmanı kararın üzerine atladığını görülmektedir. Elbette ki bunun sebebi yıllardır kendi elleri ile işletmiş oldukları kazanımlara saldırılarının kendilerince meşru ‘yargı metni’ olmasıdır.
Kadınların kazanılmış hakları bir lütuf değil, uzun mücadelelerin sonucudur. Bugün yoksulluk nafakası üzerinden yürütülen tartışma da yalnızca bir hukuk tartışması değildir. Kadına yönelik artan erkek şiddetini “Aileyi güçlendirerek” çözmeye çalışan erkek aklın bir ürünüdür. İlan edilen “Aile 10 Yılı” kapsamında kadınlar şiddete maruz kalsalar dahi boşanmasınlar, her ne pahasına olursa olsun aile içerisinde kalmaya devam etsinler diye yürütülen, kadını değil aileyi önceleyen politikaların bir sonucudur.
Sorulması gereken soru nettir: Amaç gerçekten adaleti sağlamak mı, yoksa yapılan demografik hesaplardan yola çıkarak boşanma oranlarının artmasının ülke geleceği için bir tehlike görülmesi sonucu kadınları ailenin içerisinde “zorla” tutmak ve boşanmanın ekonomik bedelini bir kez daha kadınların sırtına yüklemek mi?
Sorunun muhatabı elbette başta AKP iktidarı ve yürütmesinde olan Aile ve Adalet Bakanlığıdır. Söz konusu olan kadınların hayatıyken üç kuruş nafakayı milyonlarmış gibi gösteren (ki çoğu zaman kadınlar nafakalarını almak için ayrıca mücadele etmek zorunda kalıyorken…) erkek egemen zihniyet mi iktidarın politik hedeflerinin işine geliyor, yoksa kadın-erkek eşitsizliğini göz önüne alarak kazanılmış bir hakkın devamını sağlamak için gereken adımları atmak mı? Biz kadınlar kazanılmış haklarımızdan vazgeçmeyeceğiz, nafaka hakkı mevcut kadın-erkek eşitsizliğinin bir sonucu olarak ortaya çıktı ve bu eşitsizlik ortadan kalkana kadar kadınlara ana sütü gibi helaldir…




