Cuma Çiçek Birikim’deki son yazısında, Amedspor üzerine önemli bir eşiği işaret ediyor. Amedspor’u yalnızca sportif bir başarı olarak değil, Kürt kamusallığı’nın inşasında bir kırılma noktası olarak okuyor ve Barselona analojisi ile etkili bir karşılaştırma yaparak “inşa siyaseti”ne vurgu yapıyor.
Yazıda Kürt Kamusallığı bir bütün olarak anlatılıyor. Ancak sınıf gerilimini paranteze alan bir çerçeveyle ilerliyor. Bu çelişkileri görünür kılmadan ne Amedspor’u ne de Kürt siyasetinin geleceğini doğru okumak pek mümkün değil.
“Ortak duygusal alan” kimin duygusu?
Çiçek, Amedspor tribününde “işsiz gençler, küçük esnaf, Kürt orta sınıfları, diasporadan taraftarlar, muhafazakar Kürtler, iş çevreleri”nin bir arada bulunduğunu saptıyor ve bunu kapsayıcılık olarak yorumluyor.
Gramsci’nin“hegemonik uzlaşma” olarak özetleyeceği bu beraberlik hali “kimin hegemonisi” sorusunu da akla getiriyor.
Marx’ın; egemen sınıfın fikirleri, her çağın egemen fikirleridir sözünü hatırlayalım. Amedspor tribününde işsiz Kürt genci ile İstanbul’daki Kürt müteahhit yan yana oturabilir ve ortak bir kimlik duygusunu paylaşabilir. Bu ortaklık hali aralarındaki sınıf çelişkisini görünmez kılar ya da ancak erteleyebilir.
“Ortak duygusal alan” ifadesi tam da bu ertelemenin adıdır. Kimlikle örtülen bu kamusallık, emekçi kesimlerin değil onu yönetecek olanların lehine kurulma riski taşır.
Çiçek bu tehlikeyi görüyor ve kentsel dönüşüm, neoliberal piyasalaşmayı risk olarak sıralıyor. Bunları yapısal bir sorun gibi derinleştirmeden olası bir sapma gibi ifade ediyor. Ancak mesele sapmadan daha büyük riskler içeriyor.
Kürt orta sınıfı Amedspor’u “halkın takımı” olarak konumlandırırken aynı zamanda onun sembolik sermayesini kendi sınıfsal gereksinimlerine de devşiriyor. Bunu açık bir kötü niyetle yapmak zorunda değil. Kaldı ki sınıfsal pozisyon, çoğu zaman niyetten bağımsız işler ve aynı gemideyiz hissi ile sürüklenir.
Barselona değil, Atletik Bilbao
Çiçek, Barselona’yı hem başlangıç analojisi hem de kurumsal model olarak kuruyor. Bu seçim teorik açıdan anlaşılır olmakla beraber tarihsel ve sınıfsal açıdan sorunlar içeriyor.
Peki Barselona bugün nasıl tanımlanabilir?
Evet temelde küresel bir futbol markası. Camp Nou artık işçi sınıfının değil, premium bilet alan üst-orta sınıfın ve dünyanın dört bir yanından gelen turistin tribünü. 144 bin üyelik yapısı varlığını sürdürüyor. Ancak gerçek güç medya hakları, sponsorluk gelirleri ve küresel marka değeri üzerinden çoktan sermayeye kaymış durumda. Katalan kimliği bayrak olmaya devam etmesine rağmen bayrağı kimin taşıdığı belirsizleşmiş.
Peki bu dönüşüm bir yol kazası mıydı?
Barselona, Katalan burjuvazisinin emekçi kesimleri kendi kimlik projesi altında örgütlemesinin tarihsel aracı olmuş olabilir mi?
Franco döneminde bu ittifak savunmacı ve zorunlu görülmüştü. Sonrasında ise burjuvazinin kültürel hegemonyasının taşıyıcısına dönüştü. Kimlik korundu, sınıfsal hiyerarşi de.
Çiçek’in tezine daha gerçekçi bir ayna tutan kulüp aslında aynı coğrafyadan, ama bambaşka bir modelden geliyor; Atletik Bilbao!
Bilbao’yu anlamak için önce kentin tarihini hatırlamak gerekiyor. Bilbao, 19. yüzyılın sonundan itibaren İspanya’nın en yoğun sanayileşmiş kentlerinden biridir. Liman işçileri, kömür madencileri, tersane çalışanları derken futbol kente tam da işçi sınıfının aracılığıyla girer. Kulübün ilk nüvesi, 1890’larda liman çevresinde çalışan İngiliz işçilerle yerel kömür madencilerinin ortak alanında oluşur. Bu kök belirleyicidir.
Kulüp 1912’den itibaren bugün de sürdürdüğü ilkeyi benimser. Yalnızca Bask kökenli ya da Bask bölgesinde yetişmiş oyuncular oynayacaktır. “La Cantera” (taş ocağı) dedikleri bu sistem, yerel altyapıdan oyuncu yetiştirmeyi kulübün varoluş koşulu haline getirir. Bugün Atletik Bilbao’nun birinci takımındaki oyuncuların yüzde sekseninden fazlası kendi yetiştirdiği isimlerden oluşur.
La Liga’da Barselona ve Real Madrid’in yanında hiç küme düşmemiş üç kulüpten biri olan Atletik Bilbao’nun maçlarında, Franco tribünde otururken bile Bask marşı okunmuştur. Stad Bask bayraklarıyla donatılırken, futbolcular sahanın ortasında bayrak açmıştır. Tüm bunlar, yalnızca kimlik savunusu değildir, aynı zamanda Frankoist faşist rejime direnen bir ekonomik-kültürel model savunusudur. Kulüp “yabancı sermayenin reklamını taşımama” yeminini ise 110 yıl boyunca korumuştur.
Barselona ile Atletik Bilbao arasındaki fark tam da burada açılıyor.
Barselona, kimliği korurken piyasaya eklemlenmiş, Atletik Bilbao ise kimliği korumak için piyasayı sınırlamıştır. Biri kimliği piyasa aracına dönüştürmüş, diğeri kimliği piyasa karşısında bir barikat olarak kullanmıştır.
Peki Amedspor için Kürt kimliğini koruma iddiası piyasa mantığını sınırlamayı da kapsıyor mu?
Sembolik sermaye tükenir
Çiçek, Bourdieu’nün sembolik sermaye kavramına başvuruyor ve Amedspor’un asıl gücünün ekonomik değil sembolik sermayesinden geldiğini söylüyor. Doğru olan bu gözlem yenilenme ihtiyacını da ortaya çıkarıyor.
Sembolik sermayenin yenilenmesi ise sahici bir aidiyet gerektiriyor. Seyircinin “bu benim takımım, bu benim hikayem” dediği ölçüde tribündeki işsiz genç ile yönetici iş insanı aynı renk formayı (İşporta-Amedstore farkını unutmadan) giyebilir. Ancak kulübün kararları sistematik olarak birinin lehine ve diğerinin aleyhine işlemeye başlarsa, sembolik bağ aşınır.
Yüksek maliyetli transferler, vesayet izlenimi veren karar yapıları, rant ilişkileri tartışması derken bunlar yalnızca yönetimsel zaafiyetler değil, sınıfsal bir yönelimin çıktıları da olabilir. Amedspor’un sembolik sermayesini biriktirenler ve onu harcayanlar arasındaki fark burada açılabilir.
Potansiyel var, ama kimin elinde?
Peki Amedspor’un öz değeri nereden geliyor? Elbette çok neden sayılabilir.
Türkiye futbolunun hegemonik merkezinden coğrafi, etnik, kültürel ve sınıfsal olarak dışlanmış bir kent olan Diyarbakır; yüzyıllık bir etnik dışlanma hikayesinin, zorunlu göçle katlanan nüfusunun, direnmenin, faili meçhullerin, güvencesiz emekçileri, işsiz gençleri, yıllarca devlet şiddetine, ekonomik ve sosyal terk edişe maruz kalmış mahalleleri ile kulübün sembolik sermayesinin asıl kaynağını oluşturur.
Çiçek yazısında bunu görüyor ve “mahalle spor ağlarının güçlendirilmesi, ücretsiz çocuk sporu, tribün kültürünün ticarileşmeye karşı korunması” gibi önerileri sıralıyor. Ancak bu kesimleri özne olarak değil, korunması gereken bir kalabalık olarak konumlandırıyor.
Oysa gerçek anlamda dönüştürücü bir kurum, bu kesimleri yönetim yapısına, karar mekanizmalarına, kulübün siyasi-kültürel yönelimine fiilen dahil eder. Tribünde yer vermek ya da maçı ucuza izletmek sembolik temsil olabilir. Ancak yeterli değildir.
Geçiş dönemi mi, kalıcı erteleme mi?
Burada bir itirazı içten kabul etmek gerekiyor.
Hegemonik uzlaşma zorunlu olarak kötü değildir. Gramsci’nin kendisi de “tarihsel blok” kavramıyla farklı sınıfların ortak bir proje etrafında geçici ittifak kurabilmesini anlatır. İrlanda kurtuluş hareketi, Cezayir bağımsızlık mücadelesi, erken dönem Kürt siyasi hareketleri bunların hepsi sınıfsal çelişkiyi belirli bir tarihsel anda askıya alarak ortak bir varoluş mücadelesi vermiştir. Bu askıya alış, tarihsel olarak işlev görmüş, başka türlü mümkün olmayan bir dayanışma kapısı açmıştır.
Peki Amedspor etrafındaki sınıfsal uzlaşma da böyle bir geçiş dönemi olamaz mı?
Devlet baskısı, ekonomik terk ediliş, kültürel ve etnik inkarın sürdüğü koşullarda önce “buradayız” demek, ardından “nasıl yaşıyoruz” sorusunu sormak meşru bir sıralama değil midir?
Kısmen evet, kısmen hayır!
Geçiş dönemi ile kalıcı erteleme arasındaki fark, niyette değil yapıda yatar.
Bir geçiş dönemi, ertelenen çelişkiyi nihayetinde sahneye çıkaracak kurumsal zeminleri bugünden kurmak zorundadır. Sınıfsal ittifakın “geçici” olduğunu yalnızca söylemek yetmez. Bu geçiciliği güvence altına alan mekanizmalar gerekir. Aksi takdirde “geçiş dönemi” söylemi, kalıcı bir düzenin meşrulaştırıcısına dönüşür.
Kulübün bugün kurduğu yönetim yapısı, karar mekanizmaları ve sınıfsal temsil biçimi, o “geçiş” söylemini gerçekleştirecek mi yoksa eritecek mi asıl mesele buradadır.
İnşa siyasetinin sınıf sorusu
Çiçek, “itiraz siyasetinden inşa siyasetine” geçişi önemli bir eşik olarak tanımlıyor. Çok haklı!
Ancak bu geçişin hangi sınıfsal temelde yapılacağı sorusu hemen akla geliyor.
Kürt orta sınıfının önderliğinde kurulacak bir “inşa siyaseti”, emekçi kesimleri kültürel olarak kucaklarken ekonomik ve siyasi olarak dışlayabilir. Bu, Kürt coğrafyasında zaten yaşanan orta sınıf yükselişinin, kır ve kent yoksulluğunu derinleşmesinin kültürel alanda yeniden üretilmesidir.
Yeni dönemin “inşa siyaseti” gerçekten kapsayıcı olacaksa ilan edilmesi yetmez. Bunu kurumsal olarak üretmek zorundadır.
Atletik Bilbao örneğinin bize öğrettiği; kimliği koruyan şey söylem değil, kurumsal kuraldır. “Yalnızca Bask oyuncu” ilkesi bir ideolojik tercih değil, piyasa mantığına karşı pratik bir barikat işlevi görür.
Amedspor için benzer bir barikat ne olabilir?
Bu sorunun yanıtı yalnızca kulübün nasıl büyüyeceğini değil, kimin büyümesi olacağını da belirleyecektir.
Gerçek bir inşa siyaseti bu çelişkiyi tanımakla başlar.
Not: Değerli dostum Cuma Çiçek’in entelektüel açıdan önemli ve derinlikli yazısına yaptığım bu itirazlar, onun açtığı tartışmayı daha sert bir zeminde sürdürmek gayesiyleydi. Sevgilerimle




