• Ana Sayfa
  • Manşet
  • Kapkaranlık bir gece: 6-7 Eylül 1955 | 71 yıl önce neler yaşandı?

Kapkaranlık bir gece: 6-7 Eylül 1955 | 71 yıl önce neler yaşandı?

Ağırlıkla İstanbul’da yaşanan ve yaklaşık iki güne yayılan saldırıların ardından, bu coğrafyanın kadim halklarından biri olan Rumlar, ‘bavulu hazır’ ve tedirgin bir bekleyişle yaşadı.

Kapkaranlık bir gece: 6-7 Eylül 1955 | 71 yıl önce neler yaşandı?
  • Yayınlanma: 6 Eylül 2026 17:21
  • Güncellenme: 6 Eylül 2026 17:33

6-7 Eylül 1955’te İstanbul, İzmir ve kısmen Ankara’da yaşanan ve Rumlar başta olmak üzere bu coğrafyanın kadim halklarına şiddet şeklinde belirginleşen olaylar, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en trajik sayfalarından biri oldu. 

“6-7 Eylül Olayları” olarak anılan bu saldırılar, başta Rumlar olmak üzere Ermeni ve Yahudilere  karşı organize şiddet ve yağma eylemleri şeklinde gerçekleşti. 

Saldırılar sırasında binlerce ev, işyeri, hastane, okul, kilise ve mezarlık tahrip edildi, yağmalandı.

Olaylar, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evin bombalandığına dair provokatif bir haberle tetiklenmişti. 

Ancak 6-7 Eylül’ün arka planında Kıbrıs sorunu, bu sorunun dönemin siyasi erki tarafından milliyetçi duyguları harekete geçirmeye odaklı  manipülasyonu ve Kıbrıs sorunu üzerinden, o dönem yaşanmaya başlanan ekonomik krizin gizlenmesi yatıyordu.

Nitekim 6-7 Eylül’e yönelik analizler, bu olayları 1934’te Trakya’da Yahudilere yönelik gerçekleşen saldırılar gibi  bir “pogrom” (etnik nefret suçu) olarak nitelendirerek, dönemin Menderes hükümeti  destekli bir operasyon olarak değerlendiriyor. 

Kıbrıs sorunu ve yükselen milliyetçilik

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından dünya SSCB (Varşova Paktı) ve ABD (NATO) olmak üzere iki kutba bölünmüştü ve bu durum Soğuk Savaş olarak adlandırılıyordu.

Türkiye de 1952’de NATO’ya katılarak bu saflaşmada yerini net olarak almıştı. Ankara bu “netleşmenin” karşılığını iktisadi anlamda Marshall Yardımları başta olmak üzere alsa da, 1950’lerin ortalarına gelindiğinde ekonomik problemler belirginleşmeye başlamıştı.

Diğer yandan 1950’lerin başlarından itibaren Türkiye ile Yunanistan arasında “Kıbrıs sorunu” giderek büyüyen bir gündemdi.

Osmanlı İmparatorluğu’nun 1878’de idaresini İngiltere’ye bıraktığı ada, 1914’te İngiltere tarafından ilhak edilmişti ve burada yaşayan iki halkın, Doğu Akdeniz’in bu stratejik kara parçası için farklı talepleri vardı.

Bu durum, Demokrat Parti iktidarının milliyetçi duyguları iç siyasette bir araç olarak devreye sokması için “kullanışlı” bir nedendi.

Kıbrıs sorunu da, dönemin en kritik dış politika gündemiydi ve Demokrat Parti iktidarı tam da bu nedenle meseleyi iç politikaya tahvil etti.

Demokrat Parti yine “milliyetçi duyguları” harekete geçirmek için ilerleyen yıllarda (1958) Vatan Cephesi’ni kuracak, hemen öncesinde (1957) Sovyetler Birliği ile askeri ve siyasi yakınlaşma içine girmesini gerekçe göstererek Suriye ile savaşın eşiğine gelecekti.

İşte tüm bu gelişmelerin öncesinde 1954’te Yunanistan, Kıbrıs’ın kendi kaderini tayin hakkını Birleşmiş Milletler’e (BM) taşıdı. 

Kıbrıs’ta milliyetçi EOKA hareketi siyasi hedef olarak Yunancada “birleşme” veya “birlik”  anlamına gelen ENOSİS yani Yunanistan’a bağlanmayı ilan etmişti. 

Türkiye’de ise Kıbrıs sorunu etrafında milliyetçilik dalgası hiç olmadığı kadar yükselmişti.

1955’in yaz aylarında İstanbul Rumlarına karşı başlayan kışkırtma kampanyası, dönemin Hürriyet gazetesinde de kendine yer bulmuştu.

Haberlerde İstanbul’daki Rumların refah içinde yaşadığı oysa Batı Trakya’daki Türklerin durumunun hiç de iç açıcı olmadığı iddia ediliyordu.

28 Ağustos 1955’te Hürriyet’in manşeti “Yunanlar kardeşlerimize dokunursa, İstanbul’da Rumlar var” şeklindeydi. 

Hürriyet ve DP yanlısı İstanbul Ekspres, Rumları “ENOSİS” bağışçısı” ve “hain” olarak hedef gösterirken bu örnekler, dönemin medyasının 6-7 Eylül’de nasıl bir ‘rol’ oynadığını göstermesi açısından çarpıcıydı.

Tetiklenen gerilim ve bir provokatif  haber 

1954’te kurulan Kıbrıs Türktür Cemiyeti (KTC), dönemin başbakanı Adnan Menderes tarafından açıkça destekleniyordu. 

Cemiyet 15 Ağustos 1955’te adını ‘Kıbrıs Türktür Partisi olarak değiştirirken 6-7 Eylül sonrası da Kıbrıs sorunu gündemiyle dönemin Türkiye dış politikasının Kıbrıs sorununa bakış açısına paralel biçimde, Ada’nın Türkler ve Rumlar arasında ‘taksimi’ odaklı “Ya taksim ya ölüm” mitingleri gerçekleştirmişti. 

6 Eylül akşam saatlerine gelindiğinde ise iktidara yakın İstanbul Ekspres gazetesi erken baskıyla İstanbul sokaklarında Mustafa Kemal Atatürk’ün Selanik’te dünyaya geldiği evin bombalandığını duyuruyordu.

Gazete, o akşam normal tirajı olan 20 binin çok üzerinde bir sayıyla, 290 bin basılmış, ve dağıtımı için Kıbrıs Türktür Cemiyeti üyeleri adeta seferber olmuştu. 

Aynı baskıda, Kıbrıs Türktür Cemiyeti Genel Sekreteri Kamil Önal “Mukaddesata el uzatanlara bunu çok pahalıya ödeteceğiz, ödeteceğimizi alenen söylemekte de bir mahzur görmüyoruz” diye yazmıştı. 

6 Eylül 1955 akşam saatlerinde Taksim Meydanı’nda KTC öncülüğünde protesto başladı.

Kalabalık, İstiklal Caddesi’nde Rum dükkanlarını hedef aldı ve gece boyunca şiddet yayıldı.

4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, 26 okul, 1 sinagog ve 2 manastır tahrip edildi.

Yağma ve linçler yaşandı. Resmi rakamlara göre 11-15 ölüm, 300 yaralı kayıtlara geçti. İzmir’de Yunan Konsolosluğu ve kiliseler yakıldı.

Öte yandan Kıbrıs’ta yaşayan Rumlar üzerinden hedef alınan İstanbul/Anadolu Rumlarının coğrafi ve tarihsel olarak farklı köken, dil ve gelişim süreçlerine sahip, ayrı bir etnik topluluk olduğunu not etmek gerek.

Kıbrıs’taki Yunanca konuşan halkın varlığı, MÖ 1400’lerde Miken-Yunan kökenli toplulukların adaya yerleşmesiyle başlamıştı.

Anadolu Rumları ise, antik çağlardan ve Bizans İmparatorluğu döneminden beri Anadolu’da (Ege kıyıları, Karadeniz/Pontus, Kapadokya ve İç Anadolu) yaşayan yerli (otokton) Ortodoks Hristiyan halktı.

İki topluluğun ortak paydası “Rum” adını taşımalarıydı ve bu da milliyetçi histeri için fazlasıyla yeterli bir nedendi.

Gece boyu Adalar’a kadar yayılan saldırıların ardından sabah 7 Eylül’de ordu müdahale etti, sıkıyönetim ilan edildi.

Saldırıların sonrasında Türkiye’de yaşayan binlerce Rum göç etmek zorunda kaldı.

Olaylar, İstanbul Rum nüfusunu 100.000’den 2.500’e düşürdü.; Ermeni ve Yahudiler de göç etti. 1964’te Varlık Vergisi benzeri baskılarla 12.000 Rum daha sınır dışı edildi.

İzmit ve Adapazarı’ndan trenlerle gelen saldırganlar, geri dönmek üzere Haydarpaşa istasyonuna geldiklerinde, üzerlerinde yağmaladıkları mallarla gözaltına alındılar.

Saldırganların büyük bir bölümünün başka şehirlerden getirildiği ortaya çıktı. 

Emekli hakim Amiral Fahri Çoker’in Tarih Vakfı’na bıraktığı belgelerde yer alan verilere göre, Sivas’tan 145, Trabzon’dan 117, Kastamonu’dan 116, Erzincan’dan 111 kişi getirilmişti.

Özel Harp ‘işi’ miydi?  

1988-1990 arası MGK Genel Sekreterliği yapan emekli orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu (her ne kadar 2010’da sözlerini inkar edip yalanlayacak olsa da) 2009’da gazeteci Fatih Güllapoğlu’na verdiği röportajda “6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı” diyecekti.

Yirmibeşoğlu daha sonra Özel Harp Dairesi adını alan Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görevliydi. 

Selanik’teki bombalama olayının da bir kışkırtma olduğu, Yunanistan makamlarınca o günlerde ortaya çıkarıldı. 

Olayla ilgili olarak, Selanik Hukuk Fakültesi’nde burslu öğrenci olarak okuyan ve MİT görevlisi olduğu belirtilen Oktay Engin ve Selanik Başkonsolosluğu Kavası Hasan Uçar gözaltına alındı.

Yassıada mahkemesi sorgulamalarında dinlenen tanıklardan MİT müfettişi İbrahim Oğuz, Oktay Engin’in aslında istihbarat adına çalıştığını söyleyecekti.

Konsolosluk yetkilileri dokunulmazlıkları olduğu için yargılanamazken, Uçar ve Engin bir süre tutuklu kaldıktan sonra tahliye edildiler. 

Engin, daha sonraki dönemde devlet kademelerinde hızla ilerledi, ve 1992’de Nevşehir Valiliği’ne kadar yükseldi.