Emisyon Ticaret Sistemi, ya da kısa adıyla ETS, en basit anlatımıyla, sera gazı salımına bir üst sınır konulması ve bu sınır içindeki “salım haklarının” alınıp satılabilmesi esasına dayanır. Devlet ya da üst düzenleyici kurum, belli sektörler için toplam emisyon miktarını belirler; şirketlere tahsisatlar dağıtılır ya da bunlar açık artırmayla satılır; daha az salan şirketler ellerindeki fazla hakkı daha çok salanlara devredebilir. Kâğıt üstünde amaç, emisyonu azaltırken piyasaya da bir “karbon fiyat sinyali” vermektir. Avrupa Birliği’nin ETS’si de bu mantıkla çalışıyor. ETS bugün enerji, sanayi ve havacılık gibi sektörleri kapsıyor; ayrıca ulaştırma ve binaları kapsayacak ETS2 hattı da kuruldu.
Ama tam da burada temel sorun başlıyor. Çünkü ETS, üretimin neyin pahasına, kim için ve nasıl dönüştürüleceği sorusunu kamusal planlama zemininde çözmez. Fosil yakıtları yerin altında bırakmayı garanti etmez. Maden, enerji ve sanayi politikalarını ekolojik sınırlar doğrultusunda yeniden kurmaz. Yaptığı şey, kirletme hakkını piyasalaştırmak, yani atmosferi ortak bir yaşam alanı olmaktan çıkarıp alınıp satılabilir bir varlık gibi düzenlemektir. Bu nedenle ETS, iklim krizini doğuran mantığın dışına çıkmaz; tersine onu iklim alanına taşır. Bugün Avrupa’da yaşanan tartışma da tam bunu açığa çıkarıyor.
Avrupa Birliği’nde son haftalarda büyüyen tartışma, ETS’nin iklim politikası olarak ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. AB liderleri ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırıları sonrası artan enerji baskısı ve maliyetler karşısında ilk çözüm olarak ETS’yi masaya yatırdı. Yapılan toplantılarda sistemi tümden askıya almadılar, ama Avrupa Konseyi sonuç metninde Komisyon’dan en geç Temmuz 2026’ya kadar ETS’nin gözden geçirilmesini istediler. Metinde özellikle karbon fiyat oynaklığının ve bunun elektrik fiyatları ile sanayi tedarik zincirleri üzerindeki etkisinin azaltılması gerektiği vurgulandı. Yani sistem henüz resmen askıya alınmadı, ama ekonomik baskı arttığında rahatlıkla revizyon masasına yatırılabileceği görülmüş oldu.
Bu tartışmanın merkezinde enerji fiyatları ve sanayi rekabeti var. Reuters’ın aktardığına göre İtalya, Polonya, Avusturya, Bulgaristan, Hırvatistan, Çekya, Yunanistan, Macaristan, Romanya ve Slovakya gibi ülkeler, ETS’nin sanayi üzerinde yarattığı baskıyı hafifletmek için daha fazla ücretsiz tahsis ve sistemin etkilerini yumuşatacak değişiklikler talep etti. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ise termik elektrik üretiminde ETS yükünün geçici olarak askıya alınmasını savundu. Buna karşılık başka bir ülke grubu, ETS’nin zayıflatılmasına itiraz ederek karbon piyasasının korunması gerektiğini söyledi. Demek ki ortada teknik bir anlaşmazlık yok. Ortada, kriz anında iklim hedeflerinin mi yoksa enerji maliyetleri ve sanayi rekabetinin mi önceleneceğine dair siyasal bir tercih var.
İşte tam bu nedenle ETS hiçbir zaman gerçek bir çözüm değildi. En fazla, kapitalizmin olağan işleyişi çok sarsılmadan emisyonu yönetmeye yarayan bir düzenleme aracıydı. Görüldü ki ETS, işler yolunda giderken “iklim dostu piyasa mekanizması” diye sunulabiliyor; enerji krizleri, jeopolitik gerilimler ya da rekabet baskıları arttığında ise bir anda gözden geçirilebilir, gevşetilebilir, ertelenebilir hale geliyor. Başka bir deyişle, karbon piyasası iklimi değil, önce ekonomik düzenin devamlılığını koruyor. Sermaye birikimini tehdit eden anda, piyasa çözümünün cilası dökülüyor.
Bu bize çok önemli bir şeyi yeniden hatırlatıyor: Karbon fiyatı, iklim adaletinin adı değildir. Bir yerde karbonun fiyatı varsa, orada emisyonların sınıfsal ve bölgesel yükünün de yeniden dağıtımı vardır. Büyük şirketler için serbest tahsisatlar, geçiş muafiyetleri, telafi mekanizmaları ve piyasa istikrar araçları devreye girerken; halk sınıfları için sonuç çoğu zaman daha pahalı enerji, daha yüksek ulaşım maliyeti ve “dönüşümün faturasını toplum ödesin” baskısı oluyor. Bu açıdan Avrupa’da bugün tartışılan şey yalnızca emisyonun nasıl azaltılacağı değil; kriz koşullarında kimin korunacağıdır. Ve görünen o ki ilk korunan yine sanayi rekabetçiliği oluyor.
Türkiye’deki tablo da bu yüzden tesadüfi değil. Türkiye’de “iklim kanunu” diye sunulan hattın merkezinde gerçek bir toplumsal-ekolojik dönüşüm değil, ETS’nin kurulması yer alıyor. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın 2026 Performans Programı’nda, Türkiye ETS’sinin hukuki altyapısının tamamlanarak uygulamaya geçirileceği açıkça belirtiliyor. Yine resmi kurumsal çerçevede İklim Değişikliği Başkanlığı’nın ulusal tahsisat planları hazırlayacağı, tahsisat dağıtacağı ve karbon piyasasını düzenleyeceği ifade ediliyor. Yani kanunun kalbinde, emisyonu kamusal olarak planlı biçimde azaltmaktan çok, emisyonun fiyatlandırılması ve ticarete konu edilmesi var.
TBMM’deki teklif ve komisyon süreci de bunu doğruluyor. Metinlerde sera gazı emisyon izni, tahsisat dağıtımı, ulusal tahsisat planlaması, piyasa istikrar mekanizmaları ve esneklik araçları gibi tamamen piyasa merkezli düzenlemeler öne çıkıyor. Bu nedenle Türkiye’de “iklim kanunu” diye pazarlanan şeyin önemli bir bölümü, aslında karbon piyasasının hukukunu kurmaktan ibaret. Oysa iklim krizini gerçekten ciddiye alan bir yasal çerçeve, fosil yakıtlardan çıkış takvimi, kömürden çıkış planı, madencilik ve mega enerji projelerinin sınırlandırılması, işçiler için adil geçiş güvenceleri ve kamusal yatırım programları gibi bağlayıcı dönüşüm başlıklarını merkezine alırdı. Türkiye’de kurulan mimari daha çok şirketlerin yeni karbon rejimine uyumunu düzenliyor.
Burada Avrupa ile Türkiye arasında açık bir paralellik var. Avrupa’da ETS, sanayi rekabeti sarsıldığında askıya alınması ya da gevşetilmesi tartışılabilen bir araç olarak ortaya çıktı. Türkiye’deyse daha baştan, özellikle Avrupa Birliği’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması’na uyum ve ihracatçı sektörlerin rekabet pozisyonunu koruma çerçevesinde savunuldu. Yani mesele iklim krizine hak temelli, planlı, toplumsal bir yanıt üretmekten çok; yeni uluslararası ticaret düzeninde sermayenin pozisyonunu güvenceye almak. “yeşil dönüşüm” denilen şey burada çoğu kez, madenleri, enerji yatırımlarını ve ihracat odaklı sanayiyi yerli yerinde bırakıp onların üzerine bir karbon muhasebesi örtüsü sermekten ibaret kalıyor.
ETS, iklim krizinin çözümü değil, kriz yönetiminin piyasacı biçimlerinden biridir. Avrupa’daki son tartışma, bu sistemin ne kadar araçsal olduğunu kimsenin inkar edemeyeceği biçimde açığa çıkardı. Piyasa işlerken faydalı ve yeşil ilan edilen mekanizma, ekonomik basınç arttığında hemen esnetilebilir hale geldi. Türkiye’de de benzer mantık “iklim kanunu” ambalajıyla sunuldu. Oysa iklim mücadelesi, emisyonu borsaya açmak değil; fosil yakıtlardan çıkışı toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda planlamak, enerjiyi kamusal bir hak olarak yeniden kurmak, ulaşım ve barınmayı piyasa baskısından kurtarmak, işçiler ve yoksullar için adil geçişi güvence altına almak demektir.




