Kayıp yakınları beş kentte adalet talep etti

Kayıp yakınları ve İnsan Hakları Derneği (İHD), Diyarbakır, Batman, Urfa, İzmir ve Hakkari’de düzenledikleri eylemlerde Abdurrahman Çoşkun, Şefik Geçgel, Hamit Temel, Hamza Arslanoğlu, Ayhan Efeoğlu ve Hüseyin Toraman’ın akıbetini sordu.

Kayıp yakınları beş kentte adalet talep etti
Kayıp yakınları beş kentte adalet talep etti
Haber Merkezi
  • Yayınlanma: 24 Ekim 2026 14:13
  • Güncellenme: 24 Ekim 2026 14:14

Kayıp yakınları ve İnsan Hakları Derneği (İHD), Diyarbakır, Batman, Urfa, İzmir ve Hakkari’de düzenledikleri eylemlerde Abdurrahman Çoşkun, Şefik Geçgel, Hamit Temel, Hamza Arslanoğlu, Ayhan Efeoğlu ve Hüseyin Toraman’ın akıbetini sordu. Diyarbakır’daki açıklamada 22 Ekim 1993’te gerçekleştirilen Lice Katliamı hatırlatılarak olayın aydınlatılması talebi yinelendi.

Şanlıurfa

İHD Şanlıurfa Şubesi, “Kayıplar bulunsun, failler yargılansın” sloganıyla düzenlediği eylemin 86’ncı haftasında Şefik Geçgel’in akıbetini sordu. Nowada Park AVM önünde yapılan basın açıklamasına kayıp yakınları ve çok sayıda insan hakları savunucusu katıldı.

Gözaltında zorla kaybedilen kişilerin fotoğraflarının taşındığı eylemde basın metnini İHD Kayıplar Komisyonu üyesi Demet Aykut okudu. Şefik Geçgel’in hikâyesini anlatan Aykut, Geçgel ile ailesi ve koruculuk yapan akrabaları Mehmet Geçgel arasında arazi anlaşmazlığı yaşandığını belirtti. Konunun adli makamlara taşındığını ve mahkemenin söz konusu arazinin Şefik Geçgel’in ailesine ait olduğuna karar verdiğini aktaran Aykut, bu kararı kabullenmeyen Mehmet Geçgel’in intikam amacıyla Şefik Geçgel’i örgüt üyesi olmakla suçlayan bir ihbarda bulunduğunu söyledi.

Aykut, 11 Kasım 1993 sabahı Mehmet Geçgel’in, korucu olan oğulları Sinan ve İbrahim Geçgel’in, başka aşiretlere mensup korucuların ve Üsteğmen Ahmet Şentürk komutasındaki askerlerin Yılanlı köyüne baskın düzenlediğini belirtti. Baskında Şefik Geçgel ile aile içinde Hamo olarak bilinen kuzeninin gözaltına alındığını ifade etti.

Aile bireylerini gözaltına alan Uzman Çavuş Mehmet Kıraç ve Astsubay Mehmet Demirci’nin, bir soruşturma kapsamında ifadelerinin alınacağını ve ardından serbest bırakılacaklarını söylediğini aktaran Aykut, kuzenlerin askeri araca bindirilerek köyden uzaklaştırıldığını, daha sonra araçtan indirilerek gün boyunca işkenceye maruz bırakıldığını kaydetti.

Aykut, yaşananları şöyle anlattı: “Akşamüzeri Hamo Geçgel yaralı bir halde arazide bırakıldı, Şefik Geçgel ise tekrar araca bindirilerek götürüldü. O günden sonra Şefik Geçgel’den bir daha haber alınamadı. Aile Siverek ve Urfa savcılıklarına, Urfa Emniyetine, Urfa Valiliğine, Genelkurmay Başkanlığına başvurdu ancak Şefik Geçgel’in gözaltına alındığı reddedildi. Olay, Batman Milletvekili Nizamettin Toğuç ve Adıyaman Milletvekili Mahmut Kılınç tarafından yazılı soru önergeleriyle Meclis’e taşındı. Dönemin İçişleri Bakanı İsmet Sezgin, soru önergesine verdiği yanıtta, ‘Kasım 1993 günü gerek güvenlik kuvvetleri tarafından gerekse korucular tarafından Yılanlı köyüne operasyon düzenlenmemiştir’ dedi. Ailenin bugüne kadar yaptığı tüm suç duyuruları takipsizlikle sonuçlandı.”

Demet Aykut, Şefik Geçgel’in eşi Aliye Geçgel’in, çocuklarının ve kardeşlerinin onu aramayı ve hukuki girişimlerde bulunmayı sürdürdüğünü belirtti. Aykut, insan hakları savunucuları olarak zorla kaybedilen herkesin akıbetinin bütün yönleriyle açığa çıkarılmasını, sorumlular hakkında etkin soruşturma yürütülmesini, faillerin yargılanmasını ve cezasızlık politikalarına son verilmesini talep ettiklerini söyledi.

Basın açıklaması, bir dakikalık oturma eyleminin ardından sona erdi.

Hakkari

Kayıp yakınları ve İHD Hakkari Şubesi, eylemlerinin 250’nci haftasında Yüksekova ilçesindeki Sanat Sokağı’nda bir araya geldi. Eylemde kaybedilen kişilerin fotoğrafları taşındı ve “Kayıplar bulunsun, failler yargılansın” pankartı açıldı.

Bu haftaki eylemde, 1991 yılında Hakkari’nin Yüksekova ilçesinde, silahlı ve kar maskeli 10 kişilik bir grup tarafından Mezarlık Mahallesi’ndeki evinden çıkarıldıktan sonra cenazesi Pelan köyünün girişinde bulunan Hamit Temel’in failleri soruldu.

Basın metnini İHD Hakkari Şube Yöneticisi Keskin Erol okudu. İnsanların can güvenliğini sağlamakla görevli kolluk kuvvetlerinin gözaltına aldıkları kişilere işkence ederek onları öldürmesinin insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğunu belirten Erol, Türkiye’de yargı mekanizmasının bu konuda sorumluluklarını yerine getiremediğini söyledi. Erol, “Her ne kadar Türkiye’de yargı erki ilgili soruna derman olma konusunda sınıfta kalmış olsa da hak savunucuları ne kadar zaman geçerse geçsin katledilenlerin akıbetini sormaya devam etmektedir” dedi.

Hamit Temel’in hikâyesi

Basın açıklamasında aktarılan bilgilere göre Hamit Temel, 1988 yılında memleketi Şırnak’ın Beytüşşebap ilçesinden Hakkari’nin Yüksekova ilçesine taşındı. Maddi imkânsızlıklar nedeniyle farklı işlerde çalışan Temel, özellikle inşaatlarda çalışarak ve çobanlık yaparak kendisinin ve ailesinin geçimini sağlamaya çalışıyordu.

Görgü tanıklarının anlatımına göre Temel, 1991 yılında silahlı ve kar maskeli 10 kişilik bir grup tarafından Mezarlık Mahallesi’ndeki evinden çıkarıldı. Kimlik bilgileri sorulduktan sonra işkence edilerek gözaltına alındı. Bölgede yaratılan korku ortamı nedeniyle kimse yaşanan hukuksuzluğa müdahale edemedi.

Temel’den dört gün boyunca haber alınamadı. Ailesi, Yüksekova İlçe Jandarma Karakolu’na, Yüksekova İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne ve Yüksekova Cumhuriyet Savcılığı’na başvurdu. Ancak Temel’in gözaltına alındığı kabul edilmedi.

Kaçırılmasının beşinci gününde Temel’in cenazesi, Yüksekova’nın Pelan köyü girişindeki yol üzerinde bir çoban tarafından bulundu. Ailesine haber verilmesinin ardından cenazeyi teşhis eden yakınları, Temel’in başına iki kurşun sıkılarak öldürüldüğünü gördü. Aile, işkence izleri bulunan ve başında iki mermi girişi olan cenazenin Temel’e ait olduğunu teşhis etti.

Aile üyelerinin bütün kurumlara yaptığı başvurulara resmî bir yanıt verilmedi. Yüksekova Cumhuriyet Savcılığı tarafından yürütülen soruşturma ise kovuşturmaya yer olmadığı kararıyla kapatıldı.

Basın açıklaması, oturma eyleminin ardından sona erdi.

Diyarbakır

İHD ve kayıp yakınları, “Kayıplar bulunsun, failler yargılansın” eyleminin 924’üncü haftasında Koşuyolu Parkı’ndaki Yaşam Hakkı Anıtı önünde bir araya geldi. Açıklamada zorla kaybedilen kişilerin fotoğrafları taşındı. Bu haftaki eylemde, 25 Ekim 1995’ten bu yana kendisinden haber alınamayan Hamza Arslanoğlu’nun hikâyesi gündeme getirildi.

Ercan Yılmaz: Siyasi suçlar göz ardı ediliyor

İHD Eş Genel Başkan Yardımcısı Ercan Yılmaz, kayıp yakınlarının yıllardır aynı yerde adalet talep ettiğine dikkat çekti. Adalet Bakanlığı tarafından Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı hakkında yapılan duyuruları hatırlatan Yılmaz, son açıklamanın 3 Ekim 2026’da yapıldığını ve bugüne kadar 58 faili meçhul dosyanın aydınlatıldığının belirtildiğini söyledi.

Bu konuda daha önce de defalarca çağrıda bulunduklarını ifade eden Yılmaz, Türkiye’de zorla kaybetmelerin ve faili meçhul cinayetlerin bir gerçeklik olduğunu vurguladı. Yılmaz, “Ancak siyasi boyutlarla işlenen suçların bugüne kadar göz ardı edildiğini görüyoruz. Bahsi geçen 58 dosyanın aydınlatılmış olması çok önemlidir ancak bu dosyaların hiçbirinde kamu kurumları fail olarak bulunmamakta” dedi.

Aynı açıklamada, kayıp yakınlarının yıllardır kullandığı slogana da yer verildiğini belirten Yılmaz, şu ifadeleri kullandı: “Yine aynı açıklamada yıllardır burada ifade ettiğimiz sloganın kullanılması da trajikomik. ‘39 yıl da geçse faili meçhul suçların araştırılmasından vazgeçilmeyecek, fail meçhuller ortaya çıkarılacak’ diye bir açıklaması var. Bu sloganı yıllardır biz kullanıyoruz, hayata geçirilmesi için mücadele ediyoruz. Ancak istikrarlı bir şekilde devlet projesi olarak uygulanan bu suçlar açığa çıkarılmak istenmiyor.”

Lice Katliamı’nın aydınlatılması talebi

Yılmaz, bu durumun en yakın örneklerinden birinin 22 Ekim 1993’te gerçekleştirilen Lice Katliamı olduğunu söyledi. Lice’de dört gün boyunca devlet şiddetinin yaşandığını belirten Yılmaz, biri asker olmak üzere 17 kişinin hayatını kaybettiğini hatırlattı.

Olaydan 20 yıl sonra göstermelik bir dava açıldığını ifade eden Yılmaz, davadaki tek kişinin de hayatını kaybetmesinin ardından dosyanın düşürüldüğünü söyledi. Katliamın üzerinden 33 yıl geçmesine rağmen Lice’de yaşananların ve sorumluların yargı önüne çıkarılmadığını belirten Yılmaz, şöyle konuştu:

“Bizler biliyoruz bu suçu kimlerin işlediğini fakat yargı mekanizması tarafından failleri aklamak, dosyayı cezasızlıkla sonuçlandırmak dışında bir adım atılmadı. Bu suçların aydınlatılması talebini yineliyoruz ve bunun için mücadele etmeye devam edeceğiz.”

Mesut Arslanoğlu: Yasımızı tutamadık

Hamza Arslanoğlu’nun oğlu Mesut Arslanoğlu da babasının yürüttüğü siyasi çalışmalar nedeniyle JİTEM tarafından takip edildiğini ve Hatboyu Caddesi’nde beyaz bir Toros marka araca bindirilerek kaçırıldığını belirtti. Aradan geçen yıllara rağmen babasına ulaşamadıklarını söyleyen Mesut Arslanoğlu, kayıp yakınlarının yaslarını dahi tutamadıklarını ifade etti.

Babasının 2017 yılında hayatını kaybeden babaannesinin sözlerini aktaran Arslanoğlu, şunları söyledi:

“Babandan önce de çocuklarımı kaybettim. Bu dünyada evlat acısından daha ağır bir şey yok diye düşünüyordum. Ben en büyük oğlumun yasını tuttum ama senin babanın verdiği acıyı vermedi. Çünkü büyük oğlumu kollarımda kaybettim, defnettim, mezarına gidiyorum ama senin babanın durumu aynı değil. Ben oğlumu yıkayamadım, kefenleyemedim.”

Arslanoğlu, kayıpların akıbetinin açığa çıkarılması konusunda samimiyet varsa Meclis’te derhal bir komisyon kurulması ve ailelerle görüşülmesi gerektiğini belirterek, bu yolla kayıpların kemiklerine ulaşılabileceğini düşündüğünü söyledi.

Hamza Arslanoğlu’nun kaybedilmesi

Hamza Arslanoğlu’nun hikâyesini İHD Diyarbakır Şubesi Yönetim Kurulu üyesi Ali İhsan Demirtaş okudu.

Evli ve dört çocuk babası olan Hamza Arslanoğlu, geçimini inşaatlarda boyacılık yaparak sağlıyordu. Aynı zamanda Diyarbakır Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) İl Yönetimi’nde yer alıyordu. Siyasi çalışmaları nedeniyle JİTEM elemanları tarafından sürekli takip edildiği belirtildi.

Arslanoğlu, kaybedilmesinden bir süre önce Dağkapı semtinde, arkadaşı ve 13 Kasım 1994’te gözaltında zorla kaybedilen Ali Tekdağ ile birlikte silahlı saldırıya uğradı ancak saldırıdan yara almadan kurtuldu.

JİTEM tarafından takip ediliyordu

Hamza Arslanoğlu, 25 Ekim 1995’te eşine bir iş için Diyarbakır’ın Lice ilçesine gideceğini ve arkadaşlarının akşam saatlerinde evlerine misafirliğe geleceğini söyleyerek sabah saatlerinde evden ayrıldı.

Evinden çıktıktan sonra Bağlar semtinde Mürsel isimli arkadaşının dükkânına telaşla giren Arslanoğlu, JİTEM tarafından takip edildiğini söyledi. Bunun üzerine dükkân sahibi şapkasını ve montunu ona verdi, ardından kahvedekilere haber vermek üzere dükkândan ayrıldı. Dükkâna döndüğünde Arslanoğlu’nun orada olmadığını gördü. Arslanoğlu’ndan o tarihten sonra bir daha haber alınamadı.

Polisler aileyi tehdit etti

Hamza Arslanoğlu’nun kaybedilmesinin ardından polisler ailesinin evine sık sık baskın düzenledi. Baskınlar sırasında aile üyeleri tehdit ve hakaretlere maruz kaldı. Baskılara daha fazla dayanamayan aile İzmir’e taşınmak zorunda kaldı.

Aile, uzun süre tehditler ve can güvenliği kaygısı nedeniyle herhangi bir kuruma başvuruda bulunamadı. Arslanoğlu’nun dosyası sonuçsuz kaldı.

Açıklamada, devletin Hamza Arslanoğlu şahsında gözaltında zorla kaybetme gerçeğiyle yüzleşmesi; belirsizliğin, cezasızlığın ve bilinmezliklerin ortadan kaldırılması yönündeki yükümlülüğünü yerine getirmesi gerektiği vurgulandı.

Eylem, oturma eyleminin ardından sona erdi.

Batman

İHD Batman Şubesi ve kayıp yakınları, eylemlerinin 760’ıncı haftasında Gülistan Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtı önünde bir araya geldi. “Kayıplar bulunsun, failler yargılansın” pankartının açıldığı eyleme insan hakları savunucularının yanı sıra siyasi parti temsilcileri de katıldı.

Bu hafta, 29 Ekim 1995’te Mardin’in Dargeçit ilçesine bağlı Ulaş köyündeki evinden alınan ve kendisinden bir daha haber alınamayan Abdurrahman Çoşkun’un akıbeti soruldu.

Abdurrahman Çoşkun’un hikâyesini İHD Batman Şube Yöneticisi Sedat Yıldırım okudu.

Abdurrahman Çoşkun’un hikâyesi

Abdurrahman Çoşkun, 1 Nisan 1974’te Mardin’in Dargeçit ilçesine bağlı Ulaş köyünde doğdu. Ortaokul öğrencisi olan Çoşkun, aynı zamanda çobanlık yapıyordu.

1993 yılında bir grup asker, Abdurrahman Çoşkun’u ve iki arkadaşını alarak bir mağaraya götürdü. Askerler, mağaranın içine bakmalarını söyledi. Mağaranın girişine mayın döşenmiş, PKK’lilere yönelik bir tuzak kurulmuştu. Kurulan tuzaktan habersiz mağaraya giren Çoşkun ve arkadaşları, içeri girdikleri anda meydana gelen patlamaya yakalandı. Patlamada Çoşkun bir gözünü kaybetti, vücudunun birçok yerinde derin yaralar oluştu. İki arkadaşı ise hayatını kaybetti. Vücudunun birçok bölgesinde ağır yaralanmalar bulunan Çoşkun, dört ay hastanede tedavi gördü.

Tedavisinin ardından eğitimine devam eden Çoşkun, lise birinci sınıftaydı. 29 Ekim 1995’te saat 03.00 sıralarında askerler evlerine baskın düzenleyerek onu gözaltına aldı. Aynı köyden altı kişi daha gözaltına alınmıştı.

Ertesi gün aile, Dargeçit Cumhuriyet Savcılığı’na ve askerî tabura başvurarak Abdurrahman Çoşkun’u sordu. Kendilerine “Abdurrahman bizde değil” yanıtı verildi. İkinci gün yeniden başvuran aileye bu kez beş kişinin serbest bırakıldığı, iki öğrencinin ise Mardin’e gönderildiği söylendi.

Aile, dokuz gün boyunca aynı yanıtlarla karşılaştı ve Çoşkun’un hayatından endişe etmeye başladı. Mardin’e giderek savcıya başvuran aileye, savcı tarafından Dargeçit’teki savcılığa gitmeleri gerektiği söylendi ve aile terslendi.

Dargeçit’e dönen aile, savcıya yeniden başvurdu. Bu kez savcı, kendisine bir yazı geldiğini ve aile üyelerinin serbest bırakıldığını söyledi. Aile ise ilk günden itibaren beş kişinin serbest bırakıldığının söylendiğini ancak dokuz gündür hiçbirini göremediklerini belirterek, iki kişinin de serbest bırakıldığı söyleniyorsa çocuklarının nerede olduğunu sordu.

Ailelerin çoğu yaşlıydı ve Türkçe bilmiyordu. Biraz Türkçe bilen aile üyelerinden biri, savcının Dargeçit savcısını telefonla arayarak “Siz niye bana tekrar gönderdiniz bunları?” diye tartıştığına tanık oldu. Tüm başvurular sonuçsuz kaldı. Köy meydanında işkence edilerek öldürülen babasının ardından Abdurrahman Çoşkun’dan da bir daha haber alınamadı.

Açıklama, oturma eyleminin ardından sona erdi.

İzmir

İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şubesi, gözaltında zorla kaybedilen kişilerin faillerinin bulunması talebiyle Konak’taki Eski Sümerbank önünde basın açıklaması yaptı. “Kayıplar vicdandır sahip çık” ve “Kayıplar belli failler nerede” pankartlarının açıldığı eylemde basın metnini İHD İzmir Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Hatice Erdoğan okudu.

Erdoğan, gözaltına alındıktan sonra kaybedilen Ayhan Efeoğlu ve Hüseyin Toraman’ın hikâyelerini paylaşmak ve akıbetlerini sormak için bir araya geldiklerini belirterek, “Kayıplarımız bulunmadan, failler yargılanmadan ve gerçekler açığa çıkarılmadan toplumsal barış da adalet de eksik kalacaktır” dedi.

Efeoğlu ailesinin talepleri karşılanmadı

Ayhan Efeoğlu’nun işkence sonucu öldürülmüş olmasına rağmen savcılık kararında öldürme kastı bulunmadığı gerekçesiyle zamanaşımı süresinin 15 yıla indirildiğini belirten Hatice Erdoğan, 2008 yılında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturmanın, insanlığa karşı işlenen suçlarda hukuka aykırı olduğunu ifade ettiği 20 yıllık zamanaşımı süresi dahi beklenmeden takipsizlik kararıyla kapatıldığını söyledi.

Erdoğan, 2011 yılında eski özel harekât polisi Ayhan Çarkın’ın, Ayhan Efeoğlu’nun gözaltındayken işkenceyle öldürüldüğüne tanık olduğunu açıkladığını hatırlattı. Çarkın’ın “Onu bizzat ellerimle gömdüm” sözleriyle Efeoğlu’na işkence yaparak sorgulayan ve cenazesini ortadan kaldıran polislerin isimlerini açıkladığını belirtti.

Bu itirafların ardından Efeoğlu ailesinin dosyanın yeniden açılması, etkin ve bağımsız bir soruşturma yürütülmesi, oğullarının gömüldüğü yerin tespit edilmesi ve ceza adaletinin sağlanması için başvurular yaptığını söyleyen Erdoğan, ailenin taleplerinin bugüne kadar karşılanmadığını ifade etti.

Hüseyin Toraman için adalet talebi

Hüseyin Toraman’ın kaçırıldığı beyaz Toros marka aracın sahil yolunda durdurulduğunu ancak polis ekibinin herhangi bir işlem yapmadan olay yerinden ayrıldığını belirten Hatice Erdoğan, Toraman’ın annesi Hatice Toraman’ın, oğlunun çok sayıda tanığın gözü önünde 34 ATZ 56 plakalı araca bindirilerek kaçırıldığını anlattığını söyledi.

Erdoğan, yetkililerin aileye “Gözaltında böyle bir isim yok”, “Bizde değil” ve “Yurtdışına çıkmış olabilir” yanıtlarını verdiğini aktardı. Plakası belli olan araç için bu kez de “Plaka sahte” denildiğini belirten Erdoğan, ailenin tüm kurum ve kişilere yaptığı başvuruların sonuçsuz kaldığını ifade etti.

Hüseyin Toraman’ın gözaltına alındığının inkâr edildiğini ve bugüne kadar etkin bir soruşturma yürütülmediğini kaydeden Erdoğan, 1991 ve 2011 yıllarında yürütülen iki soruşturmanın da sonuçsuz kaldığını söyledi. Dosyanın “Zamanaşımı süresi dolduğundan soruşturmaya yer olmadığı” kararıyla kapatıldığını belirten Erdoğan, İHD avukatlarının itirazı üzerine kapatma kararının kaldırıldığını ancak bugüne kadar dosyada herhangi bir gelişme yaşanmadığını dile getirdi.