Türkiye’de ne zaman normalleşme, demokratikleşme, ve toplumsal barışı sağlayacak bir adım konuşulmaya başlansa, ezberlenmiş birkaç sloganla aynı çevrelerin yeniden sahneye çıktığını görüyoruz. Anadilde eğitimi “bölünme”, eşit yurttaşlığı “ayrıcalık”, yerel demokrasiyi ise “ihanet” olarak yaftalayan bu refleks, ne yeni ne de şaşırtıcıdır. Son haftalarda medyada ve sosyal medyada yeniden beliren bazı isimler de bunun son örnekleridir. Kimi “tek dil dışında eğitim olmaz” diyerek milyonlarca insanın en temel hakkını tartışmaya açıyor; kimi Kürt seçmene tepeden bakan bir üslupla nasıl düşünmesi gerektiğini öğütlüyor; kimi ise kendisini demokrasi ve ilericilik adına konuşuyor gösterirken, farklı kimliklerin en temel taleplerini hedef alan söylemler üretiyor. Farklı tonlarda konuşsalar da kimi ulusalcı, aşırı milliyetçi ve açıkça ırkçı çevrelerin de aynı söylem etrafında buluşması artık şaşırtıcı değildir. İsimleri ve kullandıkları dil farklı olsa da davranış tarzları benzerdir.
Bu çevrelerin ortak özelliği, demokratik bir tartışma yürütmeleri değildir. Ortak özelikleri, ülkeyi ya da devleti toplumun tamamına ait ortak bir yapı olarak değil, kendi ideolojik mülkleri gibi görmeleridir. Onlara göre bu ülkede kim hangi kimlikle yaşayacak, hangi dili konuşacak, hangi dili öğrenecek, hangi fikri savunacak; bunlara karar verme yetkisi yalnızca kendilerindedir. Savundukları şeylerin yanlış veya yanılgılı olabileceği akıllarına bile gelmez. Zihinlerindeki kalıplaşmış dogmalara, değiştirilmesi teklif dahi edilemez bir muamele yapılsın isterler. Zihin dünyaları cuntacıları çağrıştırır. Demokratik bir tartışma zemini açıldığı anda, tartışmaya katkı sunmak yerine onu bastırmaya ve meşruiyetini tartışmalı hâle getirmeye yönelirler. Bu konuda organize hareket etme ve hedef gösterme konusunda da geçmişten bugüne uzanan kabarık bir sicile sahiptirler. Çünkü demokratikleşme olasılığı bile bugüne kadar üzerine oturdukları ayrıcalıklı zemini sarstığı için hoşlarına gitmez…
Oysa ülkenin bugün karşı karşıya bulunduğu sorunların önemli bir bölümü bu zihniyetin eseridir. Yaklaşık bir asır boyunca katı merkeziyetçi, tekçi ve asimilasyoncu bir devlet anlayışı hâkim olmuş; farklı kimlikleri tanımak yerine onları tek potada eritmeye çalışan bir siyasal model tercih edilmiştir. Sonuç ortadadır: Ne toplumsal barış sağlanabilmiş ne de ülkenin kronik meseleleri çözülebilmiştir. Aksine, sorunlar daha da büyümüş; bedelini ise bütün toplum ödemiştir.
Halbuki, önceki yazılarda da değindiğimiz gibi ülkenin kuruluş sürecine bakıldığında farklı bir perspektif görmek mümkündür. İlk Meclis’in kurucu iradesi ve 1921 Anayasası’nın ruhu, yerel inisiyatifi önemseyen, çoğulculuğa daha açık ve farklı toplumsal unsurların birlikte yaşama iradesini esas alan bir anlayış taşımaktaydı. Sonraki yıllarda bu yaklaşım terk edilmiş; onun yerine katı merkeziyetçi ve tekçi ulus-devlet anlayışı yerleşmiştir. Yüzyılı aşkın süredir devam eden Kürt meselesinin temelinde de büyük ölçüde bu dayatmacı zihniyet bulunmaktadır.
Bugün içinde bulunduğumuz Demokratik Toplum ve Barış Süreci, bu tarihsel yanlışların yeniden değerlendirilmesi için önemli bir fırsat sunmaktadır. Çerçeve yasanın Meclis’ten geçmesiyle birlikte silahların tamamen devreden çıkacağı yönündeki umut güçlenirken, doğal olarak demokratikleşme doğrultusunda yasal ve anayasal reformların yapılması da daha fazla tartışılır hâle gelmiştir. Ne var ki bu tartışmalar henüz olgun, kapsayıcı ve serinkanlı bir zemine oturabilmiş değildir. Demokratikleşmenin fikrî zemini dahi henüz oluşmadan, statükodan beslenen bu çevreler eski korkuları yeniden dolaşıma sokmaya başlamıştır. Bu noktada açık bir gerçeği yeniden hatırlatmak gerekir: Kürtlerin eşit yurttaşlık istemesi, anadilde eğitim talep etmesi, kamusal alanda kendi dilini kullanabilmesi, yerele dayalı demokratik modelleri savunması; ne uluslararası hukuka ne evrensel insan haklarına ne de demokratik ilkelere aykırıdır.
Tam tersine bu talepler; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin temel ilkeleriyle, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yerleşik içtihatlarıyla, insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmelerin ruhuyla ve çağdaş demokrasilerin benimsediği çoğulcu hukuk anlayışıyla uyumludur. Aynı şekilde, semavi dinler başta olmak üzere büyük inanç geleneklerinin adalet, hakkaniyet ve insan onurunu esas alan öğretileriyle de çelişmez. İnsanlık tarihine yön veren felsefi, ahlaki ve vicdani düşünce geleneklerinin ortak paydası da insanın onuruna saygıdır; farklılıkların inkârı değil.
Bu nedenle eşit yurttaşlık talebini “bölücülük” olarak yaftalamak, hukuki olmaktan önce vicdani ve ahlaki açıdan sorunludur. İnsanların doğuştan sahip oldukları kimlikleriyle eşit biçimde yaşayabilmelerini istemeleri, herhangi bir çoğunluğun lütfu değil, temel bir insan hakkıdır.
Ne yazık ki bu hakları hedef alan çevreler, çoğu zaman kendilerini ulusalcılık, milliyetçilik ya da vatanseverlik gibi toplumda karşılık bulan kavramların arkasına gizlemeyi başarmaktadır. Oysa bir düşüncenin milliyetçilik ya da vatan sevgisi kisvesi taşıması, onu demokratik yapmadığı gibi sorgulanmaktan da alıkoymamalıdır. Başkalarının her türden hakkını reddeden, yurttaşları kendi içinde hiyerarşik biçimde sınıflandıran her anlayış, adı ne olursa olsun dışlayıcıdır, hastalıklıdır ve çağdışıdır.
Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur. Irkçılık hangi millet adına yapılırsa yapılsın sonuç değişmez. Alman, İtalyan, İspanyol, Arap ya da Türk… Bir halkın adını, başka halklara yönelik baskının ve zulmün kalkanı hâline getirmek, o halka yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir. Tarih, otoriter ve ırkçı zihniyetleri nasıl kaydettiyse, bugün benzer refleksleri gösterenleri de aynı ölçütlerle değerlendirecektir.
Daha acı olan ise bu zihniyetin ülkeye bir asır boyunca kazandırdığı somut bir demokratik başarı örneği gösterememesidir. Buna rağmen bugün yeniden aynı reçeteyi dayatmaları; mahcubiyetle özeleştiri vermeleri gerekirken tahakküm talep etmeleri, en hafif ifadeyle arsız bir siyasal kibirdir. Aynı yöntemlerle ikinci bir yüzyılı da kaybetmeyi göze almak, yalnızca Kürtlere değil, Türkiye’nin tamamına haksızlıktır.
Gerçekte toplumun büyük çoğunluğu birbirinin dilinden, kültüründen ya da kimliğinden korkmuyor. Korku üretenler, bu korkudan siyasal ve ideolojik rant devşiren dar çevrelerdir. Anadilde eğitim doğru anlatıldığında, eşit yurttaşlığın kimsenin hakkını eksiltmediği açık biçimde ifade edildiğinde, Fırat’ın batısındaki milyonlarca yurttaşın da bunu anlayışla karşılayacağına inanıyorum. Çünkü adalet duygusu, siyasal propagandadan daha güçlüdür.
Açıkça belirtmek gerekir; bu hakkı kendinde görmek bile açık bir hadsizliktir. Ayrıcalık bu çevreler Türkiye’nin siyasi gerçekliğine olduğu kadar kültürel hayatına da yabancıdır.Örneğin son elli-altmış yıl içinde Türkçe’nin edebiyatına, şiirine, müziğine, sinemasına v.b en büyük katkıları sunan ve anadili Kürtçe olan insanları da önemsemezler. Bu insanların zamanında ifade ettikleri gerçeklerden ötürü karşı karşıya kaldıkları büyük sıkıntıları da görmezden gelirler.
Oysa Yaşar Kemal’in romanları, Ahmet Arif’in, Cemal Süreya’nın şiirleri, Ahmet Kaya’nın müziği, Yılmaz Güney’in sineması bugün Türkiye’nin ortak kültürel mirası olarak görülmektedir. Buradan da anlaşılacağı üzere, Kürtler hiçbir zaman başka bir dili öğrenmeyi, o dilde üretmeyi ya da o dile katkı sunmayı sorun olarak görmediler. Bugün istedikleri şey de son derece basittir: Kendi dillerinde de aynı üretkenliğe ve yetkinliğe sahip olabilmek; bunun için eğitimde ve kamusal alanda önlerindeki engellerin kaldırılması.
Kürt halkının temel hakları ve ülkenin demokratikleşmesi adına yürüttüğü siyasal çalışmalardan ötürü yıllarını cezaevinde geçirmiş biri olarak bu satırların yazarı da hiçbir zaman adaletsizlikleri bir halka, bir dile ya da bir kültüre mal etmedi. Tam tersine, bugüne kadar Türkçe kaleme aldığı dört kitabı ya da pek çok makaleyi, röportajı bu dilin kültürel zenginliğine mütevazı bir katkı olarak gördü. Aynı dönemde kendi anadilinde de dört kitap yazabilmiş olsaydı, bundan kim ne zarar görecekti? Bu ülke nasıl bölünecek, hangi felaketi yaşayacaktı? Şüphesiz benzer örnek ve soruları çoğaltmak mümkündür…
Bu gerçekleri yeri geldiğinde sade bir yalınlıkla izah etmekten geri durmamak gerek. Bugünkü bilgi ve teknoloji çağında, insanların dilleriyle uğraşmak, kültür ya da inançlarını horlamak, çağın gerisinde kalmış gülünç bir inatçılıktan başka bir şey değildir. Herkesin eşit düzeyde hak sahibi olduğu bu topraklar kimsenin tapulu malı değildir. Dil, kimlik, inanç, cinsiyet vs gibi aidiyetler üzerinden toplumsal kesimlerin hiçbiri arasında efendilik-kölelik ilişkisi yoktur. Onurlu ve eşit bir yaşam ne belli bir zümrenin ne de tahakküme alışmış bir devletin lütfudur. Bu saatten sonra herkesin alışması ve kabullenilmesi gereken en temel bir haktır.
Bu anlamda ülkenin önünde tarihi bir fırsat bulunmaktadır. Demokratik Toplum ve Barış Süreci, geçmişin korkularını yeniden üretmek için değil; yeni bir toplumsal sözleşme inşa etmek için değerlendirilmelidir. Eski ezberlere tutunarak çözümsüzlüğü sürdürmek yerine, eşit yurttaşlığı, çoğulcu demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü esas alan yeni bir başlangıç yapmak mümkündür.
Şu soruları yeniden hatırlatmak gerek: İkinci yüzyılı da geçmişin korkularına ve tekçi reflekslerine teslim ederek mi geçireceğiz; yoksa bütün halkların onuruyla, eşitlikle ve özgürlük içinde yaşayabileceği demokratik bir ülkeyi mi inşa edeceğiz? Bu ve benzer soruların cevabı yalnızca Kürtlerin değil, bu ülkenin ortak geleceğini belirleyecektir.




