Lenin’den Sırrı Süreyya’ya: Aynı ithamın izinde
Konuk Yazar 21 Haziran 2026

Lenin’den Sırrı Süreyya’ya: Aynı ithamın izinde

Ali Deniz Kılıç  

Sırrı Süreyya Önder’in vefatının üzerinden bir yıl geçti. Yaşarken ve ardından, hakkında çok şey yazıldı, söylendi; kimi zaman “hain” mesabesinde imalar yapıldı. Peki neden?

İthamların odağında kuşkusuz barış ve çözüm süreçlerinde oynadığı rol, gerçekleştirdiği görüşmeler, muhatapları ve bu süreçler vasıtasıyla ulaşılmaya çalışılan “barış neticesi” var.

Aynı sırayla kaseti geri sararsak, İmralı’yla görüşmeler yaptı; “postacı” dendi. Kandil’le görüşmeler yaptı; “PKK’nin adamı” dendi. Erdoğan, Bahçeli, Kalın, Fidan gibi muhataplarla görüştü; bu kez “rejim restorasyoncusu”, “MİT kuryesi” suçlamaları geldi. Barış çabası, “AKP-MHP’nin can simidi” salvolarıyla karşılandı. Aslında, Sırrı Süreyya barış ve çözüm süreçlerinin taşıyıcısı, sürükleyici öncülerinin eşitler arasındaki birincisiydi.

Farklı motivasyonları da olmakla birlikte, dört bir yandan gelen bu taarruzların ortaklaştığı bazı hatlar var. Buram buram acziyet kokan “sarı torba” gibi faşist motivasyonlarla klavye başına geçenleri eşyanın kurban olduğum tabiatına yoranlardan olduğum için benim inceleyeceğim kısım daha çok soldan gelen bir “sağduyuyu” temsil etme iddiasındaki taarruzlar olacak.

Eleştirilerin en temelinde, barış sürecinin AKP-MHP ile yürütülmesi yer alıyor. Kurumların da ötesinde, sürecin parçası olan muhatapların “barışla ne alaka” olmaları, “ha yıkıldı ha yıkılacak” olan AKP-MHP’nin barış süreciyle kurtarılmaya çalışılması, süreç için görüşülen potansiyel mutabakatın “barış değil teslimiyet” olduğu, “İmamoğlu içerideyken barış ve demokrasinin nasıl olacağı” en sık duyduklarımız.

Sırrı Süreyya’yı tarihle yargılamak

Bu yazıda “barış istemek suç mu?” gibi duygusal ya da manipülatif sayılabilecek bir söylemle hareket etmek istemiyorum. Aksine, meselenin teorik ve politik tarihselliği ile ilgilenmeye çalışıp eleştirilerin tarihsel izdüşümlerine, mazide cereyan etmiş ve Sırrı Süreyya’nın içinde eylediği süreçlerle benzeşen vakalara göz atacağım.

Sırrı Süreyya bir sosyalistti. Teorik yaklaşımlarını kitaplaştırmadı belki. Ama barış için attığı adımların ardındaki tarihsel birikimi takip etmenin önemli olduğunu düşünüyorum.

Esas alacağım kıstas Sırrı Süreyya’nın barış ve çözüm süreçlerindeki pratik ve politik hattı ile sosyalizm ve devrimci mücadele arasındaki ilişki olacak. O olsa, benim kadar uzatmadan “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” der, geçerdi muhtemelen.

Şimdi sahne ışıklarını tarihin karanlık kuytularına, bu kuytularda bekleyen, Sırrı Süreyya’nın politik macerasıyla benzeşen bazı momentlere çevireceğim. Ankara’dan Berlin’e, Moskova’dan Mekke’ye doğru, zamanda ve mekânda dolaşacağız biraz.

Herkes kemerlerini bağlasın lütfen.

Alman ajanı Lenin ya da “Türkiye hariç anlaşması”

Barış dediğimiz şey “genelde” karşı tarafla yapılır. Bu gündelik hayatta küstüğünüz biri de olabilir, can alıp verdiğiniz bir düşmanınız da. Mesela Lenin’in Brest-Litovsk Anlaşması’nda payına düşen Kaiser Wilhelm II yönetimindeki Alman İmparatorluğu’ydu. Hani şu Rosa Luxemburg’un çanına ot tıkamak üzere “kimi çalışmalar” içinde olduğu imparatorluk.

Tarihsel olarak barış süreçlerinin tamamı “barışılan taraftaki muhataplara dönük histerik çığlıkların yankılandığı” merhalelerden geçer, geçmek zorundadır. Nelson Mandela da geçmiştir bu dar geçitten. “Barışı dostlarınızla yapmazsınız, barışı düşmanlarınızla yaparsınız” derken, bu basitliğin nasıl provoke edildiğiyle yüzleşiyordu elbette.

Mandela deyince “sosyalizm dedin ne alaka şimdi…” gibi sesler yükselmesin hemen. En iyisi ben Lenin’den devam edeyim. Zaten Lenin bu hikâyede hem en uçlara gidebilmiş hem de hikâyenin icabında “bedelini ödemiş” kişidir ve birazcık da sosyalisttir… Brest-Litovsk Anlaşması’na biraz dolambaçlı bir yoldan varacağız.

Önce biraz memleket havası alalım.

Barışın “kanlı” muhatapları

Deniz Gezmiş’in savunmasında bahsettiği Sovyetler ile TBMM Hükümeti arasında yapılmış bir Moskova Anlaşması vardır: Gezmiş savunmasında bu anlaşma ile Kurtuluş Savaşı, antiemperyalizm ve sosyalizm üçgeni arasında bir diyalektik kurmaya çalışır.

Batum’u “kaybettiğimiz” ama Hopalı kardeşlerle “vatandaşlık bağımızın” temellerini atan bu anlaşmanın dördüncü maddesi şu şekildedir: “Taraflardan hiçbiri diğerinin hükümetine karşı faaliyet gösteren örgüt veya grupları desteklemeyecektir.” Miladi takvimden 16 Mart 1921 yaprağı düşer yere. Bu cepte dursun ve bundan birkaç ay öncesine saralım.

Polonyalı Bolşevik bir yoldaş, Karl Radek. Komintern’in yöneticilerindendi kendisi.

Bir gün Radek Almanya’nın karanlık ara sokaklarında dolaşırken Talat Paşa’nın sıkı dostu Enver Paşa’yla karşılaşır. Hasbihal sırasında kendisinin İngilizlere ciddi manada gıcık kaptığını öğrenince, Paşa’yı Eylül 1920’de düzenlenecek Bakü Doğu Halkları Kongresi’ne davet eder. Her ne kadar kongrede konuşma yapması Mustafa Suphi öncülüğündeki TKP’lilerce engellenmiş; aynı kongrede Ermeni, Kürt ve Türk halklarını birbirine kırdırdığı gibi “kırıcı” ithamlara uğraşmışsa da, Radek’in özel davetlisi olduğundan olacak ki, Paşa’nın tebliği kongrede okunur.

Aynı Enver Paşa, Bolşevikler tarafından bölgeye Kızıl Ordu’ya karşı savaşan kesimleri sosyalizme kazandırmak amacıyla ekonomik ve örgütsel destekle gönderilir, karşı-devrimci basmacı hareketine katılır ve 1922 yılında Kızıl Ordu’ya karşı savaşırken ölür.

Bakalım Anadolu’daki halkımız ne yapıyor…

İşgalci Yunan kuvvetlerine karşı Çerkes Ethem’in ezilen halkçı gücü olan Kuvâ-yi Seyyâre’si savaşırken, TBMM’de bir seçim yapılıyordu.

Çerkes Ethem’le dirsek teması daim olan Yeşil Ordu-Halk Zümresi ve iştirakiyuncu toplamın adayı Tokat Mebusu Nazım Bey, Mustafa Kemal’in adayı Refet Bele karşısında bir demokrasi zaferine imza atmış ve 65 oy olan rakibine karşı 98 oy alarak Dahiliye Vekili olmuştu. Tarihlerden 4 Eylül 1920. Gelgelelim, Nazım Bey’in iki gün sonra, 6 Eylül’de “gördüğü lüzum” üzerine istifa etmesi sonucunda Refet Bele “sabreden derviş” kontenjanından Dahiliye Vekili “olmuş oldu”.

Bir ileri demokrasi nişanesi olan bu seçimin devamında, 1920 yılının sonlarına doğru Yunan ajanı olmaya karar veren Çerkes Ethem bir yandan işgalci Yunan kuvvetleri, diğer yandan TBMM’nin düzenli ordusunun saldırılarına dayanamaz ve tasfiye olur.

Bu sıralarda, 1921 Ocak ayında, Sovyet Rusya’nın Ankara temsilcilerinden biri olan Semyon Aralov ile birlikte yurda avdet eden Mustafa Suphi ve yoldaşları, Yahya Kahya isimli eski İttihatçı bir çetecinin öncülüğünde katledilir. Aralov ise “muhtemelen bildiği daha kısa bir yoldan” Ankara’ya ulaşmayı başarır.

1922 yazında faili meçhule kurban giden Yahya Kahya’nın Suphi ve TKP yöneticilerini katlettiği tarih 28–29 Ocak 1921’di. Komintern ve Sovyetler ise bu katliama karşı itidali elden bırakmayıp, güncel deyişle bir “lanetleme” dahi yayınlamadılar.

Bir yanda, 16 Mart 1921 tarihinde imzalanan Moskova Anlaşması’nın öncesinde, TBMM’de Mustafa Kemal’in adayını alt edebilen bir siyasal güç, işgalci kuvvetlerin belası olmuş Kuvâ-yi Seyyâre adında bir çeşit halk ordusu ve teşkilatlanmış bir partisi (TKP’si) olan Anadolu ezilenleri vardı—her ne kadar bu kuvvetler henüz merkezi ve koordineli bir yapı kuramamış olsalar da.

Diğer yanda ise Enver Paşa’yla iş pişirmeye çalışan, bizzat kendisi tarafından eğitilen ve yurda gönderilen komünistlerin katline tepki vermeyen Sovyetler gerçeği.

Aslında, Moskova Anlaşması’nın yukarıda bahsettiğim dördüncü maddesi, Sovyetlerin Suphi ve yoldaşlarının katliamı dahil olmak üzere Anadolu’daki ezilenlere yönelik saldırıları sineye çektiğinin itirafıdır.

Barışın muhatabı meselesine dönersek, bu madde bizzat komünistleri katleden tarafla kurulan ilişkinin masadaki onayından başka neydi?

Ya da şöyle sorayım: Moskova Anlaşması’ndaki Lenin’in muhataplarıyla, bugün Sırrı Süreyya’nın barış sürecindeki muhatapları arasında gerçekten büyük bir fark var mı?

Barışa kurşun sıkmak

Brest-Litovsk Anlaşması, Alman İmparatorluğu’nun eski Çarlık, yeni Sovyet Devleti’nin topraklarının hem yüz ölçümü açısından geniş hem de yeraltı kaynakları açısından zengin kısımlarını halihazırda işgal etmiş olduğu bir dönemde imzalanmıştı ve basitçe söylemek gerekirse “şartları ağır” bir anlaşmaydı.

Lenin tüm bu realitenin farkında olmakla birlikte, meseleye devrimci politikanın gerektirdiği bir rasyonaliteyle yaklaşmış ve Ekim Devrimi’nin tazeliği, Bolşevikler ile ezilen kitleler arasındaki kırılganlık gibi çok sayıda faktörü de hesaba katarak “barışın kaçınılmazlığını” savunmuştu.

Nitekim aynı Lenin Brest-Litovsk’tan kaynaklı kurşunların hedefi olacaktı. Çünkü Lenin’e kızan sadece Rosa değildi.

Rosa bu anlaşmayı “Alman militarizmine teslimiyet”, “Alman devrimine ve devrimcilerine ihanet” olarak nitelendirir ve Lenin’i kıyasıya eleştirirken, ayaklanma süreci ve Sovyet hükümetinin kurulması sürecinde Bolşeviklerle birlikte hareket eden Sol-Sosyalist Devrimciler de Lenin’e karşı köpürmüşlerdi. “Devrimi satmaktan”, “Alman cellatlarına teslim olmaktan” tutalım da “Alman ajanı” olmaya kadar varan histerik bir dalgadan bahsediyorum.

Bu dalgada önce Alman elçisi Wilhelm von Mirbach bir suikast ile öldürüldü ve Sol-Sosyalist Devrimciler’le Bolşevikler arasındaki ip koptu. Sonrasında Lenin Sol-Sosyalist Devrimciler’e dönük bir tasfiye süreci başlattı. Kriminal tartışmaların ötesinde bir yerden konuşmak gerekirse, tasfiye-tutuklama sürecine cevap Lenin’e yönelik suikast girişimiyle nihayetlendi.

***

Her iki barış anlaşmasına da karşı çıkışların ortak bir temel motivasyonu vardı. Moskova Anlaşması Türkiye Devrimi’ni, Brest-Litovsk ise Alman Devrimi’ni zayıflatmakla itham edildi. Yine her iki anlaşmanın muhatapları yeterince “sevimli” değildi. Üstüne üstlük, her iki anlaşmada da “taviz veren”, “kötü koşullara rıza gösteren” taraf sosyalistlerdi. Aslında her iki anlaşmada da sosyalist taraf “ilkeden taviz vermekteydi”. TBMM’ye karşı sosyalist güçlere destek olmama sözü verilerek, emperyalizm döneminin Marksizm’inin elifbası olan “bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halkları, birleşin!” sloganına istisna eklemesi yapılmıştı adeta: “Türkiye hariç”.

İlke ve politika

Öncelikle kavramları doğru tanımlamak gerekiyor. İlke ile politika farklı kategorilerdir. Politika ile ilke arasındaki ilişki birinin diğerini kapsadığı bir geçişkenlikte değildir, en azından bir bütün olarak değildir. İlke politikanın erişmeye çalıştığı, aynı zamanda da politikanın eylerken sınırlarında kalmaya özen gösterdiği “şey”dir. Başka bir deyişle, ilke politikadan aşkındır.

Politikanın unsurları olan strateji ve taktik, politikanın eylenebilmesine hizmet eden bileşenlerdir. Taktik bu cangılın en mağduru ve en elastik olanıdır. Lenin ise tüm bu sahanın en maharetlisidir: “Manevra yapmayı reddetmek, uzlaşmayı reddetmek, en tehlikeli düşmanlarla bile anlaşma yapmayı reddetmek siyasette gülünçtür.”

Gülünç olan bir diğer şey “sol komünizm” olarak da adlandırılan çizginin söylem düzeyinde yüz yıldır bir adım yol kat edememiş olmasıdır. Dün Lenin’e “eğer bu anlaşmayı yaparsan Alman devrimcileri zayıflayacak” diyenler, Sırrı Süreyya’ya da “eğer AKP-MHP’yle barış yapılırsa, muhalefet zayıflayacak” dediler mesela.

Bunun neresi komik şimdi diyenlere iki şeyi hatırlatmakta yarar var.

Güldürmekten önce düşündürmesi beklenen birincisi: her devrim, her mücadele kendi koşullarını yaratmakla, kendi engellerini aşmakla yükümlüdür. Ve kahkaha attırmasa da müstehzi bir tebessüm yaratması beklenen ikincisi: Brest-Litovsk Anlaşması’ndan sonra 1918 yılının sonlarında Alman İmparatorluğu çökmüş ve işbu anlaşma fiilen hükümsüz olmuştur.

Evet, Spartakistler ve Anadolu sosyalistleri devrim süreçlerini nihayetlendiremediler ama bu Lenin’in suçu değildi… Ya da tersten, Lenin’in tercihleri hatalı da olabilir, ancak hata ile sorumluluk ayrı şeylerdir. Doğru yöntem de hiçbir zaman size zaferi garanti etmez…

İlkeden taviz ve teslimiyet eleştirileri noktasında Sırrı Süreyya’nın içinde eylediği süreç ile Lenin’in tarihsel süreçleri benzerlikler taşıyor bence. Potansiyel anlaşmanın şart ve koşulları, anlaşma momenti itibarıyla “geri” sayılabilecek cinsten. Ancak bu analizin tarihsel izafiliği de ortada. İncelediğimiz süreçlere rengini veren karakteristik atmosfer zaten “durumların pek de parlak olmadığı” gibi bir tarihsellikle mühürlü. Bunların hepsi iç içe; o olmuştur çünkü öbürü olduğu için, öbürü olmasaydı zaten o da olmazdı.

Tercih ve zorunluluk kavramları üzerine yeterince düşünürseniz, aralarında sanıldığı kadar fark olmadığını göreceksiniz… Hiçbir şey boşlukta cereyan etmiyor, geçmişten gelen koşulların içinde eyliyoruz. O kadar zorundayız ve o kadar tercih ediyoruz.

Sırrı Süreyya, bir sosyalist olarak mümkünler havuzundan devrimci bir tercih yaparak sürecin önemli bir bileşeni oldu. Bu süreci yürütürken sergilediği pratik ve politik tavrını, tercihlerini belirleyen şey devrimci politikaydı ki etik ve duygusal kaygılarını belirleyen de tam olarak buydu. Çünkü vicdan, dayanışma ve diğerleri maddi birer sosyalist çıktıdır.

Bağımsızlıkçılığı savunanlar el kaldırsın

Bir parantez açarak barış meselesinin nedenselliğini de tartışmak istiyorum. Bir ulusal kurtuluş mücadelesinde savaş ve barışın strateji-taktik denkleminin neresinde yer aldığını belirleyen şey, mücadelenin asli hedefidir. Sırrı Süreyya’nın içinde eylediği örnekte, bağımsızlıkçı Ulus-Devlet modeli mücadele eden özne tarafından yıllar önce politik izahatları eşliğinde reddedildi ve aynı özne, toplumsal taban tarafından defalarca tasdiklendi. Bu tarihsel bir gerçek.

Bu hal ve şerait altında iki seçenek kalıyor geriye: ya mücadele eden öznenin tasarladığı ulusal kurtuluş modelinin gereği olarak barış stratejinin, savaş ise taktiğin konusu olacak ya da bağımsızlıkçı model savunulacak ve barış ile savaş yer değiştirecek.

Dolandırmadan sormak lazım: Sırrı Süreyya’ya ok atanların hangileri ulusal kurtuluş modeli olarak bağımsızlıkçılığı savunuyor bugün? Ve bu uğurda ne yapıyorlar?

Konunun bu kısmı kritik çünkü birisi çıkıp ben bağımsızlık mücadelesinden yanayım diyorsa, o zaman bağımsızlık mücadelesi modeli üzerine tartışmak gerekir. Bu tartışma da kendi bağlamı içinde teori kadar pratiği de içerir. Örneğin, Esad tartışmalarında aynı hoyratlık sergileniyordu. Ama bir gecede Şam’ı boşaltıp kendini Rusya’da Monster bilgisayarında oyun oynamaya adayan Esad’ın anti-emperyalist kahramanlıklarını şu sıralar kimse anmıyor.

Soru arada kaynamamalı: ulusal kurtuluş modeli olarak bağımsızlıkçılığı savunanlar el kaldırırlarsa havanda su dövmemiş oluruz.

Barış oldu diyelim, ne olacak o zaman?

Barışın nasıl olacağı meselesi de sulandırılan bir konu haline getirildi. Kuşkusuz barış iradesi ile barışın sosyo-politik koşulları ve çıktıları arasında diyalektik bir bağ var. Zaten “süreç” denen şey de bu diyalektik bağın deviniminden ibaret. Burada, Sırrı Süreyya’yı ve barış için mücadele eden kesimleri eleştiren öznelerin, idealist süreç-sonu tasarımlarını önce kendi elleriyle yamuk yumuk inşa ettikleri, sonra da bizzat kendi fiskeleriyle yıktıkları bir saçmalığın içindeyiz. Ortaya koyulanı önsel olarak “beğenmemeye” odaklanmış vaziyette yeni süreç-sonu tasarımlarının sunulmasını bekliyorlar.

“Barış dediğiniz nasıl olacak yani şimdi?” diyerek kendilerince işi yokuşa sürmeye çalışanlara, Küçük Prens’in bitmez talepleri karşısında pilot arkadaşımızın geçirdiği cinnetten bir örnekle cevap vermek isterim.

Küçük Prens ısrarlı bir şekilde pilottan koyun çizmesini ister. Pilot çizer. Bizim prens ise “Bu çok yaşlı. Uzun süre yaşayacak bir koyun istiyorum”, “Bu bir koyun değil. Bu bir koç. Boynuzları var” gibi ipe sapa gelmez karşılıklar vererek pilotun asabını had safhada bozar. Tam bu anda pilot çözümü bulur. Bir kutu çizer, “Bu bir kutu. İstediğin koyun bunun içinde…” der ve hayal gücünün işin içine katıldığını gören prens pilotun yakasından düşer.

Velhasıl barış kutunun içindedir, arkadaşlar.

“İzhabû fe entumu’t-tulekâ”

Barış sürecini tartışıyorsak, İslam tarihinin en önemli dönemeçlerinden olan Hudeybiye Anlaşması’na da değinmemek olmaz. Hele ki bir konuyu ele alırken “şer’an da yanlış, hukuken de yanlış, vicdanen de yanlış” şeklinde izah eden Sırrı Süreyya’dan konuşuyorken…

Hudeybiye Anlaşması bir barış anlaşmasıydı. Henüz Mekke fethedilmeden önce miladi 628 (Hicri 6) yılında Hz. Muhammed önderliğindeki Müslümanlar ile Mekke’yi ve Kabe’yi kontrol eden müşrikler arasında imzalanmıştı. Mesele Medine’de yaşayan Müslümanların umre yapmak için Mekke’ye doğru yola çıkmalarıyla patlak vermiş, Kureyş’in buna izin vermemesiyle alevlenmişti.

Nihayetinde sulh olunmuştu, ama Şurûtü’s-sulh, yani barışın şartları, Müslümanlar cihetinden iç açıcı sayılmazdı. Öncelikle bu yıl Müslümanlar Mekke’ye giremeyeceklerdi; gelecek yıl gelebileceklerdi. Dahası, Mekkelilerden biri velisinin izni olmadan Müslümanlara katılırsa, geri verileceği taahhüt edilirken, Müslümanlardan biri Mekkelilere katılırsa geri verilmeyeceği şartı kabul edilmişti. Kendi tarihselliği içinde terazinin hakça tartmadığı bir anlaşmaydı yani. Ve sahabe Hz. Muhammed’e yönelik ciddi eleştirilerde ve tepkilerde bulunmuştu.

Dinler tarihinde peygamberlerin benzer eleştirilere maruz kaldığı çokça örnek var. Mekke’nin fethi sürecinde Hz. Muhammed’in Esedullah lakaplı amcası Hz. Hamza’yı Uhud’da öldüren Vahşi isimli köle ve cenazenin ciğerine musallat olan Hind bint Utbah dahil Kureyşlilerin “İzhabû fe entumu’t-tulekâ” (gidiniz, hepiniz serbestsiniz) denerek affedilmeleri de sahabenin öfkesini celbetmişti mesela.

Aslında, Hz. Muhammed Kur’an’dan okuyordu sadece: “Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Ama kim affeder ve barışı düzeltirse, onun mükâfatı Allah’a aittir” (Şûrâ Suresi 40. ayet).

Hz. Muhammed’in İslami metodunun benzerine Nikaragua’lı Sandinistlerde rastlamak modern bir illüzyon değil elbette. Kurtuluş Teolojisi ile kuşanmış Hristiyanlarla birleşik bir cephe şeklinde Somoza diktatörlüğünü yıkan sosyalistler, Tomás Borge’ye atfedilen “intikamımız affetmek olacaktır” sloganı ile hareket etmişlerdi. İncil’in “Kötülüğe kötülükle karşılık vermeyin… Kötülüğe yenilmeyin, kötülüğü iyilikle yenin” emri ile sosyalist hümanizmin sentezi, intikamcı bir tasfiyeyi değil, yeni toplumun inşasını doğurmuştu.

Son Yerine: barış kutunun içinde

Velhasıl kelam, barış her zaman, her mücadele sürecinde, her mücadele aktörü için bir “meseledir”. Bunun anlaşılır olduğunu düşünüyorum. Fakat “anlaşılır olması” ile “doğru olması” arasında herhangi bir bağlantı olmadığının altını da çizmek gerekiyor.

Aslında mücadelenin değişimi ve dönüşümü özü itibarıyla sancılıdır. Statüko her zaman tatlıdır. Hani Deniz Göktaş 2023 seçimleri öncesindeki gösterisinde ironik bir yerden diyor ya: “20 yıldır aynı yerden rahatsız olmak benim hoşuma gidiyor. Düzeltilecek bir tek şey var hissi beni rahatlatıyor…”

Değişim belirsizliklerle dolu bir mecranın kapısını aralar her zaman, dolayısıyla burada o kapıdan girme cesareti gösteren, öncü olabilecek birileri gerekiyor. Ve o öncü, peygamber dahi olsa statükocuların hedefi olmaktan kaçamıyor.

Halbuki öncülük denen şey zaten rehberlik ettiği kitlelerin andaki düşüncelerine “ayak uydurmak” değildir. Gerektiğinde akıntıya karşı kürek çekmeye cesaret edebilmek, bu uğurda sıkıntılara göğüs gerebilmek ve en önemlisi de kitleleri “an”daki yaklaşımlarıyla çelişen ama “an”ın ihtiyacı olan doğru güzergâha sokabilmektir. Bu hem güç hem de bir yetenek meselesidir.

Güncel barış sürecinde masanın etrafında oturan tüm öncülerin bu meziyetlere sahip oldukları kesin. Tartışmamız gereken şey, değişimin diyalektiğinin karşısına zamanı geçmiş kabulleri diken, mücadelenin muhasebesinden imtina eden ve el freni misyonu gören statükoculukla hesaplaşmaya girmeyen kesimlerdir, ki yazının konusunu aşan bu kısmı burada bırakıyorum.

Son bir parantez. Sırrı Süreyya’yı Lenin gibi süreçlerin belirleyici özneleriyle birlikte anıyor olmam, tarihsel pozisyonları özdeş gördüğüm anlamına gelmiyor. Sırrı Süreyya ne sürecin tek mimarıydı ne de tercihleri belirleyen asli iradeydi. Daha çok taraflar arasında köprü kuran, temas kanallarını açık tutan ve bunun için bedel ödemeyi göze alan bir kolaylaştırıcıydı. Buna rağmen hedefe kondu. Bu arada bazen en ağır yük, karar vermek değil; konuşulamaz olanı konuşturmak ve birbirine sırtını dönmüş tarafları aynı masada tutabilmektir.

Sırrı Süreyya “doğru” olanın peşinden gitti. Buradaki “doğru” bir mutlaklığa işaret etmiyor tabii ki. Bu Lenin için de böyledir, benzer süreçlerdeki diğer aktörler için de. Doğru da tarihseldir, izafidir, kanıtlanamazdır. Eldeki verilerin değerlendirilmesinin ve geçmişin muhasebesinin politik olarak harmanlanmasıdır. Ama her dönemin bu harmanlama sonucunda ulaşabileceğimiz “doğruları” vardır.

Bence, Sırrı Süreyya da Lenin de tarihsellikleri içinde bu “doğruların” yolcusu oldular.

Yani, barış kutunun içinde ve ona sadece kutunun kapağını açmaya cesaret edenler ulaşabilir.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.