Centre for Kurdish Affairs (Kürt Araştırmalar Merkezi) tarafından İngiltere’nin başkenti Londra’da düzenlenen “Barış ve Demokratik Entegrasyon Konferansı” devam ediyor. Konferansın ilk iki panelinde Kolombiya ve Tamil deneyimlerinin yanı sıra Kuzey İrlanda’daki barış süreci, yetki paylaşımı, anayasal düzenlemeler ve silahlı mücadeleden siyasi mücadeleye geçiş ele alındı.
Barış anlaşmasının ötesinde güvence mekanizmaları
“Barış Süreçleri Neden Başarılı veya Başarısız Olur?” başlıklı ilk panelin moderatörlüğünü yazar, editör ve insan hakları alanında çalışan Mustafa Gündoğdu yaptı.
Gündoğdu, panelin açılışında bir barış sürecinin başarısının yalnızca tarafların anlaşmaya varmasıyla ölçülemeyeceğini belirtti. Anlaşmaların nasıl uygulanacağı, taraflar ve toplumlar arasında güvenin nasıl oluşturulacağı ve çatışmadan sürdürülebilir bir siyasi çözüme nasıl geçileceğinin temel meseleler olduğunu söyledi.
Kolombiya ve Güney Afrika gibi örneklerden çıkarılabilecek derslere dikkat çeken Gündoğdu, müzakere masasında hangi konuların ele alındığı, güvenin nasıl oluşturulduğu ve imzalanan bir anlaşmanın kağıt üzerinde kalmayarak insanların yaşamlarında somut değişiklik yaratmasının nasıl sağlanabileceği sorularını gündeme getirdi.
Kolombiya hükümeti ile FARC-EP arasında 2016 yılında imzalanan Barış Anlaşması’nın müzakerecilerinden ve eski Kolombiya Senatörü Victoria Sandino da panele video mesajla katıldı.
Sandino, müzakerelerin anlaşmanın imzalanmasıyla sona ermediğini belirterek, “On yıl sonra söyleyebilirim ki bir müzakere anlaşma imzalandığında sona ermiyor. Belki de en zor aşama tam da orada başlıyor. Barış için yalnızca müzakere masasındaki iki heyetin ötesine geçen bir ‘güvenceler mimarisine’ ihtiyaç var” dedi.
Bir anlaşmanın tek bir kişinin iradesine daha az bağımlı olması ve devlet, toplum ile uluslararası kurumları kapsayan daha geniş bir yapıya dayanması halinde siyasi değişikliklere karşı daha dayanıklı hale geleceğini belirten Sandino, Kolombiya deneyiminden çıkarılan temel derslerden birinin barışın devlet politikası haline getirilmesi olduğunu söyledi.
Kolombiya’da referandum sonrası yeniden müzakere
Sandino, Kolombiya’da 2 Ekim 2016’da yapılan referandumda barış anlaşmasının reddedilmesine de değindi. Referandum sonucunun büyük bir darbe olduğunu ancak müzakere masasından ayrılmadıklarını belirten Sandino, hükümetin “Hayır” oyu veren kesimlerle görüşerek itiraz ve önerilerini dinlediğini ve bunların yeniden müzakere sürecine taşındığını aktardı.
Gözden geçirilen metnin 24 Kasım’da imzalandığını belirten Sandino, “Muhalefeti dinlemek, muhalefete barış üzerinde veto hakkı vermek anlamına gelmez” dedi.
Toplumsal cinsiyet perspektifinin müzakere masasının başlangıç aşamasında yeterli desteği görmediğini belirten Sandino, bu yaklaşımın anlaşmada korunmasında müzakere masasının içindeki ve dışındaki kadınların belirleyici olduğunu söyledi. Sandino, Kolombiya sürecinin sonunda anlaşmaya toplumsal cinsiyete duyarlı 100’den fazla hükmün dahil edildiğini belirtti.
“Silahların susması henüz barış değildir”
Çatışmaların azalmasıyla ortaya çıkan siyasi alanın korunmasının önemine dikkat çeken Sandino, bu dönemin aynı zamanda son derece kırılgan olduğunu ifade etti.
“Silahların susması henüz barış değildir. Bu yalnızca barışı inşa etmek için bir fırsattır” diyen Sandino, şiddetin azalmasının siyasi sorunun çözüldüğü anlamına gelmediğini belirtti. Silahların sustuğu dönemde siyasetin, barışın ve demokrasinin daha güçlü biçimde konuşulması gerektiğini söyledi.
Sandino, “Silahların müzakeresi bir barış sürecinin son noktası olamaz. Yeni bir güvenceler mimarisinin başlangıç noktası olmalıdır” ifadelerini kullandı.
Kalıcı bir barış süreci için hukuki, güvenlik, siyasi, toplumsal ve bölgesel güvencelerin yanı sıra uluslararası güvencelere de ihtiyaç olduğunu belirten Sandino, silahlı mücadeleden demokrasiye geçiş yapanların siyasi onurunun korunmasının önemine dikkat çekti.
Sürdürülebilir bir müzakerenin “kazanan ve kaybeden” fikri üzerine kurulamayacağını ifade eden Sandino, barış sürecinin başarısının teslim edilen silahların sayısıyla değil, bu silahların yeniden gerekli görülmemesini sağlayacak güvencelerin gücüyle ölçülmesi gerektiğini söyledi.
Tamil ve Kürt hareketleri arasındaki ortak deneyimler
Westminster Üniversitesi Uluslararası Hukuk, Kalkınma ve Çatışma Çalışmaları Profesörü Radha D’Souza da konuşmasında Tamil deneyimi üzerinden değerlendirmelerde bulundu.
Kürt özgürlük mücadelesini temsil etme iddiasında olmadığını özellikle belirten D’Souza, konferansa farklı mücadelelerin birbirlerinden neler öğrenebilecekleri sorusuyla yaklaştığını söyledi.
Kürt ve Tamil mücadeleleri arasında gördüğü önemli benzerliklerden birinin “yurt” meselesi olduğunu belirten D’Souza, bunun yalnızca maddi veya siyasi ölçülerle değerlendirilemeyeceğini ve insanların kendi içlerinde taşıdıkları derin bir anlamı bulunduğunu ifade etti.
Tamil ve Kürt hareketlerinin çağdaş dünyayı ve devleti kavrama biçimleri üzerinde de duran D’Souza, bu yaklaşımların devletin, siyasi iktidarın ve çatışmanın çözüm olanaklarının nasıl değerlendirildiğini etkilediğini söyledi.
Devletlerin bütünüyle bağımsız aktörler olmadığını belirten D’Souza, dış güçlerin ve uluslararası sistemin etkisinin de dikkate alınması gerektiğini ifade etti. Tamil hareketinin İrlanda mücadelesini yakından takip ettiğini, Filistin mücadelesini ve burada yaşanan barış süreçlerini de incelediğini aktardı.
D’Souza, Tamil hareketinin ulusal haklar, kendi kaderini tayin ve siyasi değişim mücadelelerini kendi koşullarının ötesinde izlediğini söyledi.
Kolombiya deneyiminden beş temel ders
Eski Kolombiya hükümeti barış müzakerecisi ve SOAS University of London araştırmacısı Dr. Andrei Gómez-Suárez ise Kolombiya barış sürecinden çıkarılabilecek dersleri ele aldı.
Kolombiya’daki resmi müzakerelerin 2012’de başlamasına rağmen sürecin siyasi geçmişinin çok daha eskiye uzandığını belirten Gómez-Suárez, 2016’da anlaşmanın imzalanmasının ardından uygulama aşamasına geçildiğini söyledi.
FARC’ın 2017’de silah bıraktığını ve bu sürecin Birleşmiş Milletler tarafından doğrulandığını aktaran Gómez-Suárez, Kolombiya deneyiminden aktarılabilecek beş temel dersi şöyle sıraladı:
– Gerçekçi ve somut bir barış yol haritası üzerinde anlaşılması,
– Güvenilir garantörlerin seçilmesi,
– Temel siyasi aktörlerin katılımının sağlanması,
– Taraflar arasında ilerleme ve güven sağlayacak komisyonların oluşturulması,
– Sivil toplumun sürece katılması.
Sürecin başarısızlığa sürüklenebileceğini gösteren işaretlere de değinen Gómez-Suárez, tarafların liderlikleri arasında stratejik uyum bulunmamasını, sivil toplum desteğinin zayıflamasını ve tarafların kendi içlerindeki bölünmelerin büyümesini riskler arasında saydı.
Kalıcı ve güvenilir bir müzakere için anlaşmayı imzalayan tarafların uygulamaya bağlı kalması, anlaşmanın ülkenin hukuki çerçevesine yerleştirilmesi, güvenilir uluslararası aktörlerin desteğinin sağlanması ve sivil topluma anlaşmanın uygulanmasını koruyabilecek araçların verilmesi gerektiğini belirtti.
Uluslararası garantörlerin rolü
Britanya Sendikalar Kongresi’nde (TUC) görev yapan ve Kolombiya barış müzakereleri sırasında stratejik danışmanlık yapan Mariela Kohon da FARC ile Kolombiya hükümeti arasındaki müzakere sürecine ilişkin deneyimlerini aktardı.
Kohon, müzakerenin ilerleyebilmesi için tarafların sürece yönelik gerçek bir bağlılığa ihtiyaç duyduğunu belirtti. Hükümet tarafında resmi süreç başlamadan önce gündemin ne olacağı konusunda yıllarca gizli ve kapalı görüşmeler yürütüldüğünü anlattı.
Müzakerelerde “her şey üzerinde anlaşılmadan hiçbir şey üzerinde anlaşılmış sayılmayacağı” ilkesinin uygulandığını belirten Kohon, zor konuların gerektiğinde bekletilmesinin sürecin genel ivmesinin kaybolmasını önlediğini söyledi.
Taraflar ve sivil toplum arasında güven oluşturucu adımların da önemli olduğunu kaydeden Kohon, sivil toplumun sürece dahil olmak amacıyla örgütlendiğini belirtti.
Uluslararası toplumun rolüne de dikkat çeken Kohon, Kolombiya sürecinde Norveç ve Küba’nın temel önemde bir rol üstlendiğini, zor anlarda sürece yardımcı olduklarını ve garantörlük işlevi gördüklerini anlattı.
Kadınların barış süreçlerindeki deneyimlerine de değinen Kohon, silahlı mücadeleden çıkan kadınların toplumsal hayata yeniden katılım sırasında kendilerine özgü sorunlarla karşılaştığını belirterek bu seslerin de dinlenmesi gerektiğini söyledi.
Kohon, anlaşmanın imzalanmasının ardından siyasi koşulların değişebileceğini belirtti. Daha sonra yaşanabilecek siyasi değişimlere rağmen anlaşmayı ayakta tutacak mekanizmaların nasıl oluşturulacağının düşünülmesi gerektiğini ifade eden Kohon, bu kapsamda uluslararası mekanizmalar oluşturulmasına yönelik çalışmalar yapıldığını aktardı.
İkinci panelde yetki paylaşımı ve anayasal düzenlemeler ele alındı
Konferansın ikinci paneli ise “Barış, Yetki Paylaşımı ve Anayasal Düzenlemeler: Birleşik Krallık’tan Dersler” başlığıyla gerçekleştirildi.
Panelde Britanya’daki yetki paylaşımı, yetki devri ve farklılaşmış yönetim biçimleri üzerinden anayasal düzenlemelerin çatışma çözümündeki rolü tartışıldı. Siyasi ve bölgesel taleplerin demokratik bir sistem içerisinde nasıl ele alınabileceği değerlendirildi.
Kürt sorununa ilişkin tartışma çerçevesinde ise anayasal reform, siyasi katılım, tanınma ve yerel yetki konuları ele alındı.
Panelde Prof. Michael Gunter, Dr. Matthew Whiting, Prof. Michael Keating ve Geraint Thomas yer aldı. Panelin moderatörlüğünü Matt Broomfield üstlendi.
Gunter’dan Türkiye ve Kuzey ve Doğu Suriye değerlendirmesi
Prof. Michael Gunter, konuşmasında Ekim 2024’te başladığını belirttiği sürece ilişkin kendi değerlendirmelerini aktardı.
Gunter, konuşmasının devamında Kuzey ve Doğu Suriye’deki gelişmelere de değindi. Rojava veya Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi’ni Kürtlerin durumuna ilişkin değerlendirmesinin önemli örneklerinden biri olarak gösterdi.
Rojava’nın 2026’daki durumunu “ani çöküş” olarak nitelendiren Gunter, bunu “çarpıcı ancak öngörülebilir” şeklinde değerlendirdi. Nihai sonucun henüz tamamen belirlenmediğini belirten Gunter, Suriyeli Kürtlerin Esad yönetimi altında yaşadıkları koşullara kıyasla daha olumlu bir konuma doğru ilerliyor göründüğünü de söyledi.
Türkiye’deki sürece ilişkin ciddi şüpheleri bulunduğunu belirten Gunter, buna rağmen yeni çerçeve yasaya bir şans verilmesi gerektiğini ifade etti.
Gunter, “Sizinle ciddi şüphelerimi paylaşmış olsam da, en iyi ihtimalle yalnızca mütevazı bir başlangıç olsa bile, hepimiz mevcut yeni çerçeve yasasına bir şans vermeliyiz” dedi.
Yeni yasanın Abdullah Öcalan’ın demokratikleşme çağrısının hem Türkler hem Kürtler olmak üzere Türkiye’nin bütün yurttaşlarına yarar sağlaması için bir açılım oluşturmasını umduğunu belirten Gunter, Cemil Bayık’ın çerçeve yasaya ilişkin “Yasa bir temel işlevi görebilir” değerlendirmesine de atıfta bulundu.
Kuzey İrlanda’da silahlı mücadeleden siyasi mücadeleye geçiş
Dr. Matthew Whiting ise konuşmasında Kuzey İrlanda deneyimini ve silahlı yöntemlerden siyasi mücadeleye doğru yaşanan dönüşümü ele aldı.
Whiting, hareketin barış sürecine katılmasından yaklaşık 15 yıl önce, 1980’li yıllarda hedeflerine siyasi yollarla da ulaşabileceği yönünde bir değerlendirme yapmaya başladığını söyledi.
Bu uzun yeniden değerlendirme sürecini anlatan Whiting, şiddetin başlangıçta bir araç ve vazgeçilmez unsur olarak görülürken zaman içerisinde siyasi taleplerin ilerletilmesini engelleyen bir unsur olarak değerlendirilmeye başlandığını ifade etti.
Bu süreçte askeri unsurdan siyasi unsura doğru kademeli bir ağırlık değişimi yaşandığını belirten Whiting, zamanla tamamen siyasi yöntemlerin benimsenmesine doğru bir geçiş olduğunu söyledi.
Söz konusu dönüşümün hedeflerin değişmesi anlamına gelmediğini belirten Whiting, hareketin yaklaşımını “Siyasete doğru bu geçiş taktiklerimizde bir değişikliktir, ancak hedefimizde bir değişiklik değildir” sözleriyle aktardı.
İrlanda’nın birliği yönündeki nihai hedefin devam ettiğini belirten Whiting, bunun yanında kısa vadeli siyasi reformların da takip edilmeye başlandığını söyledi. Adil istihdam yasaları, eğitim olanakları ve konut reformları gibi somut siyasi taleplerin bu dönemde gündeme alındığını anlattı.
Siyasi mücadele seçim alanına da yansıdı
Whiting, siyasi mücadeleye yönelmenin seçim alanındaki sonuçlarını anlatırken Sinn Féin örneğini verdi.
Barış sürecinden önce Sinn Féin’in Kuzey İrlanda’daki ortalama oy oranının yüzde 8-10 civarında olduğunu belirten Whiting, barış sürecinin ardından bu oranın yüzde 30’lar seviyesine çıktığını ve partinin Kuzey İrlanda’nın en büyük partisi haline geldiğini söyledi.
İrlanda Cumhuriyeti’nde ise partinin daha önce yaklaşık yüzde 2 düzeyinde oy aldığını aktaran Whiting, daha sonra oy oranının yüzde 20’lerin üzerine çıktığını ve partinin ülkenin ikinci büyük partisi konumuna geldiğini belirtti.
Whiting, bu veriler üzerinden silahlı mücadeleden siyasi mücadeleye geçişin seçim alanında da sonuçlar yarattığını ifade etti.
Konferansta ele alınan Kolombiya, Tamil ve Kuzey İrlanda deneyimleri, barış süreçlerinin yalnızca çatışmaların sona erdirilmesiyle sınırlı kalmaması; anlaşmaların uygulanmasını güvence altına alan hukuki ve siyasi mekanizmalar, toplumsal katılım, anayasal düzenlemeler ve farklı siyasi aktörlerin sürece dahil edilmesi gibi başlıkların birlikte ele alınması gerektiğine ilişkin değerlendirmelerle tartışıldı.



