Bir insanın nasıl yaşadığını anlamak için bazen hayatına değil, cenazesine bakmak yeterlidir.
Nebi Barlas’ın 21 Temmuz’da Zeytinli Mezarlığı’na uğurlandığı gün bunu düşündüm.
Edremit’e gelenler yalnızca eski bir avukatı toprağa vermeye gelmemişti. Türkiye’nin en karanlık dönemlerinden geçmiş insanlar yıllar sonra aynı yerde yeniden buluşuyordu. 12 Eylül’ün gözaltılarından, sıkıyönetim mahkemelerinden ve cezaevlerinden geçmiş hayatlarının en ağır yıllarını baskı altında yaşamış insanlar… Hayat onları farklı şehirlere savurmuştu ama tek bir ölüm haberi hepsini yeniden aynı masanın etrafında toplamıştı. Bunu en çok da cenazeden önce Zeytinli Çay Bahçesi’nde hissettim.
Masalarda yalnızca eski dostlar oturmuyordu. Aynı koğuşların, aynı mahkeme salonlarının, aynı bekleyişlerin insanları vardı. Birbirlerini soyadlarıyla değil, yıllar önce yaşadıkları günlerden tanıyorlardı. Kimi bir duruşmayı, kimi bir cezaevi görüşünü, kimi bir tahliye gününü anlatıyordu. Sanki zaman yalnızca takvim yapraklarını değiştirmişti.
İlk bakışta sıradan bir cenaze kalabalığı gibiydi. Oysa biraz durup dinleyince bunun yarım kalmış bir buluşma olduğu anlaşılıyordu. O sabah Zeytinli Çay Bahçesi’nde yalnızca insanlar değil, ortak bir hafıza da yeniden aynı masaya oturmuştu.
En çok dikkatimi çeken ise şuydu:
Kimse kendisini anlatmıyordu. Kimse çektiği acıları öne çıkarmıyor, yaşadıklarını kahramanlık hikâyesine dönüştürmüyordu ama herkes konuşurken bir yerde mutlaka Nebi Barlas’a geliyordu.
“İlk gözaltımda o vardı.”
“Mahkemeye ilk o gelmişti.”
“Beni ilk kez cezaevinde o ziyaret etmişti.”
“Annem ondan başka avukat tanımazdı.”
Sanki herkes kendi hayatından söz ediyor ama aslında aynı insanı anlatıyordu.
İşte o zaman şunu fark ettim.
O masalarda oturanlar yalnızca Nebi Barlas’ın eski müvekkilleri değildi. Onlar bir dönemin yaşayan tanıklarıydı. Aynı cezaevlerinin kapılarında beklemiş, aynı mahkeme salonlarında yargılanmış, aynı belirsizlikle yaşamış insanlardı. Ortak acı ortak bir dil bırakmıştı. Bu yüzden yıllar sonra yeniden karşılaştıklarında birbirlerine kim olduklarını anlatmalarına gerek yoktu.
Nebi Barlas benim için de yalnızca adını bildiğim bir hukukçu değildi. 2023 yılında 12 Eylül’ün yıldönümünde Akçay’daki evinde uzun bir söyleşi yapmıştık. Geçmişi, hukuku ve Türkiye’nin yakın tarihini konuşmuştuk. İlk müvekkili Talat Turhan’ı anlatmış, binlerce siyasi davada savunduğu insanlardan söz etmiş, Ahmet Saner ve Kadir Tandoğan’ın idamına tanıklık ettiği geceyi sesi titreyerek hatırlamıştı. En çok da şu cümlesi aklımda kalmıştı: “12 Eylül’ün sıkıyönetim mahkemelerinde bile bugünkü uygulamalarla karşılaşmadık.”
O gün Akçay’da hukuku konuştuğum insanı, üç yıl sonra aynı kentin mezarlığında uğurluyorduk.
Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde Nebi Barlas yalnızca başarılı bir ceza avukatı değildi. Hukuku, adalet mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak gören bir isimdi. Belki de bu yüzden cenazede kimse onun kazandığı davaları anlatmıyordu. İnsanlar hayatlarının en zor günlerinde yanlarında duran kişiyi hatırlıyordu.
Mezarlığa doğru yürürken kalabalık sessizdi. Kim bilir kaç kişi aynı anda yıllar öncesine dönmüştü.
Bir gözaltı sabahına…
Bir cezaevi kapısına…
Bir mahkeme salonuna…
Ya da umutlarını yitirmek üzereyken cübbesiyle içeri giren o avukatı ilk gördükleri ana… Hafıza yaşanan her şeyi saklamıyor ama insan kendisini yalnız hissetmediği anı kolay kolay unutmuyor.
Bugün 12 Eylül’ü rakamlarla anlatıyoruz.
Kaç kişinin gözaltına alındığını…
Kaç kişinin işkenceden geçtiğini…
Kaç kişinin cezaevinde kaldığını…
Kaç kişinin idam edildiğini…
Bunların hepsi tarihin kayıtlarında var ama 12 Eylül’ün asıl hikâyesi istatistiklerde değil; yıllar sonra aynı cenazede yeniden karşılaşan insanların bakışlarında, birbirlerine sarılışlarında ve yarım kalmış cümlelerinde yaşıyor. Çünkü darbeler yalnızca insanların özgürlüğünü değil, bir kuşağın birbirine temasını da elinden aldı ve bazen tek bir cenaze dağıtılmış o kuşağı yeniden aynı masanın etrafında buluşturuyor.
Mezarlıktan ayrılırken kalabalık yavaş yavaş dağılıyordu. Birkaç saat önce aynı acının etrafında buluşan insanlar yeniden kendi şehirlerine dönecekti. Belki bir daha hiç karşılaşmayacaklardı ama o gün herkes yıllar önce kendileri için uzatılmış bir ele son kez dokunmaya gelmişti.
İnsanlar bir cenazeye neden gelir? Sadece son görevlerini yerine getirmek için mi? Yoksa en karanlık günlerinde kendilerini yalnız bırakmayan bir insana yıllar sonra bile gecikmemiş bir teşekkür edebilmek için mi?
O gün Zeytinli Mezarlığı’nda toprağa verilen yalnızca Nebi Barlas değildi.
Bir zamanlar aynı mahkeme salonlarında buluşan insanlar bu kez aynı mezarın başındaydı.
Mahkeme salonları boşalmıştı.
Dosyalar kapanmıştı.
Kararlar verilmişti.
Cezalar çekilmişti.
Ama vefa…
Vefa hiçbir zaman zamanaşımına uğramamıştı. Çünkü bazı insanlar öldükten sonra da aynı masayı eksiltmez; aksine yeniden kurar. Nebi Barlas da onlardan biriydi.




