Mansur Yavaş, soruyor: “Barışa kim karşı çıkabilir?”
Hiç kimse.
Ama bazen doğru sorunun içine yanlış bir cevap gizlenir. Çünkü mesele barışa karşı çıkmak değildir.
Mesele şudur: Nasıl bir barış? Kimin barışı? Hangi koşullarda kurulmuş bir barış? Ve bu barışın içinde kim eşit, kim özgür, kim adil bir hayat yaşayabilecektir? Barışın kendisine itiraz etmiyor kimse.
Silahların susması gereklidir. Ama yeterli değildir. Silahların susması barışın başlangıcıdır; adaletin susması ise barışın sonudur.
Bir toplumda insanlar kimlikleri nedeniyle aşağılanıyor, düşünceleri nedeniyle susturuluyor, yoksullukları nedeniyle görünmezleşiyor veya kendilerini devlet karşısında eşit yurttaş olarak hissedemiyorsa, orada yalnızca silahların susmuş olması gerçek bir barış kurmaya yetmez. Çünkü barışın karşıtı yalnızca savaş değildir. Barışın karşıtı adaletsizliktir de. Adaletsizlik çoğu zaman savaş kadar gürültülü değildir: Bazen bir mahkeme kararında görünür, bazen bir okulun kapısında, bazen bir işçinin ücretinde, bazen bir çocuğun geleceğinde, bazen bir insanın kendi kimliğini söylerken tereddüt etmesinde, bazen de toplumun bir kesiminin diğerinden daha az yurttaş olduğu duygusunda. Bu yüzden barış yalnızca ölmemek değildir. Barış, insanın kendisi olarak yaşayabilmesidir. Mansur Bey’in buna itirazı mı var?
Mansur Bey diyorsunuz ki “Demokrasi herkes içindir ya da demokrasi değildir.” Doğruya doğru… Doğrudur dediğiniz…
Fakat bu cümlenin gereğini sonuna kadar götürmek gerekir. Çünkü demokrasi yalnızca siyasi rakiplere uygulanacak hukukun adı değildir. Hukuk, yalnızca iktidarın karşısında duranların güvencesi değildir. Hukuk, iktidarda olanın da sınırıdır. Bu nedenle “hukuk herkes içindir” demek yetmez. Hukuk, sevmediğimiz insan için de hukuk olduğunda evrenseldir.
Bir hukuk düzeninin gerçek niteliği, güçlü olana ne kadar güvence verdiğiyle değil, güçsüzün karşısında ne kadar adil kalabildiğiyle anlaşılır. Çünkü kanun düzen kurabilir. Ama adalet, o düzenin insan kalmasını sağlar. Bu nedenle hukuku yalnızca usule, mahkeme kararına ve mevzuata indirgeyen anlayış da eksiktir. Her yasal olan adil değildir. Tarih bunun sayısız örneğini taşır. Yasa insan eliyle yapılır. İnsan yanılabilir. İktidar yanılabilir. Çoğunluk yanılabilir. Devlet yanılabilir. İşte bu yüzden hukukun üzerinde bir ahlaki ölçüye ihtiyaç vardır, bu da nedir biliyor musunuz Mansur Bey: İnsan onuru.
Bir düzen insanı korumuyorsa, yalnızca düzen olması onun adil olduğu anlamına gelmez.
Mansur Bey, Metninizde diyorsunuz ki “Millet bu ülkenin sahibidir.”Evet.
Ama burada da bir soru sormak zorundayım: Millet kimdir? Millet yalnızca çoğunluk mudur? Sandıkta kazananlar mıdır? Bir siyasi partinin seçmeni midir? Bir kimliğin temsilcileri midir?
Hayır.
Millet, bütün farklılıklarıyla birlikte bu ülkede yaşayan insanlardır. Türk de millettir. Kürt de. Sünni de. İnançlı olan da. İnançsız olan da. Muhafazakâr da. Sosyalist de. Milliyetçi de. Liberal de. Muhalif de. Ve hatta bizim siyasal olarak hiç sevmediğimiz insan da.
Mansur Bey, millet adına konuşmak kolaydır; milletin senden farklı konuşma hakkını savunmak zordur.
İşte demokrasinin ahlaki sınavı burada başlar. Çünkü çoğunluğun hakkını savunmak kolaydır. Zor olan, çoğunluğun istemediği insanın hakkını savunmaktır. Kendi kimliğimizin tanınmasını istemek kolaydır. Zor olan başkasının kimliğinin de bizimki kadar değerli olduğunu kabul etmektir. Kendi sözümüzü söylemek kolaydır. Zor olan sevmediğimiz sözün de söylenebilmesini savunmaktır. Özgürlük, bizim gibi düşünenlerin rahatlığı değildir; bizim gibi düşünmeyenlerin de korkmadan yaşayabilmesidir.
Arent’in “haklara sahip olma hakkı” dediği mesele de tam burada önemlidir. Çünkü insanın yalnızca kâğıt üzerinde bir hakka sahip olması yetmez. O hakkı gerçekten kullanabileceği bir siyasal dünyanın içinde olması gerekir. Yurttaşlık yalnızca devletin verdiği bir kimlik değildir. Yurttaşlık, insanın kendi adına konuşabildiği, başkaları tarafından tanındığı ve ortak dünyanın kuruluşunda bir özne olarak yer alabildiği bir durumdur. Bir insanın yalnızca vatandaşsın denilerek yurttaşlığı tamamlanmış olmaz. Eğer kendi kimliğiyle görünür olamıyor, kendi diliyle konuşamıyor, düşüncesini açıklayamıyor, ortak hayatın kararlarına katılamıyor ve kendisini sürekli olarak yurttaşlığın kıyısında hissediyorsa, orada hukuki statü ile gerçek yurttaşlık arasında ciddi bir mesafe vardır. Bu nedenle demokrasi yalnızca insanların oy kullanması değildir. İnsanların ortak dünyada görünür olabilmesidir.
Sandık demokrasinin vazgeçilmezidir. Ama demokrasi sandıktan ibaret değildir. Sandık iktidarı belirler. Adalet, iktidarın sınırlarını belirler. Çoğunluk seçim kazanabilir. Ama çoğunluk olmak kimseye başkasına haksızlık etme hakkı vermez. Çünkü demokrasi, çoğunluğun istediğini yapabilmesi değildir. Demokrasi, çoğunluğun istemediği insanın da hakkını koruyabilmesidir. Bir ülkede herkes aynı şeyi söylüyorsa, bunu hemen toplumsal mutabakat olarak adlandırmamak gerekir. Belki de herkes aynı şeyi düşünmüyordur. Belki yalnızca farklı düşünmeye cesaret edemiyordur. Bu nedenle demokrasi, herkesin aynı düşünmesi değildir; farklı düşünen insanların aynı ülkede eşit yaşayabilmesidir.
Toplumsal mutabakat elbette gereklidir. Fakat mutabakat, farklılıkların ortadan kaldırılması değildir. Bir toplumun bütün üyelerinin aynı noktaya getirilmesi mutabakat değildir. Bu, tekdüzeliktir. Gerçek mutabakat, insanların farklı kalmaya devam ederek birlikte yaşayabilmesidir. Annah Arendt’in çoğulluk fikrinin bize söylediği de budur: Ortak bir dünya kurmak, farklılıklarımızdan vazgeçmek anlamına gelmez. Tam tersine, farklı insanlar olarak aynı dünyayı paylaşabilme kapasitemizi korumak anlamına gelir.
Bu nedenle kapalı kapılar ardında varılan siyasi uzlaşmaların toplumsal mutabakatla aynı şey olduğunu düşünemeyiz. Çünkü: Toplumun adına karar vermek ile toplumu kararın ortağı yapmak aynı şey değildir. Millet yalnızca kararın açıklanacağı gün hatırlanmamalıdır. Millet, kararın oluştuğu sürecin de öznesi olmalıdır. Çünkü demokrasi halkın adına konuşma sanatı değildir. Halkın konuşabilmesini sağlama sanatıdır.
Mansur Bey,
Türkiye’nin Kürt meselesi elbette çözülebilir. Ama bu mesele yalnızca seçim matematiğiyle açıklanamaz. Yalnızca güvenlik kavramıyla açıklanamaz. Çünkü ortada aynı zamanda bir eşit yurttaşlık meselesi vardır. Bir insanın kendi kimliğiyle, diliyle, kültürüyle, hafızasıyla bu ülkeye ait hissedebilmesi meselesidir. Hak, devletin vatandaşa verdiği bir hediye değildir. Hak, insan olduğu için insanın zaten sahip olduğu şeydir.
Bu nedenle herhangi bir kimliğin haklarını tanımak devlete verilmiş bir taviz değildir. Adaletin gereğidir. Eşitlik de budur. Özgürlük de. Gerçek barış da ancak burada mümkün olabilir.
Özgürlüğü yalnızca düşünce ve ifade özgürlüğüne indirgemek de yeterli değildir. Çünkü aç bir insanın özgürlüğüyle güvenceli yaşayan insanın özgürlüğü aynı imkân alanına sahip değildir. Yoksulluk insanın önüne görünmez duvarlar örer. Eğitimsizlik seçenekleri daraltır. Eşitsizlik insanın hayatını doğduğu andan itibaren sınırlar. Bu yüzden eşitlik, özgürlüğün düşmanı değil; özgürlüğün toplumsal koşuludur.
Bir insanın yalnızca teorik olarak özgür olması yetmez. O özgürlüğü kullanabilecek imkâna da sahip olması gerekir. Aksi hâlde özgürlük, güçlü olanın daha fazla seçeneğe sahip olması anlamına gelir. Bu özgürlük değil, ayrıcalıktır. Ayrıcalık görünmez olduğunda kendisini adalet sanır.
Mansur Bey,
Metninizin sonunda şehitlerin hatırasına vurgu yapıyorsunuz… Şehitlerin hatırasına saygı duymak elbette hepimizin sorumluluğudur. Ama yüreklerin kanadığı yerde siz kanın rengini soruyorsunuz. Burada da bir sınır çizmek zorundayız. Şehitlerin hatırası… Fakat onların hatırası, yaşayanların geleceğine ilişkin bütün siyasal seçenekleri sonsuza kadar belirleyen bir veto mekanizmasına dönüştürülemez. Çünkü ölenlerin hatırası, yaşayanların özgürlüğünü ipotek altına almamalıdır.
Mansur Bey, şehitleri anmanın en büyük yolu yeni şehitlere ihtiyaç bırakmayan bir ülke kurmaktır. Bir annenin daha evladını kaybetmemesi… Bir çocuğun babasız büyümemesi… Bir gencin ölmek yerine yaşayabileceği bir gelecek bulması… Belki de şehitlere verilebilecek en büyük saygı budur. Ölümü kutsallaştırmak değil. Ölümü gereksiz kılmak. Çünkü ölümü yüceltmek kolaydır. Zor olan, ölüme neden olan koşulları ortadan kaldırmaktır. Siyasette, işte burada ahlaki bir sınavdan geçer.
Kürtler barışa karşı değiller, Türkler karşı değiller, Ermeniler, Rumlar ve daha bu topraklarda yaşayan yüzlerce halk, barışa karşı değiller. Siz neden karşısınız?
Mansur Bey,
Barış adaletsiz olamaz. Özgürlük ayrıcalık olamaz. Demokrasi çoğunluğun tahakkümü olamaz. Hukuk seçici olamaz. Eşitlik pazarlık konusu olamaz. Çünkü özgürlük herkes için değilse ayrıcalıktır. Hukuk herkes için değilse araçtır. Barış herkesin onurunu korumuyorsa sessizliktir. Demokrasi herkesin sözünü duymuyorsa çoğunluğun yönetiminden ibarettir.
Mansur Bey,
Benim istediğim ülke yalnızca silahların sustuğu bir ülke değildir. Ben insanların hiçbir şeyden korkmadan konuşabildiği bir ülke istiyorum. Hiç kimsenin kimliğini saklamak zorunda kalmadığı bir ülke… Düşüncesi nedeniyle kendisini yurttaşlığın kıyısında hissetmediği bir ülke… Yoksulluğunun çocuğunun geleceğini belirlemediği bir ülke… Hukukun güçlüden yana eğilmediği bir ülke… Adaletin siyasi iktidarın gölgesinde kalmadığı bir ülke… Çoğunluğun azınlığa tahakküm etmediği bir ülke…
Çünkü gerçek toplumsal barış, insanların birbirine tahammül etmesi değildir, birbirlerinin hayatını eşit derecede değerli görmesidir.
Arent’den söz ettim, Cioran’dan söz etmem gerek. Hatta ikisini birlikte anmam gerek. Biri bize insanın kendi hakikatinden fazla emin olmasının tehlikesini hatırlatır. Diğeri farklı insanların aynı dünyayı paylaşabilmesinin siyasetin temel koşulu olduğunu söyler. Biri bize siyasal kurtuluş iddialarına karşı kuşkuyu öğretir. Diğeri bize ortak dünyanın, insanların birbirinden farklı olabilmesi sayesinde mümkün olduğunu hatırlatır. İkisini birlikte düşündüğümüzde ortaya basit ama ağır bir siyasal ahlak çıkar: Hiç kimse kendi doğrusunu başkasının hayatına hükmetmenin gerekçesi hâline getirmemelidir. Hiç kimse, farklı olduğu için ortak dünyanın dışına itilememelidir.
Mansur Bey,
Siz “barışa kim karşı çıkabilir?” diye soruyorsunuz.
Ben diyorum ki: Kimse.
Ama artık soruyu değiştirmek zorundayız. Bu barış kimin hayatını değiştirecek? Bu hukuk kimi koruyacak? Bu demokrasi kimin sesini duyacak? Bu eşitlik kimin hayatında karşılık bulacak? Bu özgürlük kimin için vazgeçilmez olacak? Çünkü güzel kelimeleri söylemek kolaydır. Zor olan onların bedelini ödemektir. Barış demek kolaydır. Barışın gerektirdiği adaleti göze almak zordur. Özgürlük demek kolaydır. Sevmediğimiz insanın özgürlüğünü savunmak zordur. Eşitlik demek kolaydır. Kendi ayrıcalığımızdan vazgeçmek zordur.
Demokrasi demek kolaydır. Kaybettiğimizde de demokrasiyi savunmak zordur.
İşte benim siyasal ahlakımız buradan başlıyor. Buradan Kürtleri biliyorum. Kürtler yalnızca kazandığında demokrat olmazlar. Yalnızca onlara dokunduğunda adalet istemezler… Yalnızca kimlikleri tehdit edildiğinde özgürlüğü savunmazlar. Yalnızca bizim çocuklarımız ölmesin diye değil, hiçbir çocuğun ölmemesi için barış isterler… Çünkü siyaset, kendi tarafımızın acısını büyütüp karşı tarafın acısını küçültme sanatı değildir bizde… Siyaset, herkesin acısını insan acısı olarak görebilme cesaretidir. Benim barışım budur. Adaletim budur. Benim eşitlik anlayışım budur: Hiç kimsenin insanlığı diğerinden daha büyük değildir.
Demokrasi istiyoruz. Ama yalnızca kazandığımızda değil, kaybettiğimizde de demokrasi olanından.
Mansur Bey,
Benim anlıyorsunuz değil mi?
Çünkü gerçek demokrasi, insanın kendi tarafı için değil, karşı taraf için de özgürlük isteyebildiği gün başlar. O gün sizin gününüz değil mi? Ve gerçek barış, herkes sustuğunda değil, hiç kimse susturulmadığı zaman başlar…




