• Ana Sayfa
  • Manşet
  • Maraş’ta bir patlama: ‘Bastırılanın geri dönüşü’
Maraş’ta bir patlama: ‘Bastırılanın geri dönüşü’
Muhsin Bilal 16 Nisan 2026

Maraş’ta bir patlama: ‘Bastırılanın geri dönüşü’

Başlıktaki “bastırılanın geri dönüşü” ifadesi, psikanalitik kuramın en temel kavramlarından birine işaret ederek, yaşanan travmayı politik psikoloji perspektifinden düşünmeye davet etmektedir.

Maraş’ta genç bir öğrencinin eliyle gerçekleştirilen katliam, ilk bakışta bireysel bir psiko patoloji, kontrolünü yitirmiş bir öfkenin trajik sonucu gibi algılanır. Nitekim her büyük felaketten sonra başvurulan o tanıdık retorik burada da devreye sokulur; mesele hızla bireyselleştirilir, toplumsal bağlamından koparılır ve hepimizi ilgilendiren bir sorun, tek bir kişiye, “münferit” bir hadiseye indirgenerek açıklanmaya çalışılır. Oysa bu tür olayları yalnızca bireysel düzeyde ele almak, onları mümkün kılan toplumsal zemini görünmez kılar.

Psikanalitik kuramın “bastırılanın geri dönüşü” dediği şey bu mesele babında daha açıklayıcı hale gelmektedir. Konuşulmayan, bastırılan hiçbir şey ortadan kaybolmaz; aksine birikerek, biçim değiştirerek ve çoğu zaman daha yıkıcı formlarda geri döner. Maraş’ta yaşanan da, bu bastırılmışlığın toplumsal ölçekte dışavurumundan başka bir şey değildir.

Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’un işaret ettiği üzere, bastırılan hiçbir şey gerçekten yok olmaz; yalnızca biçim değiştirerek geri döneceği yolu arar ve Jacques Lacan’ın ifadesiyle bu geri dönüş, yalnızca bireyin iç dünyasında değil, dilde, söylemde ve nihayetinde toplumsal hayatın en beklenmedik anlarında sahneye çıkar.

Oysa bu tür olaylar, tam da bu indirgemeci çerçevenin dışına taşan bir gerçekliği hepimizin gözüne sokar. Maraş’ta yaşanan, yalnızca bir bireyin kontrolsüzlüğü değil; o bireyin iç dünyasını şekillendiren, ona anlam veren ve öfkesine yön çizemeyen bir toplumsal iklimin dışavurumudur. Bu iklim, Türkiye toplumunun uzun süredir içinde yaşadığı ve artık neredeyse doğal kabul ettiği bir sürekliliğin, travmalarla örülmüş fakat bu travmalarla yüzleşme cesaretini sistematik bir biçimde bastırmış bir toplumsal yapının ürünüdür.

Türkiye’de travma, hiçbir zaman yaşanan acıların toplamından ibaret olmadı. Aynı zamanda bu acıların nasıl hatırlandığı ve daha önemlisi nasıl unutturulduğu ile alakalı oldu. Bu memlekette siyasal otorite, sadece hükmetmez aynı zamanda hatırlamanın ve unutmanın sınırlarını da çizer. Hangi acının meşru olduğu, hangisinin konuşulabileceği, hangisinin ise derhal unutulması gerektiği çoğu zaman açık ya da örtük biçimde buyurulur. Bu buyruğun temelinde ise güçlü bir siyasal refleks yatar: Hatırlamak tehlikelidir, çünkü hatırlamak sorgulamayı doğurur; sorgulama ise itaat ilişkisini tahrip etme tehlikesini üretir.

Türkiye’de travma, bir yüzleşme alanı olmaktan ziyade bir bastırma mekanizmasının parçası haline gelmiştir. Toplumsal hafıza, kendi doğal akışı içinde şekillenmez; aksine sürekli müdahale edilen, törpülenen ve yeniden yazılan bir alan olarak varlığını sürdürür.  Maraş’ın hafızası da tam olarak bu gerilimin içinde, bastırılmış olanın, unutturulmak istenenin, ama bir türlü ortadan kaldırılamayanın hafızasının merkezinde yer almaktadır.

Bu bastırma rejimini mümkün kılan temel unsurlardan biri, devletin kutsal ve neredeyse tanrısal bir varlık olarak mütalaa edilmesidir. Devlet, yalnızca bir yönetim aygıtı değil; sorgulanamaz, eleştirilemez, hatta duygusal bir bağlılıkla korunması gereken bir varlık olarak takdim edilir. Bu hal ve vaziyet, devlet ile toplum arasındaki ilişkiyi kutsal devlet ve bu kutsala itaat etmekle mükellef kılınan bir topluluk arasındaki hiyerarşik bir düzene dönüştürür.

Böylesi bir düzende itaat, yalnızca hukuki bir zorunluluk değil, aynı zamanda ahlaki bir yükümlülük olarak inşa edilmiştir. Devlete yöneltilen her itiraz, her eleştiri, her sorgulama; yalnızca bir fikir ayrılığı değil, kutsala yönelmiş bir tehdit olarak algılanır. Bu nedenle de itiraz edenlere karşı gösterilen öfke ve şiddet, yalnızca tolere edilmez; çoğu zaman meşrulaştırılır, hatta örtük biçimde teşvik edilir. Çünkü burada savunulan şey, basit bir siyasal düzen değil; kutsallık atfedilmiş bir varlıktır.

Bu politik kültürün yeniden üretildiği en kritik alanlardan biri ise eğitim sistemidir. Milli eğitim politikası, bireyin kendini ifade etme kapasitesini geliştiren bir alan olmaktan ziyade, her zaman devlete mutlak itaatin rasyonalize edildiği bir çerçeveye dönüşür. Sorgulayan, eleştiren, itiraz eden bir özne yetiştirmek yerine; uyum sağlayan, sınırlarını bilen ve gerektiğinde susmayı öğrenmiş bireyler üretmek esas alınır.

Bu durum, bireyin iç dünyasında derin bir yarılmaya yol açar. Çünkü insan, doğası gereği ifade etmek, anlamlandırmak ve sorgulamak ister. Ancak bu temel eğilimler sistematik biçimde bastırıldığında, ortaya çıkan şey sağlıklı bir uyum değil; yönünü kaybetmiş bir öfkedir. Kendini ifade edemeyen, itiraz edemeyen, anlaşılmadığını düşünen birey; zamanla bu bastırılmışlığı içselleştirir ve onu farklı biçimlerde dışa vurmanın yollarını arar. Bu noktada, Maraş’ta yaşanan trajediyi yeniden düşünüme ve konuşmaya ihtiyacımız var.  Bu olay, yalnızca bireysel bir patlama değil; yönsüz bırakılmış, ifade kanalları kapatılmış ve sürekli bastırılmış bir öfkenin en uç noktaya savrulmasıdır. Toplumsal zemin, bu tür patlamaları engelleyecek şekilde değil; aksine onları mümkün kılacak biçimde yapılandırıldığında, ortaya çıkan sonuçlar kaçınılmaz hale gelir.

Maraş’ın travmatik hafızasının mazide kaldığı ve unutulduğu yanılsamasına kapılmayalım. O hafıza, bugünün içinde dolaşan, kendini farklı biçimlerde yeniden üreten canlı bir yük olarak varlığını sürdürür. Her bastırma, her unutturma çabası, o hafızayı silmez; yalnızca onu daha derine iter, derine itilen her şey gibi, bir noktada daha yıkıcı biçimlerde zuhur eder.

Bu yüzden asıl mesele, Maraş’ta ne olduğundan çok, bu tür olayların hangi şartlar altında mümkün hale geldiğini anlamaktır. Eğer bir toplumda hatırlamak tehlikeli, sorgulamak yasak ve itiraz etmek neredeyse suç haline gelmişse; o toplumda öfke ya tamamen içe çöker ya da kontrolsüz biçimde dışa taşar. Her iki durumda da bedeli çok ağır olur. Çünkü hatırlanmayan her şey, bir gün en beklenmedik anda -Maraş’ta olduğu gibi- en sert biçimiyle geri döner.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.