Mehdi Zana: Halk aklının modern fıkrası
Müslüm Yücel 30 Ağustos 2026

Mehdi Zana: Halk aklının modern fıkrası

Mehdi Zana: Halk aklının modern fıkrası

Yetmişli yılların Türkiye’sini yalnızca sağ-sol çatışmasıyla anlatmak eksik kalır. O yıllarda başka bir şey daha vardı: İnsanlar yaşadıkları şehri değiştirmek istiyorlardı. Bu yüzden yetmişlerin sonuna doğru bazı belediye seçimleri sıradan seçimler olmaktan çıktı. Sandık yalnızca bir başkan seçme aracı değildi; belediye, halkın kendi hayatına doğrudan müdahale edebileceği, kendi sözünü kurabileceği bir alana dönüşüyordu.

Ben o zaman portakalda su bile değildim… Hepsi de yakışıklı adamlardı: Diyarbakır’da Mehdi Zana, Ağrı’da Urfan Alpaslan, Batman’da Edip Solmaz ve Fatsa’da Fikri Sönmez.

Bu başkanların hikâyeleri aynı değildi. Arkalarındaki siyasal hareketler farklıydı, ideolojik dünyaları arasında önemli ayrımlar vardı. Ama hepsinin hikâyesinde ortak bir duygu vardı: “Bu şehir böyle yönetilmek zorunda değil.” Yetmişlerin sonunda belediye, merkezî siyasetin karşısında yerel bir toplum tasavvurunun denenebileceği bir alana dönüşmüştü.

Bugünden bakıldığında belediye başkanlığı daha çok teknik bir görev gibi görünüyor: yol yapmak, su getirmek, çöp toplamak, imar düzenlemek… Oysa yetmişlerin siyasal atmosferinde belediye bundan daha fazlasıydı. Devletin yereldeki yüzüyle halkın gündelik hayatının karşılaştığı en görünür yerdi. Bu yüzden bir belediye başkanının halktan yana konuşması, yalnızca belediyecilik anlayışını değil, başka türlü bir hayatın mümkün olduğuna dair siyasal bir iddiayı da taşıyordu.

Zana’nın 1977’de Diyarbakır’da bağımsız aday olarak belediye başkanlığını kazanması bu yüzden önemlidir. Geleneksel yerel eşraf siyasetinin dışından geliyordu. Terzilik yapmış, işçi kökenli bir hayat sürmüş, bildik siyasal elitlerin içinden çıkmamıştı. Ustası Niyazi de halk arasında hâlâ siyasi fıkralarıyla anılan biriydi. İkisi, hikâyesi ağır Bitlisli bir Ermeni ustadan iğne ve makası öğrenmişlerdi. İliklemekle kumaş kesmenin, yalnızca bir meslek değil, bir dünya görüşü olduğunu onlardan öğrenmişlerdi belki de: Hayatta bazen bir şeyi birleştirmek, bazen de fazlalığı kesip atmak gerekir.

Mehdi’nin seçilmesi, “Kim belediye başkanı olabilir?” sorusunun cevabını değiştirdi. 1977 seçimlerinde Türkiye’nin o zamanki 67 ilindeki belediye seçimlerinde bağımsız adaylardan yalnızca iki kişi belediye başkanlığını kazandı; bunlardan biri Mehdi Zana’ydı. Ama Zana’nın asıl hikâyesi seçim sonucundan sonra başladı. Çünkü bazı insanlar bir makama gelir; bazıları ise geldikleri makamın anlamını değiştirir.

Zana zamanla halkın dilinde bir fıkra karakterine dönüştü. Bu, onun küçülmesi değil, tersine halkın hafızasına girmesiydi. Halk sevdiği insanları yalnızca övmez; onlarla dalga da geçer. Çünkü fıkra, insanı anıtlaştırmanın ters yoludur. Heykeli yere indirir, kravatını çıkarır, makamını unutturur ve onu yeniden sokağa bırakır.

Zana da böylece yalnızca belediye başkanı olmaktan çıktı. İnsanların konuştuğu, güldüğü, anlattığı bir karaktere dönüştü. Büyük siyasal meseleler onun etrafında gündelik hayatın içine indi. Hapishane, belediye, siyaset, Kürt meselesi, sosyalizm, yoksulluk, devlet… Hepsi bir gün bir sofrada, bir kahvede, bir kebapçıda söylenmiş tek bir cümlenin içine sığabildi.

Belki bu yüzden Zana fıkralarında eski bir halk bilgeliğinin modern biçimini görmek mümkün. Nasreddin Hoca dünyayı açıklamaz; dünyanın çelişkisini küçük bir hareketle görünür hale getirir. Zana’nın etrafında oluşan fıkralarda da benzer bir zekâ vardır. Fakat onun dünyasında eşeklerin, kadıların ve komşuların yanında modern devlet, hapishane, belediye ve siyaset vardır. Bu yüzden gülüş biraz daha serttir. Çünkü bazı toplumlarda mizah yalnızca eğlenme biçimi değildir; ağır bir tarihi taşıma biçimidir. İnsan bazen söyleyemediğini gülerken söyler.

Bütün bunları şunun için anlatıyorum: Mehdi abi yürüyen bir tarihti. Ama onunla kim ne yaşamışsa, o yaşanan şey tarihin içinden çıkıp bir anda fıkraya dönüşüyordu. Kim onunla ne konuşmuşsa, yıllar sonra o konuşma bir anıya, anı da bir fıkraya dönüşüyordu. Herkesin Mehdi abiden kalan kendine ait bir hikâyesi vardı. Hikâyeler çoğaldıkça tek bir insanın değil, bir dönemin portresi ortaya çıkıyordu.

Mehdi abiyle hapisten çıktığı zaman tanıştım. İstanbul’a gelmişti. O yıllarda İstanbul’a gelip de bizim Kadırga Liman Caddesi’ndeki gazete bürosuna uğramayan yoktu. Yaşı bizden büyük olanlar Serhat abiyle, Yaşar Kaya’yla oturur, gençler bizim yanımıza gelir, ağır bir misafir olduğunda Musa abi de hazır bulunurdu. Üç kuşak bir arada…

O zamanlar gazetenin giriş kapısına nüfus kâğıdı bırakmadan yukarı çıkılmıyordu. Mehdi abi geldi. Selahattin kimlik istedi, Mehdi vermedi. Kapıda tartışma çıktı. Selahattin de sert mi sert. Araya girdim, Mehdi abiyi alıp yukarı çıktım. Yaşar Kaya önünü ilikleyerek karşıladı, Serhat abi abi-kardeş gibi sarıldı. Birlikte hapis yatmışlardı; Ramazan Ulek de oradaydı. O da sakinliğiyle ortalığı yatıştırdı.

Mehdi abi İstanbul’da birkaç gün kaldı. İki gün ben de onunla kaldım. O zamanlar evim Ordu Evi’nin arkasındaydı. Hava soğuktu. Soba yoktu. Bir arkadaşım tuğlalardan bir elektrik tertibatı kurmuştu. Ben utanıyorum, Mehdi abi evi görünce, “Valla hoş; sıcak ve kitap da var, daha ne istiyoruz Allah’tan,” dedi.

Aşağıda Urfalı kebapçılar da vardı. Hangisine gitsek para almıyorlardı. Kaburgacı Selim Usta da, Hasan Usta da para almıyordu. Gerçi işin doğrusu şuydu: İkisinde de hesap defterim vardı, ayda bir gidip ödüyordum.

Bu yemek muhabbetlerinden birinde Mehdi abi şöyle dedi: “Benim reisliğim, senin ağalığın her yerde…”

Bu cümle, yıllar sonra dönüp baktığımda, Mehdi abinin bütün portresini taşıyor gibi gelir bana. Hapisten çıkmış, belediye başkanlığı yapmış, ağır bir tarihin içinden geçmiş bir adam; ama bütün o tarih, birkaç dakika içinde bir sofranın, bir kebapçının, bir evin ve iki arkadaş arasındaki şakanın içine sığıyor.

Belki halk bilgeliği tam da burada başlar. Bilgelik her zaman büyük söz söylemek değildir. Bazen büyük sözleri küçültüp hayatın içine geri bırakmaktır. Tarihin ağırlığını taşırken onun altında ezilmemektir.

Belki halkın bilgeliği tam da burada başlar. Halk bilgeliği, her şeyi bilmek değildir; neyin önemli, neyin önemsiz olduğunu hayatın içinden öğrenmektir. Büyük laflara küçük bir gülümsemeyle bakabilmek, iktidarın dilini sokağın diliyle sınamak, yoksulluğu utanılacak bir şey olmaktan çıkarıp paylaşılabilir bir hikâyeye dönüştürmek… Belki de bu yüzden halk, kendi bilgesini kürsüde değil, hayatın içinde tanır. Onun bilgeliği kitaplardan önce yaşanmıştır; sözleri de bu yaşanmışlığın içinden çıkar. Mehdi Zana’nın etrafında oluşan fıkraların kalıcılığı biraz buradan gelir. İnsanlar onda yalnızca kendilerini yöneten birini değil, hayatın çelişkilerini kendileri kadar bilen birini görürler. Fıkra da bu ortak bilginin kısa yoludur: Bir insanın başından geçen küçük bir olay, bir anda herkesin hayatına değen bir hakikate dönüşür.

Resmî tarih insanları sıralar, makamlarını kaydeder, seçim tarihlerini yazar. Halk ise başka türlü bir kayıt tutar. “Nerede otururdu?”, “Ne yerdi?”, “Kime ne söyledi?”, “Bir gün ne yaptı?” diye sorar. Bu sorular küçük görünür ama insanın hakiki yüzü çoğu zaman orada saklıdır.

Fıkra da bu yüzden başka bir arşivdir. Eksiktir, abartır, yer yer yanılır. Ama canlıdır. Bir insanın ne yaptığından çok, insanların onu nasıl hatırladığını kaydeder.

Mehdi Zana’nın halk hafızasındaki yeri de burada oluşur. O artık yalnızca bir belediye başkanı değildir. Biraz hapisten çıkmış adamdır, biraz terzi, biraz reis, biraz dost, biraz da herkesin kendi hikâyesinde yeniden kurduğu Mehdi abidir. Onu büyüten şey kusursuzluğu değil, insanlığıdır. İnsanlar onunla dalga geçebiliyorlarsa, onu kendilerinden biri olarak görüyorlardır. Çünkü gerçekten sevilen insanlar bazen en çok kendileriyle dalga geçilmesine izin veren insanlardır.

Son yıllarda İstanbul’a gelmeye devam ediyordu. En son geldiğinde hafızası zayıflamıştı. Beni tanımadı. Eve geliyoruz, dışarı çıkıyoruz, geziyoruz; kebapçılar, kahveler… Bazen geceleri hatırlıyordu. Uzun uzun konuşuyordu. Diyarbakır’ı özlüyordu. Esnafı özlüyordu. Önemli bir şey olduğunda kulağıma söylüyordu.

İnsan hafızası zayıflayınca geçmişin tamamı silinmiyor demek ki. Bazı şeyler kelimelerden önce kalıyor. Bir şehir, bir yüz, bir ses, bir dostluk. Belki de insanın en derin hafızası hatırladığı şeylerde değil, unuttuktan sonra bile içinde kalan şeylerde saklı. Akşam, İlke’den haberlere bakarken Mehdi abinin öldüğünü öğrendim. Uzandım. Daldım. Abi kulağıma konuşuyordu.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.