• Ana Sayfa
  • Manşet
  • 15 Temmuz’un 10. yılı | Bahçeli: ‘İhanetin yöntem değiştirmesi sona erdiği anlamına gelmez’

15 Temmuz’un 10. yılı | Bahçeli: ‘İhanetin yöntem değiştirmesi sona erdiği anlamına gelmez’

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin grup toplantısında açıklamalarda bulundu. 15 Temmuz’un 10. yıl dönümüyle ilgili konuşan Bahçeli, “FETÖ tehdidinin tamamen ortadan kalktığını düşünmek ciddi bir yanılgıdır. İhanetin yöntem değiştirmesi, ihanetin sona erdiği anlamına gelmez.” dedi.

15 Temmuz’un 10. yılı | Bahçeli: ‘İhanetin yöntem değiştirmesi sona erdiği anlamına gelmez’
Haber Merkezi
  • Yayınlanma: 14 Temmuz 2026 10:44
  • Güncellenme: 14 Temmuz 2026 11:35

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli partisinin grup toplantısında gündeme dair açıklamada bulundu.

Kürt meselesinin çözümü için devam eden sürece değinmeyen Bahçeli, NATO Zirvesi, İran’a yönelik saldırılar, AB üyeliği ve 15 Temmuz’un 10. yılına dair konuştu.

Bahçeli’nin konuşmasından öne çıkan başlıklar şöyle;

“Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bu mümtaz çatısı altında sizlerle bir kez daha bir araya gelmekten bahtiyarlık duyuyor, her birinizi en derin kardeşlik duygularımla ve muhabbetle kucaklıyorum.

Değerli dava arkadaşlarım. Tarihin bazı perdeleri vardır. Sadece geçmişte olup biteni göstermekle kalmaz. İçinde yaşadığımız zamana da çarpıcı bir şekilde ayna olur. Henüz görünmeyenin işaretlerini, bilinmeyenlerin haberini ve geleceğin muhtemel istikametlerini de aynı anda sezdirir. Bazı meclisler vardır ki yüzeyde yalnızca devlet başkanlarının teşekküllerinden ibaret görünse de derinlerdeki niyetleri, milletlerin karakterlerini, saklı kalmış güç merkezlerini ve zamanın henüz duyulmayan ayak seslerini tek bir mekânda düğümler. Bazı şehirler vardır ki, el sahibi yaptıkları hadiseyle değil, hadisenin ruhuna kazandırdıkları mana ve tarihin akışına attıkları imzayla hüviyetlerini tasdik eder. İşte Ankara böyledir. Polatlı bozkırlarından yankılanan top seslerine rağmen adımlarını geriye kaçırmayan, Sakarya’nın kanla yoğrulmuş siperlerinde milletimizi varlık yokluk imtihanına şahitlik eden, Ulus’ta duaların tekbirleri ve istiklal yeminlerinin birbirine karıştığı, büyük direniş iradesinin İlk Meclis’in duvarlarına sindiği Ankara dün esarete geçit vermeyen Millî Mücadele’nin karargâhı bugün ise dünya liderlerini ağırlayarak küresel siyasetin rotasını çizen bir pusuladır. Ankara, işgal kapıya dayandığında geri çekilmeyen iradenin. Yokluk içinde devletimizi küllerinden yeniden doğuran, ateşten gömlek giyip milletine istiklal biçen ferasetin adıdır. Bir zamanlar direnişin karargâhı olan bu aziz şehir bugün küresel güvenlik mimarisinin tartışıldığı uluslararası platformlara ev sahipliği yaparken, yeni dönemin stratejik tartışmalarına istikamet kazandıran bir merkez olduğunu göstermiştir.’

‘NATO Zirvesi’ni bir diplomasi faaliyeti gibi okumak eksik’

“Bu sebeple Ankara’da toplanan NATO Zirvesi’ni alelade bir diplomasi faaliyeti gibi okumak eksik, sığ ve sakat bir değerlendirme olacaktır. Ankara’da 70 yılı aşan ittifak hukukunun muhasebesi yapılmış Soğuk Savaş yıllarının hayalet cephe hatlarından bugünün çok katmanlı güvenlik bunalımlarına uzanan uzun yolun hesabı görülmüştür. Ankara’dan, 5. maddenin müşterek savunma ruhundan Ukrayna’ya verilen askerî desteğin geleceğine, 50 milyar doları aşan yeni tedarik hamlelerinden savunma sanayiinde ortak üretim arayışlarına, Avrupa’nın yıllarca ertelediği caydırıcılık açıklarından müttefikler arasındaki ambargo ve kısıtlama çelişkilerine, İran’ın nükleer programından Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer emniyetine, Suriye’de açılmak istenen yeni sayfadan Doğu Akdeniz ve Mavi Vatan hassasiyetlerine kadar geniş bir güvenlik kuşağının bütün açmazları aynı anda ele alınmıştır. Ankara’da müttefikliğin yalnızca kameraların parlak ışıkları altında verilen pozlardan, kriz günlerinde yayımlanan yalın kınama mesajlarından, kürsülerde cilalanmış cümleleri birbiri ardına sıralamaktan ibaret olmadığı, hakiki müttefikliğin hakkaniyet, samimiyet, üretim, paylaşım ve dayanışma üzerine bina edileceği açıkça anlaşılmıştır.Zira devletler de ittifaklar da kürsülerden haykırılan süslü beyanların geçici cazibesiyle değil, badire anlarında sınanan sadakatlerle, yük omuzlara çöktüğünde gözlerin çevrildiği adaletle, gecesini gündüzüne katarak çalışan iradenin gösterdiği sebatla ayakta durur.”

‘Krizler gölgesinde kurulan yeni denklemleri kim görecektir?’

“Şimdi size soruyorum. Zamanın akışını kim okuyacaktır? Görünürdeki sükûnetin altında kaynayan kazanların ateşini kim teşhis edecektir? Müttefiklik sözlerinin arkasındaki samimiyet derecesini kim ölçecektir? Dostluk beyanlarının satır aralarında saklanan menfaat hesaplarını kim fark edecektir? Krizlerin gölgesinde kurulan yeni denklemleri, diplomatik tebessümlerin gerisindeki soğuk hesapları kim görecektir? Kim sabretmeyi bildiği kadar sert çekmeyi, müzakere etmeyi bildiği kadar hakkını müdafaa etmeyi gösterecektir? Cevap bellidir. O da Türkiye’dir.”

‘NATO yeni bir devrin şafağındadır’ 

“Türkiye, makroda yalnızca stratejik konumuyla değil, tarihî birikimi, devlet tecrübesi, siyasi iradesi ve millî kudretiyle yeni dönemin kurucu aktörlerinden biri hâline gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin eriştiği siyasi ve stratejik seviye, Ankara Zirvesi’nde bir kez daha tebarüz etmiştir. Bugün NATO yeni bir devrin şafağındadır. Bu devir yalnızca savunma bütçelerinin sağına sıfırların eklenip rakamların büyütüldüğü bir devir değildir. Bu devir, kâğıttaki taahhüdün fabrikada üretime, üretimin sahada kabiliyete, kabiliyetin caydırıcılığa, caydırıcılığın da barışın teminatına dönüşeceği yeni bir merhaledir. Böylesi bir çağda güvenlik yalnızca bütçenin büyüklüğüyle değil, o bütçeyi kabiliyete çevirecek üretim sürekliliğiyle ölçülecektir. Bugün NATO’nun önündeki mevzu aslında budur. İttifak bu yeni güvenlik çağının idrakine varmış mıdır? Külfet ve yük paylaşımını gerçek bir adalet zeminine oturtacak mıdır? Savunma sanayiini birkaç ülkenin imtiyazlı alanı gibi görmekten vazgeçecek midir? Müttefikler arasında örtülü ambargo, lisans kısıtlaması, siyasi blokaj ve tedarik engeli gibi ittifak hukukunu yaralayan çelişkileri ortadan kaldırabilecek midir? Ankara Zirvesi işte bu soruları NATO’nun önüne koymuştur.”

“F-35 sürecinin yeniden ele alınması önemli’ 

“Sayın Cumhurbaşkanımızın savunma sanayi kısıtlamalarının sona erdirilmesine dair çağrısı, Ankara Zirvesi’nin başlıca ikazlarından biridir. CAATSA yaptırımlarının kaldırılması ve F-35 sürecinin yeniden ele alınması yönünde beliren irade önemlidir. Ancak üzerinde durmamız gereken husus, Türkiye’nin yıllardır karşı karşıya bırakıldığı haksız muamelenin ittifak düzeninde meydana getirdiği itimat aşınmasını gidermektir. Zira Türkiye’nin sahadaki fedakârlığını kabul edip savunma kabiliyetini siyasi hesapların konusu yapmak akıl kârı değildir.”

ABD’nin İran’a saldırıları

Değerli dava arkadaşlarım, NATO Ankara Zirvesi müzakerelere devam ederken dünyanın dikkati bir anda Ankara ile Hürmüz Boğazı arasında bölünmüştür. Zirve devam ederken ABD Başkanı Donald Trump, mutabakat sürecinin kendisi için bittiğini ifade etmiştir. Bu gelişme yalnızca Washington-Tahran hattında yoğunlaşan gerilim ile nükleer program başlığı altında sarmala dönen ihtilafın ifadesi değildir. Daha iki hafta önce bu kürsüden mutabakat sözlerine ilişkin duyduğumuz memnuniyeti, fakat temkinli yaklaştığımızı söylemiş, verilen sözün nihayete ulaşmasının önemini ifade etmiştik. Devletler arasında tesis edilen mutabakatın itibar ve bağlayıcılığına vurgu yapmıştık. Diplomasinin, barışa susamış insanlığın ağzına bir parmak bal çalmak için kullanılan geçici bir aldatmaca mı, yoksa savaşın yolunu kapatacak samimi ve kalıcı bir çözüm iradesi mi olduğunu sormuştuk. Henüz kısa bir süre önce bölgeye umut veren, çatışmanın ateşini kesen ve nihai anlaşmaya ulaşılması için bir takvim ortaya koyan mutabakatın daha bir ay geçmeden etkisizleştirilmesi, ardından İran topraklarının yeniden bombalanması, barış ihtimaline duyulan güveni sarsmıştır. Burada hadiselerin sırasını tersine çevirmemek lazımdır. İran, mutabakatın tarafıyken saldırıya uğramıştır. İran şehirleri bombalanmış, İran vatandaşları hayatlarını kaybetmiş, ülkenin egemenlik sahası askerî müdahalenin hedefi olmuştur. Bu gerçek görmezden gelinerek, Tahran yönetiminin Hürmüz Boğazı’nı kapatma yönünde daha sonra aldığı kararları, öncesinde hiçbir gelişme yaşanmamış gibi müstakil bir saldırganlık başlığı altında değerlendirmek doğru, hakkaniyetli ve vicdanlı bir yaklaşım olmayacaktır.

Sebep sonuç ilişkisini tersine çevirip sonucu sebep gibi göstermek, hakikati baş aşağı çevirmekten başka bir anlam taşımayacaktır. İran’ın ülkesine yönelen saldırılar karşısında güvenliğini koruma, egemenlik haklarını müdafaa etme ve milletinin can emniyetini sağlama hakkı vardır. Hiçbir devlet, imza attığı mutabakatın kendisini koruyacağına inanırken ansızın bombalanmayı sineye çekmek mecburiyetinde değildir. Hiçbir millet, topraklarına düşen bombaları sükûnet telkinleriyle karşılamak zorunda değildir. İran’dan itidal bekleyenlerin öncelikle İran’ı hedef alan askerî müdahalenin hangi meşru gerekçeyle bağdaştığını izah etmeleri gerekmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’ın nükleer programı, bölgedeki askerî faaliyetleri ve Hürmüz Boğazı’ndaki gemilerin emniyetiyle ilgili kaygılarının olması elbette tabiidir. Bu kaygıların müzakere masasında ele alınması, denetlenebilir hükümlere bağlanması ve karşılıklı güvencelerle giderilmesi mümkündür. Nitekim varılan mutabakatın maksadı da budur. Ancak güvenlik kaygısı, bölgemizde daha büyük bir kriz ve kaos meydana getirmenin gerekçesi yapılamaz. Devletler arası münasebetler, bir gün geçerli sayılıp ertesi gün keyfî gerekçelerle hükümsüz ilan edilen şahsî tasarruflarla değil, ahde vefa ilkesiyle yürütülür.”

‘ABD Başkanı’nın açıklaması sorunludur’ 

ABD Başkanı’nın “Mutabakat benim için bitti.” açıklaması bu nedenle sorunludur. Mutabakat bir şahsın değil, devletin taahhüdüdür. İran’la bugün varılan mutabakatın yarın kolaylıkla terk edilmesi yalnızca Tahran’ın değil, gelecekte Washington’da masaya oturacak bütün başkentlerin zihninde aynı soruyu doğuracaktır. Buhran kazanı ne zaman yeniden kaynamaya başlayacaktır? Kargaşanın fitili hangi bahaneyle tekrar ateşlenecektir? Müzakere masasının altına döşenen saatli bomba ne zaman infilak edecektir? Barış ümidi hangi hesap uğruna bir kez daha kursaklarda bırakılacaktır? Bu sorular cevapsız bırakılamaz.

Üstelik söz konusu açıklamanın NATO Zirvesi sırasında yapılması da başlı başına düşündürücüdür.

‘Güven meselesini gündeme taşıyacaktır’

“NATO’nun caydırıcılığı yalnızca askerî envanterin büyüklüğüne, savunma harcamalarının miktarına veya hareket kabiliyetinin genişliğine dayanmaz. İttifakın gerçek kuvveti, üyelerinin sözüne duyulan güvene, alınan kararların öngörülebilirliğine ve müttefiklik hukukunun muhafazasına dayanır. Uluslararası bir mutabakatın süratle terk edildiği, askerî müdahalenin müzakerenin önüne geçtiği bir vasatta, aynı anda ittifak hukukundan, karşılıklı güvenceden ve müşterek güvenlikten söz etmek ciddi bir çelişki doğuracaktır. Bir taraftan müttefiklere uzun vadeli taahhütler verilirken, diğer taraftan birkaç hafta önce imzalanan bir mutabakatın sona erdiğinin açıklanması, kaçınılmaz olarak güven meselesini gündeme taşıyacaktır”

‘Hürmüz’deki kesinti vatandaşların sofrasına kadar uzanacaktır’

“Hürmüz Boğazı’nın kapatılması da işte bu kopuşun ardından meydana gelmiştir. Hürmüz’de oluşan tabloyu İran’ın sebepsiz veya keyfî bir tasarrufu gibi takdim etmek, gerçeklerin yalnızca yarısını anlatmaktadır. Hürmüz, dünya ekonomisinin, enerji arzının, deniz ticaretinin ve milyonlarca insanın geçim şartlarının birbirine bağlandığı stratejik bir geçittir. Burada yaşanan her kesinti, petrol ve doğal gazı taşıyan gemilerden başlayarak üretim maliyetlerine, ulaşım giderlerine, gıda fiyatlarına ve nihayet vatandaşların sofrasına kadar uzanacaktır. Hürmüz’deki kilitlenmenin anahtarı da kaynağı da mutabakatın bozulduğu yerde aranmalıdır. Müzakere masasının hükmü korunup askerî yöntemlere müracaat edilmemiş olsaydı, bugün Hürmüz Boğazı’nın kapanmasını değil, nihai anlaşmanın hangi esaslar üzerinde yükseleceğini konuşuyor olacaktık. Bu nedenle öncelikle saldırılar durdurulmalı, mutabakatın ihlal edilen hükümleri yeniden işler hâle getirilmeli, taraflar karşılıklı yükümlülüklerine riayet etmelidir. Barış kapısı kısa süre önce aralanmıştır. Bu kapıyı yeniden kapatan gelişmelerin üzerine soğukkanlılıkla gidilmelidir. Barışın önüne düşen gölgeyi kaldırma sorumluluğu mutabakatın taraflarına aittir.”

‘Türkiye barıştan yana tavrını kararlılıkla sürdürecek’ 

Amerika Birleşik Devletleri askerî müdahalenin müzakereyle bağdaşmayan sonuçlarını görmeli ve verdiği taahhütlerin gereğine dönmelidir. İran da Hürmüz’deki geçişlerin yeniden emniyet içinde yürütülmesini sağlamalıdır. Hürmüz’den yükselen gerilim daha büyük bir felakete dönüşmeden durdurulmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da barıştan yana tavrını kararlılıkla sürdürecek ve bölgesel istikrarın korunması adına üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeye devam edecektir. Unutmayalım ki savaşın kazananı olmadığı gibi, verilen söze sadakatin de kaybedeni olmayacaktır.

‘En mühim başlıklardan biri Türkiye’nin Avrupa Birliği müzakere süreci’ 

Değerli milletvekilleri, Ankara Zirvesi’nin ardından Avrupa başkentlerinde yeniden ele alınması şart olacak, Brüksel koridorlarında tekrar gündeme oturacak en mühim başlıklardan biri Türkiye’nin Avrupa Birliği müzakere sürecidir. Avrupa’nın stratejik geleceği yeniden masaya yatırılmalı ve hakkaniyetli bir gelecek planı oluşturulmalıdır. Çünkü bugün Avrupa’nın karşı karşıya bulunduğu sorunlar artık eski ezberlerle yönetilemeyecek kadar ağırlaşmıştır. Enerji arz güvenliğinden düzensiz göçe, savunma kapasitesinden demografik daralmaya, tedarik zincirlerinden ekonomik rekabete kadar uzanan geniş bir alanda Avrupa yeni bir yol ayrımına gelmiştir. Bu yol ayrımında görmezden gelmesi mümkün olmayan bir hakikat vardır. O hakikatin adı da Türkiye’dir.

‘Türkiye’nin bulunmadığı hiçbir güvenlik denklemi kalıcı olmayacaktır’ 

Ukrayna sahasından Karadeniz’e, Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Doğu Akdeniz’den Orta Doğu’ya kadar uzanan geniş jeopolitik kuşakta Türkiye’nin bulunmadığı hiçbir güvenlik denklemi kalıcı olamayacaktır. Türkiye’nin hesaba katılmadığı hiçbir enerji koridoru sürdürülebilir olamayacaktır. Türkiye’nin dışarıda bırakıldığı hiçbir bölgesel istikrar projesi başarıya ulaşamayacaktır. Bu durum bir temenni değil. Değişen dünyanın ortaya çıkardığı stratejik bir gerçektir. Ne var ki Avrupa Birliği uzun yıllardır bu gerçeği görmek yerine günü kurtaran siyasi reflekslerle hareket etmeyi tercih etmiştir. Türkiye’nin üyelik süreci teknik kriterlerden çok siyasi önyargılarla değerlendirilmiştir. Açılması gereken fasıllar bloke edilmiş, yerine getirilmesi gereken yükümlülükler ertelenmiş, verilen sözler tutulmamış, Türkiye’nin haklı beklentileri sürekli başka gündemlerin gölgesinde bırakılmıştır. Bu yaklaşım yalnızca Türkiye’ye değil, Avrupa’ya da zarar vermiştir.”

“Türkiye’nin yeri Avrupa’nın bekleme salonu değildir’

“Türkiye ne bir yükümlülükten kaçmaktadır ne de bir ayrıcalık talep etmektedir.” diyen Bahçeli Türkiye’nin yalnızca çifte standartların son bulmasını istediğini vurguladı.

MHP lideri Bahçeli “Türkiye’nin yeri Avrupa’nın bekleme salonu değildir. Türkiye, Avrupa için bir seçenek değil içine düştüğü kuyuya uzanan güvenli bir halattır. Türkiye gerçeğini kabul edenler kazanacaktır.” ifadesini kullandı.

’15 Temmuz işgal teşebbüsüdür’

Yarın FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişiminin 10. yıl dönümü olduğunu hatırlatan Bahçeli “15 Temmuz işgal teşebbüsüdür. 15 Temmuz geleceği korumak adına milli mecburiyettir. 15 Temmuz Çanakkale’yi geçemeyenlerin başka yollar aramasıdır, bağımsızlık mücadelesinin son halkalarındandır.” diye konuştu.

‘İhanetin yöntem değiştirmesi sona erdiği anlamına gelmez’ 

Gülen Cemaati ile mücadelenin geçmişte kalmış bir mesele olmadığı da söyleyen MHP lideri Bahçeli “İhanetin yöntem değiştirmesi sona erdiği anlamına gelmez. Devlet hafızasının diri tutulması tedbirlerin tavizsiz sürdürülmesi hayati önemdedir.” dedi.